Dilbilim · Edebiyat · Felsefe

Saussure/ Jonathan Culler

culler-large

AFA Çağdaş Ustalar Dizisi 8, Çeviren :  Nihal Akbulut, Ekim, 1985, Afa Yayıncılık, İstanbul, notlandıran: Mehmet Uysal

Saussure’ün dile yaklaşımı, insana değgin, özellikle dille  insan anlığı arasındaki yakın ilişkiye değgin yeni düşünme yollarının ana sorunlarında da odaklanır. İnsan gerçekten de “konuşan hayvan”sa ; dünyayla alışverişi, en açık biçimde insan diliyle ortaya konmuş, kurucu ve ayırdedici işlemlerle belirlenen bir yaratıksa, bizi  onun ardına düşüren Saussure’dür.  İnsanın her şeyi, anlamı ileten dizgelerle düzenleme eğiliminden söz ediyorsak, son derece Saussure’cü bir düşünce dizgesindeyiz demektir.(sayfa9)

Saussure, tanıdığı biçimiyle dilbilimden hoşnut değildi çünkü kendisinden öncekilerin, yaptıkları iş üstünde duyarlı  ve ciddi biçimde kafa yormakta başarısız  kaldıklarını  düşünüyordu. ‘Dilbilim’, diyordu, incelediği konunun öz niteliğini ortaya koyma sorunuyla hiç ilgilenmemiştir. Oysa bu ilk işlemi gerçekleştirmeden kendine özgü bir yöntem oluşturamaz’.

Bu işlem dilde daha da gerekli çünkü insan dili son derece karmaşık ve çokkültürel bir görüngüdür. Tek bir söz edimi bile olağanüstü bir etkinlik alanını içerir; birçok değişik, giderek çatışan bakış açılarından ele alınabilir.(sayfa19)

Böylesi görüngüler ve onlara yaklaşabileceğimiz onca değişik açıyla yüz yüze gelen dilbilimci betimlemeye çalıştığını sormalı. Özellikle neye bakıyor?  Neyi arıyor? Kısacası, dil nedir?

Saussure’ün bu soruya yanıtı kuraldışı sayılmaz ama dikkati temel öğelere çekmeye yaradığından son derece önemli. Dil bir göstergeler dizgisidir. Sesler ancak düşünceleri dile getirmeye ya da iletmeye yaradıklarında dil yerine geçerler; yoksa yalnızca ses olarak kalırlar. Düşünce iletebilmek için de bir uzlaşım dizgesinin, bir gösterge dizgesinin parçası olmaları gerekir. Gösterge,  Saussure’ün signifiant  ya da gösteren adını verdiği,  gösteren bir biçim ile signifie’ ya da gösterilen dediği, gösterilen bir düşüncenin birleşmesidir. Belki gösteren ile gösterilenden ayrı varlıklarmışçasına söz edebiliriz ama bu ikisi ancak göstergenin bileşenleri olarak varolur. Gösterge dilin ana olgusudur, bu yüzden de, temel olanı ikincil ya da rastlantısal olandan ayırdedebilme  çabamızda, göstergenin kendi öz niteliğinden yola çıkmalıyız.

Saussure’ün dil kuramının birinci ilkesi,  göstergenin temel niteliğiyle ilgilidir. Dilsel gösterge nedensizdir: Gösterenle gösterilenin belli bir bileşimi olan nedensiz bir varlık. Bu, dil ile dilsel yöntemin ana olgularından biri. ‘Hiç kimse’ diyor Saussure,

     Göstergenin nedensizliği ilkesini sorgulamaz, ama çoğunlukla bir gerçeği bulgulamak, onu hak ettiği yere yerleştirmekten daha kolaydır. Yukarıdaki ilke, bir dilin dilsel çözümlenmesinde tümüyle baskındır. Sonuçları, gerçekten de, hepsi ilk bakışta eşit ölçüde belirgin olmasa da, sayılamayacak kadar çoktur. Ancak birçok saptamadan sonra onları ve onların yanı sıra temel önemini bulgularız. (sayfa20-21)

 

Saussure  göstergenin nedensizliğiyle ne demek istiyor? Yanıt bir bakıma oldukça yalın. Gösteren  ile gösterilen arasında doğal ya da kaçınılmaz hiçbir bağ yok.(sayfa20-21)

Öyleyse, tüm dillerin temel öğelerinin nedensiz göstergeler olduğunu söyleyebiliriz. Sonra, bu göstergeleri birleştirmenin türlü işlemleri gelir, ama bu, dilin ve onun ana bileşenlerinin temel niteliğini değiştirmez.

Gösteren ile gösterilen arasında hiçbir içsel bağ olmadığından gösterge nedensizdir. Saussure’ün ilkesinin genellikle yorumlanışı bu, ama böyle dile getirildiğinde, tümüyle geleneksel bir kavram, dil için söylenmiş apaçık bir olgu. Böylesine sınırlı biçimde yorumlandığında, öğrencilerin notlarına göre,  Saussure’ün durmadan öne sürdüğü gibi, önemli sonuçları yoktur:  ‘Bu gerçeğin sıradüzendeki yeri en tepedir. Birçok değişik olgunun,  bu gerçeğin gizli sonuçları, alt dalları olduğu ancak yavaş yavaş anlaşılıyor’  Göstergenin nedensizlik niteliği, gösterenle gösterilen arasındaki nedensiz  bağıntıyla kalmaz. Bir adım daha atmalıyız.

Şimdiye dek gösteren ile gösterilen için söylediklerimden dili bir dizelge olarak görme kolaylığına kapılabiliriz:  Nedensiz seçilmiş ve bir dizi nesne ya da kavrama iliştirilmiş bir adlar dizisi. Saussure, bir dili yalnızca bir adlar toplamı olarak görüp, Ademin hayvanları adlandırdığı İncil öyküsünü, dilin öz niteliğinin anlatımı gibi görmenin kolaya kaçmak olduğunu söylüyor.(sayfa22)

Dil bir dizi evrensel kavram için konmuş bir dizelge olmakla kalsaydı, bir dilden ötekine çevirinin hiçbir güçlüğü olmazdı. Fransızca adın yerine İngilizcesini koymak yeterdi. Dil böyle olsa, yeni bir dil öğrenme işi şimdikinden çok daha kolay olurdu. (….) Her dil dünyayı değişik biçimde eklemler ya da düzenler. Dil varolan ulamları adlandırmakla kalmaz, kendi ulamlarını eklemler.

Üstelik dil, bağımsız varolan kavramlara uygulanan bir dizi ad olsaydı, dilin tarihsel evriminde kavramların değişmez kalması gerekirdi. Gösterenler evrime uğrayabilir;  belli bir kavramı çağrıştıran belli ses dizisi değişebilir; belli bir ses dizisi apayrı bir kavrama bile bağlanabilir. Kuşkusuz, ara sıra, dünyadaki değişmelerin doğurduğu yeni bir kavrama yeni bir gösterge bulmak da gerekebilir.  Ama dilden bağımsız varlıklar olarak kavramların kendileri evrime uğramazlar.(sayfa23)

Bununla birlikte, aslında dillerin tarihi, değişen, sınırlarını yenileyen kavram örnekleriyle doludur.

Nedir bunun anlamı?  Göstergenin nedensizlik niteliğiyle ilgisi nedir? Dil bir dizelge değildir; bu yüzden, gösterilenleri önceden varolan kavramlar değil bir dilin bir aşamasından ötekine değişebilen, rastlantısal kavramlardır. Gösterenle gösterilen arasındaki bağıntı da nedensiz olduğundan, belli bir gösterene şu ya da bu kavramın bağlanması için zorunlu hiçbir neden olmadığından, belli bir gösterenin gösterileni sayılmak için, kavramın taşıması gereken hiçbir belirleyici özellik de yoktur. Bir göstereni çağrıştıran gösterilen, herhangi bir biçime girebilir; o gösterilene uygun bir gösteren sayılabilmesi için taşıması gereken hiçbir temel, çekirdek anlam yoktur. Öyleyse, saptanmış evrensel gösterenler olmadığından, gösterenle gösterilen kendisinin de gösterenin de nedensiz olması demektir. Bu aşamada, tıpkı Saussure gibi, gösteren ile gösterilenin neyi tanımladığını sormalıyız. Yanıt bizi çok önemli bir ilkeye yöneltir: Hem gösteren hem de gösterilen salt  bağıntısal ya da ayrımsal kendiliklerdir. Nedensiz olduklarından bağıntısaldırlar. Bu açıklanması gereken bir ilke.(sayfa24)

Saussure, dilin yalnızca bir dizelge olmadığı gerçeğine –görünüşe bakılırsa yayımlanan Dersler ‘de vurguladığından daha çok—önem  verir;  çünkü bunu kavramadıkça, göstergenin nedensizliğinin sonuçlarını bütünüyle anlayamayız. Bir dil, yalnızca bağımsız varolan bir dizi kavrama nedensiz adlar takmakla kalmaz. Bir yandan, kendi seçtiği gösterenlerle, öte yandan, yine kendi seçtiği gösterilenler arasında nedensiz bir bağıntı da kurar. Her dil, bir bütünselliği belirgin biçimde eklemleyerek ayrı bir gösterilenler dizisi ürettiği gibi, her dil ayrı bir gösterilenler dizisi de oluşturur; her dilin, dünyayı  kavramlara ya da ulamlara  ayırmak için değişik, dolayısıyla  da, ‘nedensiz’ bir yolu vardır.

(…) Bir dil, gösterilenleri nedensiz olarak seçmekle kalmaz, dilediği kavram olasılıkları dizgesini de oluşturabilir.

Üstelik burada önemli bir noktaya geliriz; bu gösterilenlerin ya da kavramların, bütünselliğin nedensiz bölünmeleri olması, bunların her birinin ayrı bir tür özle tanımlanan özerk kendilikler olmaması demektir. Bunlar bir dizgenin üyeleridirler ve o dizgenin öteki üyeleriyle olan bağlantılarıyla tanımlanırlar.(sayfa25-26)

Saussure’ün dediği gibi genellersek;

Demek ki bütün bu örneklerde, önceden belirlenmiş kavramlar yerine dizgeden doğan değerlerle karşı karşıyayız. Bunların kavramlara denkliğinden söz edildiğinde, kavramların yalnızca ayrımsal oldukları, içerikleriyle salt bir kendilik gibi tanımlanmayıp dizgenin öbür öğeleriyle kurdukları bağıntılar açısından görece bir biçimde tanımlandıkları anlatılmak istenir. Bu öğelerin en şaşmaz özelliği başka öğeler ne değilse o olmaktır.

Kahverengi;  kırmızı , siyah, boz, sarı vb. olmayandır. Bu, öteki gösterilenlerin her biri için geçerlidir. Bu bir karşıtlam gibi görünmekle birlikte, göstergenin nedensizliğinin başlıca sonuçlarından biridir.  Ama belki de dil birimlerinin salt bağıntısal niteliği kavramını anlamanın en kolay yolu ona başka bir açıdan yaklaşmaktır.(sayfa27)

Dilbiliminde özdeşlik sorununu ele alalım: İki sözce ya da sözce parçasının  hangi durumda aynı dil biriminin örnekleri yerine geçtiği sorunu. (…) Sesler değişiktir; telefonla bir arkadaşın sesini birkaç sözcükten sonra tanımamızın nedeni, çıkardığı fiziksel seslerin öteki tanıdıklarımızdan değişik olmasıdır.

Karşımdaki konuşmacı ve ben değişik sesler ürettik, yine de aynı göstereni ürettiğimizi, aynı göstergeyi kullandığımızı söylemek istiyoruz. Öyleyse, gösteren onun ya da benim ürettiğimiz seslerle aynı şey değil. Seslerin gerçek dizisiyle karıştırılmaması gereken bir tür soyut birim. Ne tür bir birim bu? Neden oluşuyor? Bu soruya, gerçekte üretilmiş seslerin hep aynı gösterenin çeşitlemeleri sayılarak ne denli değişiklik gösterebileceğini sorarak yaklaşabiliriz. Kuşkusuz, bu daha önce gösterilen için söylediklerimizde gizli olan soruya benziyor: Bir renk ne denli çeşitlilik gösterebilir ve yine de kahverengi sayılabilir?  Gösteren için verilen yanıt, gösterileninkine çok benzer. Karşıt  gösterilenlerinkine karışmadığı sürece, çıkarılan sesler oldukça çok çeşitli olabilir. (Taşımaları gereken hiçbir nitelik yoktur.) (…) Bir başka deyişle önemli olan ayrımlardır; dil birimlerinin salt bağıntısal özdeşliklerinin nedeni de budur. (sayfa28-29)

Satranç oyununun birimlerinin özdeksel hiçbir özdeşliği olmadığı söylenebilir: Şah için gerekli hiçbir fiziksel özellik yoktur, vb. Özdeşlik bütünüyle dizge içindeki değişikliklerin bir işlevidir. Şimdi bu örneksemeyi dile uygularsak , Saussure’ün dil dizgesindeki ‘yalnızca salt nitelikli ögeden yoksun ayrılıklar vardır’ şeklindeki savını anlamamız kolaylaşır.  Normal olarak  değişiklikleri göz önüne aldığımızda değişik iki şey olduğunu önceden varsayarız;  ama Sausure, gösterenle  gösterilenin bu anlamda şeyler olmadığını ileri sürer.

Bunu söylerken, belli ki, bir yandan dilbilimsel dizgenin birimleri ile öte yandan, bunların gerçek  fiziksel biçimde açığa çıkışı ya da gerçekleşmeleri arasında bir ayrım  yapmaktayız. Bu çok önemli ayrımı  daha ayrıntılı ele almadan önce bizi buraya yönelten mantık dizisini toparlamak yararlı olabilir. Gösterenle gösterilen arasında hiçbir doğal bağ olmadığı düşüncesiyle başladık, sonra dil göstergesinin nedensizliğini açıklamaya çalışırken, hem gösteren hem de gösterilenin bir bütünselliğinin nedensiz bölümleri ya da sınırlamaları (bir yandan bir ses izgesi, öte yandan bir kavram alanı) olduğunu gördük. Bu bizi hem gösteren hem gösterilenin öteki gösteren ve gösterilenlerle olan bağıntıları açısından  tanımlanmaları gerektiğini çıkarsamaya yöneltti. Bir dilin birimlerini tanımlayacaksak, salt bağıntısal ve soyut birimlerle onların fiziksel gerçekleşmelerini ayırdetmeliyiz. Konuşurken ürettiğimiz gerçek sesler kendi başlarına ne dil dizgesinin birimleridir, ne de bir kitaba ‘kahverengi’ dediğimizde gösterdiğimiz fiziksel renk, dil birimi (gösterilen ya da kavram) ‘kahverengi’ ile aynı şeydir. Saussure’ün haklı olarak üzerinde durduğu gibi, her iki durumda da dil birimi, bir töz olmaktan çok, onu öteki birimlerden ayırdeden  bağıntılarla tanımlanan bir biçimdir.(sayfa30)

Burada, dil dizgesi ile onun gerçek görünümleri arasındaki ayrımda, ‘langue’(dil) ile ‘parole’(söz) arasındaki gözardı edilemeyecek bir karşıtlığa geldik. Dil bir dilin dizgesi, bir biçimler dizgesi olarak dildir. Oysa söz, gerçek konuşma, dilin olanak verdiği söz edimleridir. Dil, bireyin bir dili öğrenirken özümledikleri, bir bölük biçim ya da ‘sözün’ kullanılması yoluyla, aynı toplumdan olan kişilerde gerçekleşen bir birikimdir bu; her beyinde, daha doğrusu bir topluluk oluşturan bireylerin beyinlerinde ­–çünkü dil   kimsede eksiksiz değildir; yalnız toplumda bulunur eksiksiz olarak—yer alan gücül bir dilbilgisi dizgesidir. ‘Bireyin dil yeteneğini uygulamasını sağlayan toplumsal üründür’. Öte yandan , söz, ‘dilin uygulamalı yanı’dır;  Saussure için hem ‘konuşan bireyin kişisel düşüncesini anlatmakiçin dil dizgesini kullanmasını sağlayan birleşimler’ hem de ‘bu birleşimleri dışa iletmesini sağlayan anlıksal fiziksel düzeneği içine alır’.  Sözün eyleminde konuşmacı dil dizgesinin öğelerini birleştirir ve bu biçimlerin ses ve anlam olarak somut  sessel ve anlıksal gerçekleşmelerini  sağlar.

Dil öğelerinin birleşimi söz’ün bir parçasıysa sözdizimsel öğelerinin belirsiz bir konumu var demektir. Dil’i bir biçimler dizgesi, söz’ü de bu biçimlerin birleşimi ve dışlaştırılması yapmak, dil’i tam bir dil yeteneği, söz’ü de bu yeteneğin kullanılması haline getirmek değildir; çünkü bu yetenek öğelerin nasıl birleştirileceği bilgisini, birleştirme kurallarını saptar. Bir dizge olarak dil ile, gerçekleştirme olarak söz arasındaki ayrım ve Saussure’de hem de Saussure geleneğinde çok daha temel bir ayrımdır. Bununla birlikte, burada söz’ün özgün niteliklerini tanımlamak zorunda değildir çünkü, Saussure’ün de açıkladığı gibi, dil ile söz arasındaki bu ayrımın ana ve kurgusal işlevi dil araştırmasının konusunu ayrıştırmaktır.  Saussure, dil’in dilbilimcinin başlıca sorunu olması gerektiğini  öne sürer. Bir dili çözümlerken yapmaya çalıştığı şey de söz edimlerini betimlemek değil, dil dizgesini oluşturan birimlerle birleştirme kurallarını saptamaktır.  ‘Dil, yada dil dizgesi,tutarlı, çözümlenebilir bir nesnedir; bir göstergeler dizisidir o ve bu dizgede önemli olan anlamla işitim imgesinin birleşimidir’. Dili bir göstergeler dizgesi olarak incelerken, onun temel özelliklerini belirlemeye çalışıyoruz: Dilin gösterme işlevi için vazgeçilmez öğeleri ya da bir başka deyişle, dizge içinde göstergeleri birbirinden ayırdederek yaratmakla işlevsel olan öğeleri.

Dil ve söz arasındaki ayrım böylece dilbilim için bir ayırıcılık ilkesi sağlar. ‘Dili sözden ayırmak demek ; 1) Toplumsal olguyu bireysel olgudan ; 2) Önemli olguyu önemsiz, belli bir oranda rastlantısal nitelik taşıyan olgulardan ayırmak demektir’. Konuşma görüngüsüne bağlı her şeyi incelemeye kalksak, ayırıcılık veya ayırıcı olmayanın saptanmasınını son derece güç olduğu bir kargaşa alanına gireriz ama dil üstünde yoğunlaşırsak, dilin ve konuşmanın türlü yönleri (bu görüngü içinde ya da çevresinde) yerli yerine oturur. Dil dizgesi kavramını bir kez ortaya attık mı, her görüngüyü, dizgenin kendisinin bir parçası mı yoksa yalnızca dil birimlerinin uygulanması ya da gerçekleşmesinin bir özelliği mi olduğu konusunda sorgulayabiliriz. Böylece, söz olgularını en iyi biçimde incelenebilecekleri öbeklere ayırmayı başarabiliriz.(sayfa31-32)

Örneğin dil ile söz arasındaki ayrım, ses ile onun dilsel işlevlerini inceleyen iki ayrı bilim dalının oluşmasına yol açar: Söz edimlerini fiziksel bir bakış açısından  inceleyen sesbilgisi ve fiziksel olayların kendisiyle değil, dil dizgesi içinde işlevsel olan soyut gösteren birimleri arasındaki ayrımlarla ilgilenen sesbilim. (Burada Saussure’ün fiziksel seslerin kendilerini dil’in bir parçası olmadığını tartışmasızca belirtmekle  ve böylece yukarıdaki tanımlarıyla sesbilgisiyle sesbilim arasındaki ayrımı başlatmakla birlikte , kendisinin sesbilgisi ile sesbilim terimlerini bambaşka bir anlamda kullandığını önemle vurgulamak isterim. Ben bunları burada çağcıl anlamlarında kullanmayı sürdüreceğim.)(sayfa33)

Tek tek dil eylemleri ile dil dizgesinin kendi parçaları arasındaki aynı ayrım yalnızca ses değil, öteki düzeylerde de önemlidir. Örneğin, sözceyi  söz’ün bir birimi, tümceyi düz yazı dil’in bir birimi olarak ayırdedebiliriz. İki değişik sözce, aynı tümcenin gerçekleşmeleri olabilir; böylece, bir kez daha dilbilimin odak noktasındaki özdeşlik kavramıyla yüz yüze geliriz. İki sözcenin gerçek sesleriyle bağlamsal anlamları değişik olacaktır. Bu iki sözceyi tek bir dil biriminin örnekleri kılan, o birime karşılıklı bağıntısal özdeşlik veren ayrımlar olacaktır.

Adıllar yalnızca sözcelerin nitelikleri olan anlamlarla, dil dizgesinin öğelerinin nitelikleri olan anlamlarla, dil dizgesinin öğelerinin nitelikleri olan anlamlar arasındaki değişikliği açıkça gösterir. Bu ayrımı nitelemek için Saussure  anlam (signification) ile değer (valeur) terimlerini kullanır. Dil birimlerinin dizge içinde bir değeri vardır; onları tanımlayan karşıtların sonucu olan bir anlamdır bu; ama bu birimler bir sözcede  kullanılığında bir anlamları, bağlamsal gerçekleşmeleri ya da anlam gerçekleştirmeleri vardır. (…) Özellikle düşünürler, Saussure’ün sözcenin anlamı dediği şeyin hem anlam hem de göndermeyi içerdiğini söylemek isteyeceklerdir. Ama Saussure, dil dizgesini temel alan bir tür anlam, bağıntısal anlam ya da değer olduğunu dil öğelerinin kullanımını içeren bir başka tür anlam ya da  ‘signification’ daha olduğunu vurgular.

Göstergebilimi ele aldığımızda, dil kavramının öteki alanlara nasıl uzandığını göreceğiz. Oysa, dilbilimde dil incelemesi göstergelerle birleşim kurallarını yaratan ayrımların dökümünü içerirken, söz incelemesi bizi dil kullanımının gerçek konuşmada hangi biçim ya da biçim birleşimlerinin sıklığı içerdiğini anlatmaya götürecektir. Dil’i  söz’den ayırarak  Saussure, dilbilime uygun bir inceleme konusu sundu ve dilbilimcinin üstlendiği görevi çok daha açık seçik anlamasını sağladı. Saussure bir dizge olarak dil üstünde yoğunlaşıyorsa, neyi yeniden kurmaya çabaladığını biliyordu; bu görüş açısından hangi bilgilerin ayırıcı olduğunu ve nasıl düzenlenmesi gerektiğini saptayabiliyordu.(sayfa34-35-36)

Göstergenin nedensizliğinin Saussure eleştirmenlerince sorgulanabilecek, hatta gereksiz bir vurgulama olarak nitelenen bir başka önemli sonucu var. Bu, eşsüremli  dil incelemesi dildizgesinin, zaman gözönüne alınmadan, belli bir durumda incelenmesi) ile artsüremli dil incelemesi (dilin zaman içinde evriminin incelenmesi) arasındaki ayrımdır. Bu iki görüş açısını böylesine kesin ayırdedip, eşsüremli dil incelenmesine öncelik tanırken, Saussure’ün dilin temelde tarihsel değişken, sürekli evrimleşen bir kendilik olduğunu gözden kaçırdığı, en azından bir yana bıraktığı öne sürülmüştür. Ama tersine o, tam da dilin bu köklü tarihselliğini farkettiğinden dil dizgesiyle dil evriminin olgularını bu iki tür olgunun birbirine son derece dolaşık olduğu durumlarda bile ayırdetmenin önemi üstünde direndi. Karşıtlam gibi görünen bu durum bir açıklama gerektirir.

Göstergenin nedensizliği ile dilin derin tarihselliği arasındaki bağ nedir? Şöyle söylenebilir: Gösterenle gösterilen arasında temel ya da doğal bir bağ olsa, göstergenin zamandan etkilenmeyecek ya da en azından değişikliğe direnecek temel bir çekirdeği olurdu. Bu değişmeyen öz, bir devirden ötekine değişen ‘rastlantısal’ özelliklere karşıt olabilir. Ama aslında daha önce gördüğümüz gibi, göstergenin zorunlu bir özelliği olan, bu yüzden de zaman dışında kalan hiçbir yönü yoktur. Ses ya da anlam yönlerinden  herhangi biri değişebilir; diller tarihi, ses ile anlamın köklü evrimsel değişmeleriyle doludur. (sayfa37)

Göstergenin nedensizliği ve olabilirliği onu tarihe bağımlı kılar ama bir yandan da göstergelerin tarih dışı çözümlenmesi gerektiği anlamına gelir. Bu göründüğü gibi bir karşıtlam sayılmaz. Göstergenin sürdürmekle yükümlü olduğu zorunlu  bir çekirdeği olmadığından, öteki göstergelerle bağıntısından dolayı bağıntısal bir kendilik olarak tanımlanmalı. Ayrıca bağıntılar belli bir zamanda geçerli olanlardır. Bir dil diyor Saussure  ‘öğelerinin bir anlık durumu dışında hiçbir şeyin katışıksız bir değerler dizgesidir.’ Dil sürekli değişme açık, tarihsel bir kendilik olduğundan öğelerini tanımlamaya kalkışacaksak, belli bir eşsüremli durumda varolan bağıntılarında odaklanmalıyız.

Eşsüremli betimlemenin önceliğini doğrularken, Saussure, tarihsel ve artsüremli olguların dil çözümlemesinde yeri olmadığına dikkat çekiyor. (sayfa38)

Bununla birlikte, Saussure’ün eşsüremli ve artsüremli  görüş açıları arasındaki değişiklik ve eşsüremli betimlemenin önceliği üstünde ısrarla durması kendini dilin bir dizi, tümüyle bağdaşık eşsüremli bir surum olarak varolduğu yolunda yanılttığı anlamını taşımaz: 1920 İngilizcesi, 1940 İngilizcesi, 1960 İngilizcesi. Bir anlamda, eşsüremli durum kavramı, yöntembilimsel bir kurmacadan öteye gitmez.

Üstelik, eşsüremlilik kavramı yöntembilimsel bir kurmaca bile olsa, dilin tarihsel evrimi konusundaki önermelerimiz de eşdeğerli kurmacadır. (sayfa39)

Artsüremli bir önerme, bir dil dizgesinin bir durumdan bir öğeyi, sonraki bir durumun bir öğesine bağlar. Dil birimlerinin bağıntısallığı  göz önünde tutulursa, tümüyle dizgenin kendilerine özgü durumu içindeki bağıntılarıyla tanımladıklarından, bu, eşsüremli dilbilim ilkelerine yabancı, söz götürür bir tavırdır. Bunu nasıl haklı çıkarabiliriz? Artsüremli bir kendiliği bir kanıt olarak nasıl öne sürebiliriz?

Saussure değişik konumlarına karşın, artsüremli önermelerin eşsüremlilerden türediğini ileri sürer.(sayfa40)

Böylece, bir yandan artsüremli dilbilimin dilin gerçekliğine herhangi bir biçimde  daha yakın olduğunu, buna karşılık eşsüremli çözümlemenin bir kurmaca olduğunu  ileri süremeyiz. Tarihsel soy ilişkileri eşsüremli özdeşliklerden türetilir. Bununla kalmaz, değişik tür olgulardır bunlar. Eş süremli açıdan, artsüremli özdeşlikler birer çarpıtmadır, çünkü önceden ve sonradan bağıntı kurdukları göstergelerin hiçbir ortak nitelikleri yoktur. Her bir göstergenin onu kendi eşsüremli dizgesi içinde tanımlayan özgül bağıntısal niteliklerinden başka hiçbir özelliği yoktur. Kaldı ki, göstergeleri ele aldığımızda önemli olan tek açıdan, göstergeler dizgesi açısından, önceki ve sonraki gösterge birbirinden apayrıdır.(sayfa41)

İşte ele aldıkları olgular ayrılmazmışçasına birbirine dolaşık da görünse, eşsüremlli ve artsüremli görüş açılarını ayırmanın önemi buradan kaynaklanıyor. Vurgulanması gereken bir nokta bu, çünkü Saussure’ün  eşsüremli ve artsüremli  yaklaşımlar arasındaki köklü ayrıma karşı çıkan dilciler, birleştirici, tümsüremli bir açı oluşturmayı dileyerek kendi savlarını desteklermiş gibi sık sık eşsüremli ve artsüremli olguların birbirine dolanmasına değinirler. Saussure, eşsüremli ve artsüremli olgunun böylesine dolaşık olduğunun  onlardan daha çok farkında;  gerçekten de, dilbilimsel çözümleme yalnızca bu yolla tutarlı olabileceğinden, Saussure için en büyük güçlük bu iki ögeyi, karıştıklarında ayırmaktır. Dilsel biçimlerin ayrılması gereken eşsüremli ve artsüremli yanları vardır, çünkü bunlar değişik varoluş koşulları olan , değişik türden olgulardır.(sayfa42)

Saussure, dil göstergelerinin nedensizliği yüzünden tümsüremli bir bireşimin olanaksız oluğunu öne sürer. Başka tür dizgelerde, eşsüremli ve artsüremli bakış açılarını bir arada tutmak gerekir.  ‘Değer, bir yönüyle nesnelerden ve onların doğal ilişkilerinden kökünü aldığı sürece belli bir noktaya değin zaman içinde izlenebilir, elbette söz konusu değerin her an çağdaş bir dizgeye, bağlı olduğu bu arada unutulmaz’. Böylece, belli bir zamanda bir toprak parçasının değeri ekonomik dizgedeki birçok başka etkene dayalı olacaktır ama değer bir anlamda toprağın niteliğinden köklenir ve çeşitlemeler yalnızca bir nedensiz değerin ötekiyle yer değiştirmesini kapsamakla kalmaz. Ama, bir göstergenin değerinin doğal bir temeline ya da ayrılamaz sınırlarına sahip olmayan dil söz konusu olduğunda, tarihsel değişimin özellikleri değişiktir. Bir dilin öğeleri, der Saussure, doğal bağ kurdukları alanlarda hiç bilinmeyen bir biçimde, kendi tarihsel evrimlerine bırakırlar.  Hiçbir biçimlerin anlamlarla en az derecede gösteren, bir gösterilenle bir başkasından doğal olarak daha uygun olmadığı için, ses değişikliği değerler dizgesinden bağımsız olarak oluşur:  ‘…artzamanlı olgu, varlık nedeni kendinde bulunan bir olaydır; ortaya çıkmasına yol açabileceği eşzamanlı özel sonuçlarla bu olgunun hiçbir ilgisi yoktur’

     Saussure’ün burada öne sürdüğü sav karmaşıktır; buna göre tarihsel değişiklik, dil dizgesi dışından kayanaklandığı için, artsüremli olgular eşsüremlilerden değişik türdedir. Değişim, dil’den değil de, dilin edimsel yanından, söz’den kaynaklanır; değişiklik geçirenler gerçekleştirilen dizgenin tek tek öğeleridir. Dizge, tarihsel değişimin sonuçlarından yararlanıp, onlara göre uyarlandığından sonunda tarihsel değişimler dizgesi etkiler; ancak onları üreten dil dizgesi değildir.

Saussure burada dilbilimde erekbilim kavramına karşı çıkıyor: Dil değişimlerinin ulaşmak istediği bir amaç olduğu ve bu değişimlerin bu amaca ulaşmak için oluşturdukları düşüncesi… Değişimler dizgede yeni bir durum üretmek için oluşmaz. Burada olup biten şu: ‘Yalnız kimi öğeler bütünle aralarındaki dayanışıklıktan soyutlanarak bozulur.’  Bütünden ayrılmış bu değişimler, dizgenin bağıntı ağı değişeceğinden, dizge için genel sonuçlar doğurur. Bununla birlikte ne bütünde bir oynama olmuş, ne de bir dizgeden başka bir dizge doğmuştur. İki dizgenin bir öğesi değişmiş ve bu olay yeni bir dizge yaratmaya yetmiştir.’ Değişimler, dizgenin uyarlandığı bağımsız bir evrim sürecinin birer parçasıdır.(sayfa 43)

Saussure tüm durumlarda eşsüremli ve artsüremli  görüş açılarını ayırdetme zorunluluğunda direnir ama yalnızca ses değişimlerini ele alır. Kuşkusuz, ele aldığı örneklerin dizge içinde biçimbilimsel ve dilbilgisel sonuçları vardır ve bu tür yeniden uyarlamaların, eninde sonunda, anlambilimsel sonuçları da olacaktır. Ama Saussure kendi başına  anlam değişmeleri sorunuyla, gösterilenlerin artsüremli değişimleri gibi konularla uğraşmaz. Arada, ses düzleminden ayrılmaya görelim, eşsüremli ve artsüremli arasındaki salt nitelikli bir ayrımı gözetmenin daha güçleştiğini doğrular.  Ama bu kuram, bu ayrımı yapmak zorunda bırakır bizi; ayrımın anlambilime uzatılması için modası geçmiş ama inandırıcı bir açıklama yapılabilir.(sayfa46)

Göstergenin şimdi irdelediğimiz nedensizliğinin iki ana sonucu da aslında tek bir olguya dikkati çeker ve Saussure’ün dil kuramının odağı kabul edilir. Dil bir töz değil biçimdir. Bir dil, karşılıklı bağıntılı değer dizgesidir; dili çözümlemek bir dil durumunu oluşturan değerler dizgesini sergilemektir. Söz edimlerinin ya da söz’ün salt bir kendilik olarak  ses ya da gösterme işlevi yüklenmiş öğelerine karşılık, dil bir karşıtlıklar ya da değişiklikler dizgesidir. Çözümleyicinin görevi ise bu işlevsel değişikliklerin ne olduğunu bulgulamaktır.

Şimdiye değin, göstergeler ya da dil birimlerinden söz ederken, sanki, dil, sesbilgisel ve anlambilgisel karşıtlıklara göre düzenlenmiş bir sözcük dağarından başka bir şeyden oluşmazmışçasına, yalnızca sözcüklerden söz ettiğimiz sanılabilir. Oysa kuşkusuz dil birçok dilbilgisi bağıntısıyla ayrımlardan oluşur; ama Saussure, baştan sona alıntılamaya değer bir bölümde dil birimiyle dilbilgisi olgusu arasında temel bir değişiklik olmadığında direnir. Ortak nitelikleri, göstergelerin tümüyle ayırdedici nesneler olması ve bir dil göstergesini oluşturan şeylerin (ne tür olursa olsun) göstergeler arasındaki değişikliklerden başka bir şey olmaması yüzündendir.

‘Aynı ilkenin oldukça şaşırtıcı bir sonucu daha var: Genellikle ‘dilbilgisi olgusu’ diye adlandırılan olguya son çözümlemede birim tanımı uygun düşer.’ Bir dil birimi, her zaman, terimler arasındaki karşıtlıkla dile getirilir. Almanca Nacht (gece), Nachte (geceler) karşıtlığında olduğu gibi, dilbilgisel anlamı taşıyan şey, değişikliktir.(sayfa48-49)

Dilci, bir dili incelerken ilişkilerle, özdeşlik ile değişikliklerle ilgilidir. Saussure’ün dediğine göre dilci, iki ana tip ilişki bulgular. Bir yanda, şimdiye değin söz ettiklerimiz: Ayrı ve seçenek oluşturan terimler üreten karşıtlıklar, öte yanda, diziler oluşturmak üzere birleşen birimler arasındaki bağıntılar vardır. Bir dil dizgesindeki bir terimin değeri yalnızca onun yerine seçilebilecek öteki terimler arasındaki karşıtlığa değil, aynı zamanda dizide ondan önce gelen ve onu izleyen terimlerle olan bağıntısına dayanır. Saussure’ün  çağrışımsal bağlantılar dediği ilkine genellikle dizisel  (paradigmatic) bağıntılar, ikinciye de dizimsel (syntagmatic) bağıntılar denir. Dizimsel bağıntılar birleşim olasılıklarını tanımlar: Bir dizide birleşebilecek öğeler arasındaki bağıntılara. Dizisel bağıntılar birbirinin yerine geçebilen öğeler arasındaki karşıtlıklardır. (sayfa50)

Saussure, tüm dil dizgesinin, bir dizimsel ve dizisel bağıntılar kuramı açısına indirgenip bu açıdan incelenebileceğini ve bu anlamda tüm dizisel olguların temelde özdeş olduklarını ileri sürer. Bu belki de yapısalcı görüş denebilecek şeyin en açık savıdır. Dil yalnızca dizge içinde tümüyle birbirleriyle olan bağıntılarıyla tanımlanan öğeler dizgesi değildir. Bunun yanı sıra dil dizgesi değişik düzeyleri olan bir yapıdan oluşur. Her düzeyde birbiriyle karşıt olan ve daha yüksek düzeyde birimler oluşturmak üzere başka öğelerle birleşen birtakım öğeler belirleyebiliriz. Her düzeyde yapı ilkesi temelde aynıdır.

Bu görüşü, dil bir özdek değil de biçim olduğundan, öğelerin yalnızca karşıtsal ve birleşimsel nitelikleri olduğunu; her düzeyde dilin birim ya da öğelerini bir üst düzeyin birimlerini  ayrımlaştırma yetenekleriyle özdeşleştirdiğimizi söyleyerek açıklayıp özetleyebiliriz.(sayfa52)

Sözcüklerin alt düzey kurucularını, biçimbirimleri tanımlamamızı sağlayan şey yalnızca sözcükler arasındaki karşıtlıklardır diyebiliriz belki de. Dizimsel ve dizisel bağıntıları eşsüremli olarak çözümlemeliyiz. Bu temel yapısal ilke, bir başka deyişle, birimlerin öteki birimlerle karşıtlıklarıyla ve üst düzey birimleri oluşturmak için birleşme yetenekleriyle tanımlanması, dilin her düzeyinde işler.(sayfa53)

Dilcinin büyük bir ses yığınını değil de bir toplumsal uzlaşımlar dizgesini incelediğini görebiliriz. Dilci, dizgeyi oluşturup, toplumun üyeleri arasında dilsel iletişimi olanaklı kılan birimlerle birleşim kurallarını saptamaya çalışır. Saussure’ün dil kuramının erdemlerinden biri de, gösterge sorununu vurgulayarak toplumsal uzlaşımlarla toplumsal olguları dil araştırmasının odak noktasına yerleştirmesidir. Bir dil dizgesinin göstergeleri nelerdir? Bunların gösterge olarak özdeşlikleri neye dayanır? Bu yalın soruları sorarak , hiçbir şeyin doğrudan bir dil birimi olarak benimsenemeyeceğini göstererek, Saussure doğru bir yöntembilimsel görüş açısını benimsemenin ve dili özünden tanımlanmış bir öğeler yığını olarak değil de toplumsal olarak saptanmış bir değerler dizgesi olarak görmenin önemini sürekli vurgulamıştır.(sayfa54)

Saussure’ün çağdaş dilbilime katkısı iki türlü olmuştur. İlkin, bir anlamda dilbilimin yapması gereken işleri belirleyen derinden etkileyici ve gerçekten de hemen hemen hiç sorgulanmamış genel bir uyarlanma sağlamıştır. Bu, öylesine doğal karşılanagelmiş ki konunun kendi özniteliği olmasından başka  bir şey düşünülemez olmuştur. Saussure göre dilbilimcinin işi bir dili birimler ve bağıntılar dizgeleri olarak çözümlemektir; dilbilim çalışması yapmak, bir dilin birimlerini, aralarındaki bağıntıları ve birleşim kurallarını tanımlamaya kalkışmak demekti. Dilbilimde bu anlamda bir görev anlayışı, kimi ara sıra bu yöne doğrulsa da, Saussure’den önceki hiçbir bilim insanında  bulunmaz. Ama Saussure’den bu görüş neredeyse dilbilim araştırmalarının tanımı olup çıktı. Yalnızca Saussure’ün onu yerleştirdiği odak noktasını doldurabilmek için betimleyici ve kuramsal dilbilimin gelişmesiyle kalmadı, tarihsel ya da toplumsal dilbilimle uğraşanlar da yaptıklarının bu bilim dalının ana etkinliğinden nasıl ayrıldığını göstermek için ‘tarihsel’ gibi nitelemeler kullanmak zorunda kaldılar. Saussure’ün, dilbilimin görevi konusundaki görüşüne karşı gelmek isteyen biri, Saussure’e saldırmak yerine dilbilim düşüncesinin kendisini karşısına alarak işe girişecekti.

Bu anlamda Saussure’e çağcıl dilbilimin babası diyebiliriz. En önemli ve özgün katkısı, bu bilim dalının özüne işlemiş olan sessiz bir etkidir. Gerçekten de, Saussure’ün  başlattığı biçimiyle yapısal dilbilimin  anlatımı çağcıl dilbilimin ana okullarını kapsar. Bu yüzden Giulio Lepschy’nin  A Survey of Structural Linguistics (Bir Yapısal Dilbilim İncelemesi) adlı yapıtı Prag Okulunu (Roman Jakobson, Nikolai Trubetzkov ve diğerleri), Kopenhag Okulu’nu (Louis Hjelmslev ve öteki ‘Glosmatikçiler’), İşlevseslciler’i (Jakobson, Emile Benveniste, Andre Maartinet ve kimi çağdaş İngiliz dilciler). Amerikan Yapısalcılığını (Leonard Bloomfield ve onu izleyenler), giderek Noam Chomsky  ve öteki dönüşümsel dilbilgicileri kapsar. Yalnızca bu son kümedekiler,  Saussure’ün ardında bıraktığı dilbilim kavramını temelden değiştirdiler.

Bununla birlikte, incelemeye değer bir başka tür etki vardır. Kesinkes Saussure’e  özgü olmayan ama onun desteğiyle gelişen belirli kavramların etkisidir bu: Dil ile Parole ayrımı, eşsüremli ve artsüremli görüş açılarının ayırdedilmesi, dilin, türlü basamaklarında işleyen bir dizimsel ve dizisel bağıntılar dizgesi olarak işlemesi kavramı. Çağcıl dilbilimin gelişmelerinden çoğu bu kavramların öz niteliğinin ve öneminin araştırılması olarak betimlenebilir. Bunları ele aldığımızda, Saussure’ün özgün savlarında eksiklikler olsa bile, onun çağcıl dilbilimi canlandıran soruları sorduğunu görebiliriz.(sayfa83-84)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s