Bilim · Düşünce · din · Felsefe · İslam

Din Kuramı/ Georges Bataille

“İnsanlaşma Sürecinde Din’in Oluşumu”

Thadee Klossowski tarafından hazırlanan ve tanıtılan metin.

Birinci Baskı: 1997, Göçebe Yayınları, Çeviren: M. Mukadder Yakupoğlu, notlandıran: Mehmet Uysal.      

      Bataille bu özlü araştırmasında Hegel felsefesiyle antropolojik verilerin bir sentezini yapmaktadır. Bu sentez kutsal ile kutsal-dışının karşıtlığını içermektedir. Kutsal-dışı dünyada insan çalışma yoluyla kendinin bilincine varır ama aklın düzenlediği sınırlar içerisinde kalır. İnsan tini bu sınırları kabul etmez ve akıl-dışılığın içinde sınırsızlığın kapılarını açmak ister. Bu kapılar kutsal bir dünyaya açılır. Bu dünya çekicidir ama aynı zamanda kutsal-dışı dünya için çok tehlikelidir.

    Bu tehlikeli dünyanın temeli olan din yeniden akılcı sınırların içine çekilir. Böylece askeri düzen ve endüstriyel gelişme mümkün olur. Protestan ahlakı kapitalizmin gelişmesinin itici gücü haline gelir.

     “Din kuramı”, dinin özü olan şenliksel ve kutsal yapıdan akılcı, ölçülü ve kutsal-dışı yapıya nasıl ve hangi koşullarda geçtiğini göstermektedir. Bataille diğer yapıtlarında da yaptığı gibi burada da egemen din anlayışından farklı bir din anlayışının altını çizmektedir.(Arka kapaktan)

     Kendi tarafından kendine açımlanan  Varlık’ı, (gerçek) bilgisinin içinde, nesnenin farklı olan ve onunla ‘zıtlaşan’ bir özne tarafından bir ‘özne’ye açımlanan bir ‘nesne’ haline dönüştüren şey istek’tir. İnsanın, –kendine ve diğerlerine karşı—bir Ben olarak, değil—Ben’den özden farklı ve kökten ona zıt bir Ben olarak oluşması ve ortaya çıkması olgusu, isteğin içinde ve onun aracılığıyladır ve daha doğrusu istek şeklindedir. (İnsansal) Ben, istek’in Ben’idir.

     O halde, insan varlığı, kendinin bilincindeki varlık İstek’i içerir veya varsayar. Bunun sonucu olarak, insansal gerçeklik ancak biyolojik bir gerçekliğin ve hayvansal bir yaşamın içinde oluşabilir ve tutunabilir. Ama hayvansal istek ben bilincinin zorunlu koşulu olsa bile yeterli koşulu değildir. Hayvansal istek biçimindeki bu istek yalnızca ben duygusunu oluşturabilir.

    İstek, insanı edilgen bir dinginliğin içinde tutan bilginin aksine, onu tedirgin eder ve eyleme sürükler. Eylem istek’den doğduğu için bu isteği tatmine yönelir ve bunu ancak istenen nesnenin ‘yadsınması’, yokedilmesi veya en azından dönüşüme uğratılması yoluyla yapılabilir :  örneğin açlığı gidermek için, yiyeceği yoketmek veya dönüşüme uğratmak gerekmektedir. Bu durumda her eylem ‘yadsıyıcı’dır.    

Alexandre Kojeve,  Introduction a la lecture de Hegel

     Bir düşüncenin kaynağı başka birinin düşüncesidir. Düşünce bir duvarın içindeki çimentolanmış tuğladır. Eğer düşünen varlık, kendi üzerinde yaptığı dönüş içinde, bu özgürlük görünümünün ona ödeteceği bedel yerine özgür bir tuğlayı görürse bu bir sahte düşüncedir: ürkek bir kendini beğenmişliğin onu kalıbıyla terk ettiği yığılan döküntüleri ve belirsiz alanları görmez.

Bir araya getirilen duvarcının çalışması en gerekli olanıdır. Böylece bir kitabın içindeki komşu tuğlalar kitabın kendisi olan yeni tuğladan daha az görünür olmak zorunda olmazlar. Aslında okuyucuya önerilen şey, bir unsur olmayıp onun içine girdiği bütünlüktür :  yalnızca döküntülerin yığını olmayıp aynı zamanda kendinin bilinci olabilen, insansal yapıtın ve birikimin hepsidir.

Sınırsız birikim bir anlamda imkansızlıktır. Soluğu kaybetmemek için cesaret ve inat gerekiyor. Her şey düşüncenin açık ve kişisiz hareketi olan avın, ayrık kanının gölgesi için bir araya getirmenin öz olarak imkansızlık olduğu şeyi ortaya çıkarmanın en kısa yoludur. Ama bu kanı, ancak bunun bilincinde olunmaması koşuluyla bu derin anlama sahiptir.

Bu imkansızlık olabilirliğin bir doruğunu gösterir veya en azından imkansızlık, bilinci, onun için düşünülmesi olanaklı olan her şeye açar. Şiddetin ortalığı kasıp kavurduğu bu bir araya getirme yerinde, bağlantıdan kopan sınırda, bağlantı içinde düşünen kişi artık kendisi için bir yer kalmadığını fark eder.(sayfa8)

Hayvansallığı, bana şüpheli görünen ama anlamı ileride ortaya çıkacak olan dar bir görüş açısından ele alıyorum. Bu görüş açısından, hayvansallık  doğrudanlık veya içkinliktir.(sayfa14)

Hayvansal yaşamın içinde, efendiyle yönettiği kişiyi ilişkiye sokan ve bir taraftan özerkliği, diğer taraftan bağımlılığı kuran hiçbir şey yoktur. Hayvanların, birbirlerini yediklerine göre, güçleri eşit değildir ama aralarında yalnızca bu niceliksel fark vardır. Aslan hayvanların kralı değildir :  Suların devinimi içinde, yalnızca daha zayıf dalgaları alt eden onlardan daha yüksek bir dalga vardır.

Bir hayvanın diğer bir hayvanı yemesi, temel bir durumu çok az değiştirir :  her hayvan suyun içinde olması gibi dünyanın içindedir.  Hayvansal durumun içinde insansal durumun unsuru vardır, hayvan gerektiğinde, kendisine dünyanın geri kalan kısmının nesne olduğu bir özne olarak görülebilir. Bu durumun unsurları insansal zeka tarafından kavranabilirler ama hayvan bunları gerçekleştiremez. (sayfa15)

Nesnenin, hayvansallığı içinde verilmeyen konumu aletlerin insansal kullanımı içinde verilmiştir. En azından aletler ara unsurlar olarak amaçlanan sonuca uyarlanmışsa – bu aletleri kullananlar onları geliştirmişlerse. Bilincin aletleri nesneler olarak, belirsiz süreklilikler içindeki kesilmeler olarak ortaya koyması, aletlerin amaçlar için hazırlanmış olmaları ölçüsündedir. Hazırlanan alet değil –ben’in görünen biçimidir.

Alet, öznenin, ayırdettiği unsurların yapısını aldığı, ve orada ‘suyun su olması gibi süregittiği bir dünyanın içine dışsallığı sokar. Öznenin katıldığı unsur –dünya, bir hayvan, bir bitki—ona bağımlı değildir (aynı şekilde, özne doğrudan, katıldığı unsura bağımlı olamaz). Ama alet onu kullanan, onu belirlenmiş bir sonuç için keyfine göre dönüştüren insana bağımlıdır.

Aletin,–özne veya dünya, veya özne veya dünya ile aynı anlamdaki unsurlar gibi—kendi içinde anlamı yoktur ama yalnızca tahmin edilen amaca göre anlamı vardır. Aleti üretmek için geçen zaman, doğrudan onun faydalılığını, bir amaçla onu kullanan kişiye bağımlılığını ve bu amaca olan bağımlılığı ortaya koyar; aynı zamanda amacın ve aracın açık farklılığını ortaya koyar ve bu farklılığı, ortaya çıkışının gösterdiği aynı düzlem üzerinde ortaya koyar. Ne yazık ki böylece araç düzleminde, faydalılık düzleminde verilmiş olmaktadır. Dilin en dikkat çekici ve en belirgin yanılgılarından biri buradadır. Bir aletin kullanımını amacı her zaman aletin kullanımıyla aynı anlama sahip olmuştur: sırası geldiğinde bir faydalık ona ayrılmıştır—ve bu böylece sürüp gider. Çubuk bir bitkinin gelişmesi için toprağı kazıyor, bitki yenilmek için işleniyor, bitkiyi işleyen kişinin yaşamını sürdürmek için yeniliyor… Sonsuz bir göndermenin saçmalığı yalnızca hiçbir işe yaramayacak olan gerçek bir amacın eşdeğer saçmalığını doğruluyor. ‘Gerçek bir aracın’ yeniden getirdiği şey, suyun su içinde olması gibi dünyanın içinde kaybolmuş sürekli varlıktır : yoksa aletinki kadar açık biçimde ayrık bir varlık söz konusu olsaydı, anlamın faydalılık düzleminde aranması gerekirdi,  bu artık ‘gerçek bir amaç’ olmayacaktır. Yalnızca, içinde varlıkların belirsizce kaybolduğu bir dünya gereksizdir, hiçbir işe yaramaz, yapacak hiçbir şeyi yoktur ve hiçbir anlama gelmez : yalnızca bu dünyanın başka bir şeyi amaçlamadan kendi içinde değeri vardır, bu başka şeyin de bir başka şey için değeri vardır ve böylece sürüp gider.(sayfa21-22)

[…] Diğer anlatımla bu, kendimizi açık ve seçik olarak ancak kendimizi dışarıdan başka biri olarak gördüğümüz anda tanıdığımız anlamına gelir. Bu, öncelikle diğerini, imal edilmiş şeylerin bize ayrık olarak görüldüğü düzlemde ayırdetmemiz koşuluyla mümkündür.

Özne ile aynı yapıdaki unsurların veya öznenin kendisinin nesneler düzlemi üzerindeki bu girişi her zaman geçicidir, belirsizdir ve eşitsiz bir biçimde tamamlanmıştır, ama bu görece geçicilik, içkin unsurların dışarıdan nesneler olarak görüldüğü bir bakış açısının kesin bir sonuca götüren olabilirliğinden daha az önemlidir. Sonunda her görünümü –özne (kendimiz), hayvan, tin, dünya—aynı anda hem içeriden hem dışarıdan, kendimize göre hem süreklilik hem de nesne olarak görüyoruz.(sayfa24)

Her şey ilk insanların bize göre hayvana daha yakın olduklarını gösteriyor; belki de kendilerini hayvandan ayırdediyorlardı ama bunu korku ve özlemle karışık bir kuşkuyla yapmıyorlardı. Hayvana atfetmek zorunda olduğumuz süreklilik duygusu artık yalnızca tine dayatılmıyordu (ayrık nesnelerin konumu, tinin yadsınmasıydı). Ama bu duygu sürekliliğin şeyler dünyasına göre gösterdiği zıtlığın yeni bir anlamını çıkarmıştı. Hayvan için başka hiçbir şeyden ayırdedilemeyen, onda ve onun için tek biçim olan süreklilik, insanda, kutsal olmayan nesnenin (ayrık nesnenin) yoksulluğu ile kutsal dünyanın tüm büyüsünü karşı karşıya getirmiştir.

Kutsallık duygusu artık, sürekliliğin, içinde hiçbir şeyin ayrık olmadığı sislerde kaybettiği hayvanın kutsallığı duygusu değildir. Öncelikle karışıklık sisler dünyasında sona ermediyse, bu sisler donuk bir dünyayı aydınlık bir dünya ile karşı karşıya getirirler. Bu bütünlük aydınlık olan dünyanın sınırında ayrı olarak ortaya çıkar : en azından, dışarıdan aydınlık olandan ayırdedilir. Diğer taraftan, hayvan görünürde hiçbir karşı çıkış olmadan onu yok eden içkinliği kabul ederken, insan, kutsallık duygusu içinde, bir tür güçsüz korku hisseder. Bu korku belirsizdir. Kuşkusuz kutsal olan şey çeker ve eşsiz bir değere sahip olur, ama aynı zamanda bu, insanlığın ayrıcalıklı bölgesini yerleştirdiği bu aydınlık ve kutsal-dışı dünya için baş döndürücü biçimde tehlikeli görünür.(sayfa27-28)

[…] Tanrılar, yalnızca gerçeklik dayanağı olmayan mitsel tinlerdir. Ölümle bir bedenin gerçekliğine bağımlı olamayan tin, tanrıdır, saf olarak tanrısaldır (kutsaldır). İnsan, kendisi de tin olduğu sürece, tanrısaldır (kutsaldır).(sayfa29)

Sürekliliğin sınırları içinde her şey tinseldir, tinin ve bedenin karşıtlığı yoktur. Ama mitsel tinler dünyasının konumu ve kazandığı egemen değer doğal olarak tine karşıt olarak konan ölümlü bedenin tanımına bağlıdır. Tin ve bedenin farklılığı hiçbir şekilde sürekliliğin (içkinliğin) ve nesnenin farklılığı değildir. İlksel içkinliğin içinde, imal edilen nesnenin konumundan önce olabilir bir fark yoktur. Aynı şekilde, nesnelerin (özne-nesnenin) düzlemi üzerindeki öznenin konumu içinde, tin hala bedenden ayrık değildir. Yalnızca özerk tinlerin mitsel tasarımından sonra, beden, egemen tinlerde eksik olduğu sürece, şeylerin tarafında bulunur. Gerçek dünya, tanrısal dünyanın doğumunun bir kalıntısı gibidir :  tinsel gerçekliklerinden kopan gerçek hayvanlar ve bitkiler yavaşça aletlerin boş nesnelliğine ulaşırlar, ölümlü insansal beden yavaş yavaş şeylerin toplamına uyar. İnsansal gerçeklik, tin olduğu ölçüde kutsaldır ama gerçek olduğu ölçüde kutsal-dışıdır. Hayvanlar, bitkiler, aletler ve kullanılabilir diğer şeyler onları kullanan bedenlerle birlikte tanrısal güçler tarafından katedilen gerçek, bağımlı ama düşmüş bir dünyayı oluştururlar.(sayfa30)

Kurban etmenin çocuksu bilinçaltı o kadar uzağa gider ki ölüme götürme burada sefil bir biçimde bir şey konumuna indirgenmiş olan hayvana yapılan hareketin bir onarılması biçimi olarak ortaya çıkar. Doğrusu, ölüme götürme mutlaka gerekli değildir. Ama gerçek düzenin en büyük reddi, mitsel düzenin ortaya çıkmasına en uygun olandır. Diğer taraftan, kurban etme biçimindeki öldürme bir alt-üst ediş yoluyla yaşamın ve ölümün dayanılmaz çelişkisini çözümler. Aslında, ölüm içkinliğin içinde hiçbir şeydir ama hiçbir şey olmaması nedeniyle hiçbir zaman bir varlık ölümden gerçekte kopamaz. Ölümün anlamının olmaması, onunla yaşam arasında fark ve ölüme karşı ne kaygı, ne de savunma olmaması nedeniyle ölüm dirence neden olmadan her şeyi ortadan kaldırır. Sürenin artık değeri kalmamıştır veya yalnızca korkunun hastalıklı zevkini doğurmak için vardır. Tam aksine, şeyler dünyasının özneye göre bir anlamda aşkın olan nesnel konumu temel olarak süreye sahiptir :  aslında bir şeyin, nesne olarak oluşmasının amacı olan daha sonraki bir zamanı ortaya koyma koşuluyla ayrık konumu ve anlamı vardır. Nesne ancak süre onun içinde kavrandıysa işlemsel bir güç olarak tanımlanır. Besin veya yakıt gibi tüketildiyse, yiyen kişi veya imal eden nesne bunların değerini sürenin içinde kömürün veya ekmeğin sürebilen amacı olarak korurlar. Gelecekteki zaman bu gerçek dünyayı o kadar iyi kurar ki, ölümün burada artık yeri kalmaz. Ama tam da bu nedenledir ki ölüm bu dünyada herşeydir. Aslında, insanın bu dünyaya aidiyeti ölümlü olduğu sürece bir şey olarak bedenin durumuna bağlanmasına rağmen ölüme bir gerçek dışılık özelliğini vermek şeyler dünyasının zayıflığıdır(çelişkisidir).(sayfa36)

[…] Ölüm yaşamı doluluğu içinde ortaya çıkarır ve gerçek düzeni yıkar. Bu gerçek düzenin artık olmayan şeyin süresinin gereksinimi olmasının artık çok az önemi vardır. Bu unsur kendi gerekirliliğinden kaçındığı an, yanıltan ve acı çeken bir bireylik yoktur :  bu bireylik, gerçek düzende, bir defada tamamen yok olmuştur. O artık söz konusu değildir ve ölümün gözyaşlarının içinde getirdiği şey, içten düzenin faydasız tüketimidir.(sayfa38)

Kurban etmenin kesin anlamı buradadır : hizmet veren şey kurban edilir, lüks nesneler kurban edilmezler. Eğer armağan baştan yok edilmişse, burada kurban etme olamaz. Oysa, lüks, imal etme çalışmasını baştan faydadan yoksun kılarak çoktan bu çalışmayı yok etmiştir, onu faydasız bir gururun  içinde saçıp savurmuştur, hatta anında onu kesin olarak kaybetmiştir. Lüks bir nesneyi kurban etmek aynı nesneyi iki kez kurban etmek olacaktı.

Ama önceden içkinlikten çıkartılmamış, ona hiçbir zaman ait olmamış olarak, ikincil derecede köleleştirilmemiş, evcilleştirilmemiş veya şeye indirgenmemiş şey olan da artı kurban edilemez. Kurban etme, hayvanlar, bitkisel maddeler gibi tin olabilecek şeyler haline gelmiş ve kaynaklandıkları içkinliğe, kaybedilen içtenliğin belirsiz alanına geri verilmesi gereken nesnelerle olur.(sayfa39-40)

[…] Diğer bir anlatımla, çalışma ve ölüm korkusu birbirlerine bağımlıdırlar, birincisi şeyi içerir ve bunun tersi de doğrudur. Bir dereceye kadar korkunun şeyi olmak için çalışmak gerekli değildir : insan, kavrayışının onu çalışmanın sonuçlarına bağladığı ölçüde bireyseldir. Ama insan zannedildiği gibi bir şey değildir çünkü korkar. Eğer birey olmasaydı korkusu olmazdı ve korkusunu besleyen şey, öz olarak birey olmasıdır. Bu, şeyin gereksinimine yanıt vermek içindir, şeyler dünyası süresinin, değerinin, doğasının temel koşulu olarak koyduğu ölçüde korkuyu öğrenir. Şeylerin düzeni olan tasarıların yapımına girdiği andan itibaren ölümden korkar. Ölüm şeylerin düzenini bozar ve şeylerin düzeni bizi tutar. İnsan, şeylerin düzeni ile uyum içinde olmayan içten düzenden korkar. Yoksa kurban etme olamazdı ve aynı zamanda insanlık da olamazdı. İçten düzen yoketmenin ve bireyin kutsal korkusunun içinde ortaya çıkmazdı. Orada doğrudan doğruya değil de yapısı içinde (yapıyı oluşturan tasarılar içinde) bitti bitecek bir şey arasında olmak içindir ki bireyin titremesi içinde, içtenlik azizdir, kutsaldır ve korkuyla kuşatılmıştır.(sayfa41)

Öldürücü çarpışmalardaki, katliamlardaki ve yağmalardaki silahlı eylemin, düşmanın bir şey olarak  değerlendirilmemesi olgusuyla, şenliklerin anlamına yakın bir anlamı vardır. Ama savaş bu patlayıcı güçlerle sınırlı değildir, kurban etme gibi kaybedilen içtenliğe bir dönüş amacıyla yönlendirilen yavaş bir eylem değildir. Savaş, dışarıya olan yönünün, savaşçıdan ulaştığı içkinliği gizleyen düzensiz bir fışkırmadır. Ve savaş eyleminin, kendi yöntemiyle, bireyi kendi öz yaşamının değerini yadsınmasını oyunun içine sokarak yoketmeye yöneldiği doğruysa da, daha sonra aksine, bireyi bu oyunun hayatta kalan yararlanıcısı haline getirerek onu vurgulamaktan kaçınamayacaktır.

Savaş, bireyin gelişimini, savaşçının gururlu bireyselliği içinde birey-şeyin ötesinde belirler. Gururlu birey, bireyselliğin ilk bir yadsınması yoluyla, tanrısal düzeni, (şeylerin düzenini temel bir biçimde dile getiren) bireyin kategorisinin içine sokar. Gururlu birey, sürenin yadsınmasını sürekli hale getirme konusunda çelişkili bir istence sahiptir. Böylece gücü bir açıdan yalan söyleme gücüdür. Savaş gözüpek bir ilerlemeyi temsil eder ama bu ilerleme düşük niteliklidir : bireyin çok fazla değer verdiği şeye kayıtsız olması ve hiçbir şey olarak değerlendirilmekten gurur duyması için güç kadar saflık-veya aptallık- gerekmektedir.(sayfa46)

Askeri düzen, bir tüketme alemine yanıt veren huzursuzluklara son verdi. Güçlerin, gücün sabit gelişimi için akılcı kullanımını düzenledi. Kazanmanın metodik ruhu kurban etme ruhuna aykırıdır ve bundan dolayı askeri krallar kurban etmeye karşı çıktılar. Askeri düzenin ilkesi şiddetin dışarıya doğru metodik dönüşüdür. Eğer şiddet içi kasıp kavuruyorsa, askeri düzen yapabildiği ölçüde buna karşı çıkar ve şiddeti dışa çevirirken onu gerçek bir amaca bağımlı kılar. Böylece şiddeti genel olarak boyun eğdirir. Bu şekilde askeri düzen etkinliğin akılcı hesabına göre öfkenin ölçüsüz bir patlamasına daha iyi bir yanıt veren görkemli çatışma biçimlerinin karşısında yer alır. Askeri düzen, arkaik toplumsal bir sistemin savaşta ve şenlikte yaptığının aksine, artık güçlerin son noktaya kadar harcanmasını amaçlamaz. Güçlerin harcanması olgusu varlığını sürdürür ama en uçta bir verimlilik ilkesine boyun eğer :  eğer güçler harcanmışsa, bu, daha büyük güçlerin kazanılması amacıyladır. Arkaik toplum savaşta esir yakalamayla yetiniyordu. Bu toplum ilkelerine uygun olarak, bu kazanımları törensel kıyımlarla ödünleyebiliyordu. Askeri düzen savaşların verimliliğini eserlerde, esirlerin verimliliğini de çalışmada düzenlemektedir. Fethi, bir imparatorluğun büyümesi için metodik bir işlem haline getirmektedir.(sayfa52-53)

[…] Düşünce ahlaksal kuralları tanımlıyor, bireyler ve toplum arasında veya bireylerin kendi aralarındaki evrensel olarak zorunlu ilişkileri dile getiriyor. Bu zorunlu ilişkiler öz olarak şeyler düzenini sağlayan ilişkilerdir. Bu ilişkiler bazen içten düzenin (öldürme düzeni gibi) kurduğu yasakları yeniden ele alırlar. Ama ahlak içten düzenin kuralları içinde seçim yapar. Ahlak kişileri evrensel değerin verilemeyeceği ve açıkça mitsel düzenin kaprisli bir özgürlüğüne bağlı olan yasalardan uzaklaştırmaz veya en azından onları desteklemez. Ve hatta dinden dile getirdiği yasaların bir kısmını alsa bile, diğerleri gibi bunları da aklın içine yerleştirir, şeyler düzenine bağlar. Ahlak, evrensel olarak kutsal-dışı dünyanın doğasından kaynaklanan ve onsuz işlemin olamayacağı süreyle sağlayan kuralları dile getirir. O halde ahlak, anlamın anında verildiği şeyi daha yükseğe koyan içten düzenin değerleri ölçeğinin zıddında yer alır. Zenginliklerin gösterişçi yokedilişinin keskin biçimlerini mahkum eder (insansal kurban etme veya hatta kanlı kurban etme gibi…). Genel olarak faydasız tüm tüketimleri mahkum eder. Ama ahlak ancak tanrısal dünyanın içindeki egemenlik kara tanrısallıktan beyaza, zararlıdan gerçek düzenin korunmasına geçtiği anda mümkündür. Aslında tanrısal düzenin yaptırımını varsayar. İnsan, tanrısalın gerçek üzerindeki işlemsel gücünü kabul ederek, pratikte tanrısalı gerçeğe bağımlı kılmıştır. İnsan, gerçek düzenin ahlakı içinde aklın evrensel düzenine boyun eğmesi koşuluyla, şiddeti ahlak olan gerçek düzenin yaptırımına yavaş yavaş indirgenmiştir. Aslında akıl, (kendine özdeş olan) şeyin ve işlemin (eylemin) evrensel biçimdir. Aslında gerçek düzenin korunmasının ve işleminin gereklerinden çıkan akıl ve ahlak birleşmiş durumda, bu düzen üzerinde iyiliksever bir egemenlik kuran tanrısal işlevle uyum içindedirler. Ahlakın ve aklın tanrısallaştırdıkları devinim içinde bile tanrısallığı akılcılaştırırlar ve ahlaklaştırırlar.

Böylece genel olarak ikilik sözcüğünün hasredildiği ve aynı şekilde bir ikiye bölünme üzerine kurulan ilk tasarımdan, sınırların yer değişimi ve değerlerin alt-üst oluşu ile farklılaşan dünya görüşünün unsurları ortaya çıkar.

İlk tasarım içinde, içkin kutsallık insanın ve dünyanın hayvansal içtenliğinden itibaren verilir, buna karşılık kutsal-dışı dünya insanın içkin olması gereken içtenliğe sahip olmayan  nesnenin aşkınlığı içinde verilmiştir. Nesnelerin kullanımı içinde ve genel olarak nesnelerle veya oldukları şekliyle bakılan öznelerle olan ilişkiler içinde, örtük ama kutsal-dışı dünyaya bağlanan biçimler altında, aklın ve ahlakın ilkeleri belirir.(sayfa55-56-57)

Aşkınlığın ikiliğinden sonra, dünyanın, biri hem iyiliğin hem de tinin ilkesi, diğeri hem kötülüğün ve hem de maddenin ilkesi olan bu dünyanın içindeki iki ilke arasında paylaşımın uyuşuk (çoktan ilk kaymalar içinde verilen ve yalnızca uykunun katlanmaya yardımcı olduğu) konumu gelir. Bundan böyle, köleliğin bir egemenliği olan gerçek düzenin bir imparatorluğu karşılıksız verilmiştir. Bir dünya, özgür şiddetin ancak olumsuz olarak yer aldığı bir yerde tanımlanır.(sayfa61)

İkiliğin temel zayıflığı, şiddete meşru yeri yalnızca saf aşkınlığın, duyarlı dünyanın akılcı dışlanması anında sunabilmesidir. Ama iyiliğin tanrısallığı bu saflık derecesinde tutunamaz :  gerçekte duyarlı dünyanın içine yeniden düşer. Bu tanrısallık, mümin etrafında, içten iletişimin araştırılmasının konusudur ama bu içtenlik hiçbir zaman giderilemeyecektir. İyilik şiddetin dışlanmasıdır ve şiddet olmadan ayrık şeylerin düzeninin kopuşu, içtenlik olamaz :  iyiliğin tanrısı şiddeti dışlamasını sağlayan şiddetle sınırlıdır ve aslında kendisinde eski şiddeti koruduğu, dışlamanın kesinliğine sahip olmadığı ölçüde tanrısaldır, içtenliğe ulaşabilirdir ve bu ölçü içinde iyiliğin gerçeği olan akıl tanrısı değildir. İlke olarak bu, ahlaksal tanrısallığın kötülük yararına çöküşünü içerir.(sayfa62-63)

[…]İnsan düşüncesi mitsel düzenin katı belirlenimlerinden kaçmıştır ve bilincin akılcı biçimlerini düzenlemiştir. Ama açık bilginin yolu hazırlandığı ölçüde, bu içten düzenin bilgisi için kullanılmaya çalışılmıştır. Bu şekilde açık bilince karma bir içerik verilmiştir. Öz olarak gerçek-dışı olan içten düzen, keyfi mitsel tasarımlarını nesneler bilincinin mantıksal biçimlerine uyarlamıştır. Böylece içten düzen kendisini değil de, gerçek düzenin ilkelerine bağımlı olarak içten kalmasını sağlayan uzlaşımları ile getiren egemen kararları bilincin tüm alanı içine sokmuştur. Yalnızca içtenin ve gerçeğin tamamlanmış ayrımında ve bağımsız şey dünyasındaki bilim yavaşça bilincin karma önermelerinden kurtulmuştur. Ama bilim eksiksiz başarısı içinde insanın kendinden uzaklaşması işlemini tamamlamış ve bilim adamı kişiliğinde tüm yaşamın gerçek düzene indirgenmesini gerçekleştirmiştir. Böylece bilgi ve etkinlik, aynı anda birbirine bağımlı olmadan gelişerek tamamlanmış gerçek bir dünyanın ve bir insanın gerçekleştirilmesini başarmışlardır. Bu dünyanın ve bu insanın karşısında içten düzen ancak uzatılmış kem küm etmelerle temsil edilebilmiştir. Bu kem küm etmeler, genel olarak hala gerçeklik ilkesine karşı içtenlik ilkesini koyma özelliğine sahip olmaları nedeniyle hala eşi az bulunur bir gücü ellerinde tutmaktadırlar, ama onları benimseyen iyi niyet her zaman düş kırıklığının izini taşımaktadır. Bu sesler ne kadar cansız !  Kayışları insanı, gerçeğin net ifadesi önünde savunmasız bırakıyorlar !  Otorite ve gerçeklik, tamamen, şeyin, üretimin ve üretilen şeyin bilincinin yanındadır. Kalan her şey yalandır ve karışıklıktır.(sayfa73-74)

[…]Diğer bir anlatımla, çeşitli dinsel konumların zayıflığı, şeylerin düzenini değiştirmeye çalışmadan bu düzenin bozulmasına boyun eğmiş olmaktır. Aracılık dinlerin hepsi, bu düzene yalnızca ahlakın sınırlarıyla karşı koyarak, onu olduğu gibi bırakmışlardır. Arkaik dinler gibi, bu düzeni ancak onun değişmezliğini sağlamak koşuluyla kaldırarak, kesin olarak onu korumayı amaçlamışlardır. Sonunda, gerçeklik ilkesi içtenliğe üstün gelmiştir.(sayfa76-77)

Burada İslam’ın bütünlüğü içinde, verili tanımların birine yanıt veren bir biçim olarak ele alınamayacağını belirtmek faydasız değildir. İslam öncellikle, başkalarından daha büyük bir kesinlikle, gücü ve askeri fethi amaç edinmeyen etkinlikleri sınırlayan askeri bir düzendir. Ama şu özellikleri sunar :  savurgan arkaik uygarlığın ani ve süreksiz bir biçiminden askeri bir biçimine geçer :  zaten tüm olabilirlikleri gerçekleştirmiyor. Çünkü bir anlamda kısaltılmış bir biçimde, aynı anda bir kurtuluş ekonomisini biliyor. O halde, ilk evresi içinde, ne askeri düzenin, ne de kurtuluş ekonomisinin tüm özelliklerine sahip değildir. İslam bir taraftan açık bilincin veya felsefenin bağımsız gelişimine yabancıdır (İslam Bizans’ın kıpırdamayan figürleriyle zıtlaşan tasvir düşmanlığı ile sanat biçimlerinin akla indirgenmesini klasik askeri düzenden daha da ileriye götürüyor). Diğer taraftan, aracılıktan vazgeçiyor ve dışarıya yönelen bir şiddetin askeri tipteki ilkesine yanıt veren tanrısal dünyanın bir aşkınlığını koruyor. Ama ilk İslam için doğru olan şey hiçbir şekilde geç İslam için doğru değildir. Müslüman İmparatorluk gelişme sınırlarına ulaştığı andan itibaren, İslam tam bir kurtuluş ekonomisi olmuştur. İslam’ın yalnızca, Hırıstiyanlık’tan daha az yoğun ve daha az dokunaklı aracılık biçimleri vardır. Ama Hırıstiyanlık gibi savurgan bir tinsel yaşamı olmuştur. Gizemcilik ve keşişlik gelişmişler, sanatlar ilke olarak tasvir düşmanlığının sınırları içinde kalmışlar ama her bakımdan akılcı yalınlaştırmadan kaçınmışlardır. İslam, içsel şiddetin görece daha zayıf bir rol oynaması nedeniyle, çeşitli kurtuluş ekonomileri içinde en değişmez olanıdır, bir toplumun değişmezliğini en iyi sağlayan dindir.(sayfa87-88)   

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s