Düşünce · Felsefe

Gemi Batıyor, Seyrediyorlar/ Hans Blumenberg

hans

Dost Kitabevi Yayınları, Birinci Baskı, Nisan 2002, Ankara, Almancadan çeviren: Osman Toklu, notlandıran: Mehmet Uysal

Bizi şaşırtan bir felsefecidir Blumenberg; yazısının zorluğu, üslubunun kendine has oluşu, bu çok yönlü yapıtın okunmasını ve dünyanın önemli düşünürlerince tartışılmasını engellememiştir. Pascal’dan bir alıntıyla başlar Gemi batıyor, Seyrediyorlar: “Hepiniz bindiniz”.

Evet, hepimizin bindiği bu gemi çeşitli isimler alır: Kimileri hayat der, kimileri dünya; kimileri tarih, kimileri “ ilerleme” der bu yolculuğa. Cesurlar açık denizlere çıkar, kaybolmayı göze alarak; pısırıklarsa karadan pek uzaklaşmazlar. Gemi yolculuğu olarak Hayat, çağları aşan bir mecaz olarak düşünce ve edebiyat tarihinde yerini alır.

Blumenberg her kitabını bir “imge” etrafına örer ve “mecazbilimi” adını verdiği araştırma yöntemi aracılığıyla kavramsal düşüncenin kökenlerini araştırmaya koyulur. Blumenberg’in bu kitabındaki ana kavram ise “gemi batışı”. Bu mecaz aracılığıyla Blumenberg insan varoluşunun sınırlarına, tehlikelere işaret ediyor. “Gemi batmaktadır” ve karada birisi bu kazayı izler: “Gemi batışı” anlamına ancak seyreden birinin aracılığıyla kavuşmaktadır. Seyreden’in bakışı hayranlık, şaşkınlık, kaygı, ilgisizlikle dolu olabilir. İnsan da insanın seyircisidir: Hayat kimi kez batar. (Arka kapaktan)

İnsan yaşamını karada sürdürür ve tüm kurumlarıyla karaya yerleşmiştir. Kendi varoluşunun hareketli oluşunu, göze aldığı ürkütücü deniz yolculuğu eğretilemesiyle algılar. Gemicilik bilgisine ilişkin varoluş eğretilemesinin yelpazesi çok geniştir: Kıyılar, adalar, limanlar ve açık denizler, kayalıklar ve fırtınalar, sığ ve durgun denizler, yelkenler ve dümenler, dümenciler ve demir atılan deniz dipleri, pusula ve astronomiye dayalı gemicilik bilgisi, deniz fenerleri ve gemi kılavuzları. Çoğunlukla açık denizlerdeki olası bir tehlike tasavvuru, deniz yolculuğunun sona erdiği limandaki rahatlığı, huzuru, güveni ve neşeyi çağrıştırmaya yarar. Hedefe erişme dışında, kuşkucu ve Epikurosçu yaklaşımlarda olduğu gibi, açıklardaki sakin bir deniz, saf, eksiksiz bir mutluluğun yansımasıdır.

İnsanın ilişkili olduğu temel gerçekler arasında deniz gerçeği—en azından gökyüzünün fethine kadar–, en az kuşku uyandıran gerçek olarak algılanıyordu. Bu gerçek üzerinde etkisi olanlar, bildik egemen güçlerin etki alanından ısrarla kurtulmuş güçler ve tanrılardır. İnsanın oturduğu dünyayı çevreleyen Okyanus’tan, doğanın bilinen varlıklarından çok uzak olan ve dünyaya ilişkin hiçbir şey bilmedikleri anlaşılan mitik canavarlar gelir. Bu tür ürküntü verici şeylere, insanların içine bir türlü yenemediği korkular salan doğa olayları, sözgelimi mitik sorumluluğu Deniz Tanrısı Poseidon’a ait deprem de dahildir. İonya’nın ilk doğa filozofu Miletoslu Thales’in yarı mitik açıklamasında, deprem, geminin deniz üzerinde sallanmasına benzetilir ve bu yalnızca bir eğretileme de değildir. Çünkü ona göre tüm kara parçaları bir okyanus üzerinde yüzmektedir. Öncü filozof, bu görüşüyle benim de hareket noktamı oluşturan eksenle bağlantı kurar: İnsan, karada yaşayan bir canlı olduğu halde, hayatı deniz yolculuğu imgeleriyle anlatmayı yeğler ve bu da kendine özgü bir karşıtlık anlayışıdır.

Deniz yolculuğu ve gemi batması eğretilemesinin anlam ağırlığını iki ön koşul belirliyor: Bir, insana özgü kurumların ve mekanın doğal sınırı olarak deniz. İki, güvenilmezliğin, yasa  tanımazlığın, yönetilemez oluşun alanı olarak doğaüstü güçlerle donatılan deniz. Hıristiyan resimlerinin yorumlanmasına değin, deniz kötülüğün kaynağıydı.

Her şeyi yutan ve içine geri alan bir madde olmasıyla Gnostik özellikler de taşıyordu. Yuhanna’nın incilinde verilen müjdeler arasında, İsa’dan sonra artık denizin olamayacağı da vardı. Doğru yolu ve doğru yönü aramak için dolaşıp durmak; evrenin güvenirliği konusunda kuşku uyandıran ve gnostik karşı değerini elinden alan güçlerin başına buyrukluğunun, Odysseus’un vatana dönememesinin, anlamsız bir biçimde dolaşmanın ve sonuçta geminin batmasının açık ifadesidir. (sayfa 9-10-11)

İnsana özgü tüm yolculuklarda bir başkaldırı saklıdır; bu, tanrıya ve kutsal bilinenlere bir küfür niteliğinde olmasa bile, bir yarımadanın kıyıya bağlandığı dar yerlerden kanal açarak veya yapay limanlar inşa ederek yeryüzünün dokunulmazlığını zedeleyen ve böylece, kara ile deniz arasındaki ilişkinin değiştirilmesini yasaklayan terra inviolata yasasına karşı gelmeyle karşılaştırılabilecek bir başkaldırısıdır; bu, öncelikle gemi batması eğretilemesinin ön koşulu olan o çok eski kuşkunun incelenmesi gereğini ortaya çıkarmaktadır. Bu yasaya saygı duymak ya da duymamak konusunda, Antikçağ tarih yazımında birçok kaynak bulunmaktadır. Ancak yasaklar, meydan okuma cüreti gibi, son sınırın ne olduğunu da tanımlamayı ihmal etmemiştir.

Horatius, retoriğe günümüze kadar geçerliliğini koruyan “devlet gemisi” eğretilemesini sokmuştur. Ama kasidenin Qintillianus’un “fırtınalar iç savaşların üzerine olsun” biçiminde açıklanabilecek navem pro republica sözleriyle oluşturduğu bir alegori ile anlatılan son bölümü, kuşku uyandırmıyor değil. Şair, fırtınalarla alt üst olan gemiye, durumundan yakınan ama etkilenmeyen izleyicinin konumundan bakar. (sayfa 14)

İnsanın özel varoluşu, iç tehlikelerinin kıyısında gemisinin batışını gözden kaçırabilir, ama devlet gemisinin veya dünya gemisinin batışı gibi bizleri şaşırtan büyük batışlar hala varlığını sürdürür. Montaigne, Cornelius Nepos’un anlattığı Atticus’un öyküsü bağlamında, Atticus’un, soğukkanlılığı sayesinde dünyayı genel batıştan kurtarmasıyla eğretilemeye içi en boş biçimini verdi. Bu genel ve uygulanmaya uygun konu Montaigne’e öyle pek de çekici gelmiyordu ve ancak başa gelen felaket başka hiçbir şeye izin vermezse, işte o zaman Atticus, dünya ile birlikte dibi boylayabilirdi, ama aksi halde kurtarılmalıydı. Kimden? Kendisinden. Bir yerde Montaigne, onu hem kurtaran ve hem de kurtarılan rolünü oynadığından söz ediyor: Yükümlülüğümün bana sağladığı halatın tümünü, onu suyun yüzünde tutmak için kullanacağım. Bu sözlerden, bir kuşkucunun otuz yıldan beri içinde yaşanan mevcut siyasal durumu batmaya terk edebileceği ortamı hazırlayan koşulları iyice arttırmak suretiyle, nasıl bir korunaklı izleyici konumuna yaklaştığını görürüz. Ancak, tarih okurken diğer devletlerin yanılgılarını görememesi, onu daima üzüyor olmalıydı. Merakı, devletin batışı oyununu, batışın belirtilerini ve biçimini kendi gözleriyle görmüş olmaktan gurur duymasında etkiliydi. Çünkü bu çöküşü durduramamasının, izleyici konumunu belirlemesi onun için yeterli olmuş olmalıydı. Zaten bunu, tiyatrodaki tragedya ile yapılan benzetme izler: Gördüklerimiz ve hissettiklerimiz karşısında merhamet duymadan edemeyiz. Ancak şaşırtıcı felaketler ve bunların oyunlaştırılması, bizlerde hoş duygular ve merhamet hissi uyandırır. Lucretius’tan yapılan gemi batışı ve bunu seyredenler alıntısının, bu çerçevede Montaigne gibi bir yazar tarafından kullanılması çok doğal olmalı. Ancak Montaigne, bunu başka bir amaç için kullanmak yerine, “doğada hiçbir şey, yararsızlık bile yararsız değildir” gibi çelişkili bir cümlesini kanıtlamak üzere kullandı.

Montaigne, geminin batmasını izleyenleri, bundan haz duyma hakkına sahip olmaları ile değil, ama hayatta kalma başarısı karşısında kötü olarak nitelendirilebilecek bir şehvet duygusuna kapılmalarıyla haklı çıkarmayı dener. Geminin batışını izleyen, belirli bir mesafe koyma yeteneğine dayanarak güvenli kıyıda ve yararsız özelliklerinden biri sayesinde, yani izleyici olabilme özelliği sayesinde hayatta kalabilmekteydi. Seyircinin hazzı, Antikçağ kuramının varoluşsal yönelimleriyle ilgili değildir artık: Bu yönelim “dünya ile ilişkinin temeli mutluluğu bulmaktır”, demektedir. İzleyicinin rahatı, doğanın hilesi gibi bir şeydi; yaşamı tehlikeye atmamanın, zevklere mesafeli yaklaşımının ödüllendirilmesiydi. (sayfa 19-20-21)

Resim kaynağı: hayriyeunal.blogcu.com
Resim kaynağı: hayriyeunal.blogcu.com

Nietzsche, deniz yolculuğu ve gemi batışı tahayyülünü bir adım ileri götürdü. Kurtarılan gemi kazazedelerin şaşkınlığı güvenli karadaki ilk deneyimdir. Bu, yeni bilgiler edinmek için sağlam zeminler bulmaya yönelik bilimin temel tecrübesidir. Çünkü bu, diğer çağlarda düşsel değişimlere ve mucizeye inanılmasının gösterdiği gibi, farklı olabilirdi. Sağlam bir zeminin güvenilirliği, tarihten çıkan insan için tamamıyla yeniydi. Bu Nietzsche’nin insanın sevinci diye nitelendirdiği, karaya çıkan ve her iki ayağı ile eski sağlam toprağa basan ve karanın sallanmadığına şaşıran gemi kazazedesinin sevincine benziyor. Güvenli kara, izleyicinin değil, kurtarılan gemi kazazedesinin yeri, güvenirliği, erişilebilir olmasına tamamıyla inanılmasından kaynaklanır. (sayfa 24-25)

Güvenli karanın sınırını geçerek denize açılma eğretilemesi ve gerekliği olgusu, tıpkı geminin batmasında olduğu gibi, bir başkasının görülmesini engeller. İnsanları açık denizlere sürükleyen şey, insanın doğal gereksinmelerinin sınırını aşmayla eşdeğerdir. Ve böylelikle insanoğlu, sahip olmanın amacını ve sınırını aştığı ve gerçek mutluluğu ne ölçüde arttırabileceğini hiç bilmediği için, verimsiz bir çaba harcamakta, yaşam süresini bir hiç niteliğindeki kaygılar yüzünden boşa geçirmektedir. Yaşamı yavaş yavaş denize doğru yönlendiren aynı çekicilik, savaşların patlamasına da neden olur. Deniz yolculuğundaki karşı çıkış, kendini, bizzat insanın yarattığı ve bazı güçlerle donattığı tanrıların imgelerine çevirdiği muazzam güçlerden duyduğu korkuyla cezalandırdı. Bu güçlere duyulan güvenle geliştirilen yaşam biçiminin boşunalığı, insana böyle güçlerle bir bağlantı içinde olamayacağını öğretir: İnsan, küçümsenemeyecek şeyler uğruna muazzam girdaplar tarafından ölümün derinliklerine sürüklendiğinden her şey boşunadır.

Aydınlanmanın temel düşüncesi, bunun tamamıyla karşısında olacaktır. Gemi kazaları, denizlerdeki alabildiğine sakin hava kadar, insanlara tüm dünyada yolculuk yapma olanağı sunulmasının bir bedeli olmalıydı. Bu felsefece dışlanmış olan tutku’nun, bu sanatla dile getirilen tutkuların kendini haklı göstermesiydi: Saf akıl. Bu da, rüzgarsız hava veya insanın sahiplendiği tüm geniş görüşlülük içindeki hareketsizlik olmalıydı. Fontenelle, Lukianos’a öykünen “Ölülerin Söyleşileri”nden birinde, Efes Tapınağı’nı kundaklayan Herostratos, Phaleronlu Demetrios’la insanın kendi ününü de tıpkı tapınak gibi yıkıp yıkamayacağı konusunda tartıştırır. Demetrios, Atina’da onuruna 360 boy heykeli diktirmiştir. Herostratos’u ise, Efes Tapınağı’nı yakmıştır. Herostratos tahribatı, insanların kendilerini ölümsüzleştirmek için yer açma çabası biçiminde çelişkili bir sözle savunur: Dünya, her bir insanın üzerine adını yazmak istediği büyük bir taş tablete benzer. Bu tablet dolduğunda, yenilere yer açmak için eskileri silmek gereklidir. Eskilerin tüm anıtları durup da ne olacak? Birine diğerlerinin heykellerini ve binalarını yıktıran öce susamış bir tutku, aynı zamanda, yeni iş görme isteğinin ve akılcılığın önündeki engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Herostratos, öbür dünyda yapılan bu tartışmayı şu saptama ile bitirir: Ruh dünyasının eğilimleri, her şeyi yapıyor ve yıkıyor. Akıl dünyaya hükmetmek istiyorsa, hiçbir şey şimdiki haliyle sürmeyecektir. Gemicilerin o kadar çok korktukları fırtına tehlikesi büyük endişeler doğurduğu halde, rüzgar istedikleri söylenir. İnsanlardaki ruhsal hareketler de, bazen fırtınaya, bazen de tutkulu bir sabırsızlığa neden olsa da, aslında her şeyi harekete geçiren rüzgarlardır. (sayfa 31-32)

Özgür olmama konusundaki en eski felsefe anlatısının kahramanı Voltaire’in Zadig’i, yalnız yaşayan bir adama, insanın tutkularının ne denli kötü olduğundan yakınır. O da, tutkuların bir geminin yelkenini şişiren rüzgar gibi olduğu yanıtını verir. Rüzgar, gerçi bazen gemiyi alabora edebilir, ama aslında geminin ilerlemesini sağlar. Rüzgar, bizi çabucak kızdıracak bir duruma getirse veya hasta etse de, kendisi olmadan yaşayamayacağımız safra kesesi gibidir. Bu yaşam, sürekliliğini öldürücü de olabilecek şeyler sayesinde korur: Her şey tehlikeli bu dünyada ve her şey gerekli. Gemi kazası, içgüdü ile korku duyma arasındaki karşıt anlamlılığın yalnızca bir belirtisidir. (sayfa 36)

Geminin batması, artık insanın doğadaki durumunun abartılı bir imgesi değildir. Bu eğretileme, bir zamanlar içerdiği anlamı yansıtmaktan artık uzaktır. Geminin yönlendirilmesindeki sorunları çözümlemek, tekniğin ve bilimin konusudur. Böyle olunca da, gemi eğretilemesi, artık devlet idaresinin düşünmesi gereken bir durumdur: [F. Schalk’ın ifadesiyle]  Tutkulu hayranlık ve devlet idaresi birbiriyle çelişen kavramlar ve bizler de kendiliğimizden limana…giderken geminin bir tarafını, rüzgar ve dalgalara, yani tehlikeli açıklara doğru, geminin batacağı biçimde hiçbir zaman döndürmememiz gerekir. Bu esas kuraldır: Eğer becerilirse, karaya çıkılır, zaten esas olan karaya çıkabilmektir… Büyük sarsıntılardan kaçınılmalı, devinim yumuşatılmalıdır. Batmak istemiyorsak, uygun denizler aramalıyız. (sayfa 41)

Lucretius’un eğretilemesine katkıda bulunanlardan biri de Hegel’dir. Hegel’e göre, tarihe dayanarak, dünyada özgürlüğün kendiliğinden ortaya çıkışını açıklamak ve çöküşün araçlarını güncelleştirmek mümkündür ve bunun için de Lucretius’un eğretilemesi iyi bir fırsattır. Atomizmde doğadaki biçimlerin dayanıklılığı ve kurallı oluşu, atomların görülemeyen felaket oyununun ön planını oluşturur. Hegel’de ise bu tam tersine, tarihi gözlerimizin önüne seren, tutkuları, akılsızlığı, asi ve kötü olanı anlatan bir araçtır. Bu araç bize ilerlemiş imparatorlukların çöküşünü, insanların gözünün önünde oynanan bir tiyatro oyunu gibi gösterir. Dünya tarihini gerçek sonucuna götüren ve uğruna çok sayıda kurban verilen o son amaca yönelik araçlardan biri de budur.

Burada da izleyicinin konumu düşünce ile belirlenir. Düşünce, izleyiciye avuntudan çok daha fazla şeyler sunar ve onu tarihin gelecekteki anlayışı ile barıştırır. Öte yandan, akıllı olanın karşısında yanlışmış gibi görünen gerçeği daha üstün gösterir. Eğer izleyici, o çok derin merhametiyle, tarihin çöküşünü doğanın eseri olarak değil de, insan isteminin sonucu olarak görüyorsa, burada aklın hangi etkinliğinden söz edilebilir?

İzleyicinin duyguları, barışı sağlayacak sonuca götürmede dengeli olmayan bir yasa doğru sürüklenir. Ondan talep edilen, yas düşüncesini oluşturabilecek can sıkıntısını bir kenara bırakıp, çok korkutucu olan tablo içinde yerini almaktır. İzleyici bunun sonucunda, kurban olmanın anlamına ilişkin bir soru olarak ortaya çıkan aklı fazlaca dikkate değer bulmayacaktır. Yine aynı bağlamda, içindeki iyi ruhun öfkesini de dikkate almayabilir. Onun için, kıyıda güvenlik içinde durup, sisler içindeki gemi enkazının görüntüsünden zevk alma bencilliğine de geri dönebilir. Tarihi, halkların mutluluğunun, devletlerin bilgeliğinin ve bireylerin erdemlerinin kurban edildiği bir mezbaha olarak düşünürsek, izleyicideki yapay güvenliğin aklın konumundan kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu da, görüneni yalnızca bir araç olarak nitelendirmek anlamına gelir. Ancak, bu da bir konum olmaktan ziyade, düşüncenin özel imgesini, genel bir imge haline getirme olanağı sağlayan bir yoldan ibarettir. (sayfa 52-53)

…Bu nedenle, izlemenin bencilliğini, ahlaki açıdan endişe verici olarak nitelendirmek zorundadır: Geçmiş felaketleri anımsayarak, içinde bulunduğumuz durumu sevmeyi öğreniyoruz; yabancıların başlarına gelenleri görmek de aynı etkiyi yapar. Bu nedenle Lucretius şöyle demiştir: Suave mari magno caet: — ve bu da asıl kötülüklerin tümünün kaynağıdır…

İzleyicinin gördüğü geçmiş, yaşama dayalı bir “bilgeliği” sevmeyi öğretebilirdi. Ancak, kayalar ve girdaplarla dolu bir deniz olarak karşısına çıkan yaşamdan kaynaklanan kaçınılmazlık da önünde durmaktadır. İzleyici, içine düştüğü güç durumdan kurtulma yolundaki tüm çabalarının, onu kaçınılmaz bir biçimde kayalara sürükleyeceğini bilmesine karşın, bunu bilmiyormuş gibi davranır. Böylelikle, her adımda kaçınılmaz biçimde o uğursuz gemi kazasına bir adım daha yaklaştığını ve ölüme doğru dümen kırdığını bilir. Bu, yanından sağ salim geçilen kayalıklardan çok daha kötüdür. (sayfa 62)

Geçmiş zamanın tarihi ile yaşadığımız günlerin bir parçası oluşmuş, yıkıcı ve yapıcı güçleriyle bugüne kadar etkisini sürdürmüştür. Ancak bunun sonucunda, incelenme alanı kaçınılmaz bir biçimde, belleğin alanından istemin alanına doğru yönelmiştir. Bu da, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olana yönelik, iyimser bir istem olarak nitelendirilmektedir. J. Burckhardt, gerçekliği, sanki dünyada kusursuz bir düzen varmışçasına, doğru düşünülmüş kurumlarla her şeyin gerçekleştirilebileceği inancından yola çıkarak ele almıştı. Ona göre, iç ve dış anlaşmazlıklar bu temel yasadan kaynaklanmaktaydı. Bu yoruma karşı duyulan kuşkuyu Burckhardt, gene denizle ilgili eğretilemeye geri dönerek açıklayacaktır: Nasıl’a ilişkin olarak sonradan gündeme getirilecek her düşünce, kendi içinde hoş görülebilecek bir meraka dayansa da, şu an bu denizin hangi dalgasının üzerinde sürüklendiğimiz sorusunu yöneltmek aldatıcı olmaz mı? (sayfa 69-70)

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s