Düşünce · Felsefe · Sosyoloji · Tarih

Kendini Bilmek/ M. Foucault, H. Gutman, P. H. Hutton

foucault.jpg

Türkçesi: Gül Çağalı Güven, Om Yayınevi, İstanbul, Nisan 1999, notlandıran: Mehmet Uysal.

     Geçmişi kavramamızın bize öğrettiği şey şudur: Yalnızca benimsememiz gereken süreklilikler yoktur, seçmekte özgür olduğumuz seçenekler de vardır. Kim olduğumuzun, tıpkı geçmişte neye saygı duyduğumuzla olduğu gibi, bugün neyi onayladığımızla çok ilgisi vardır.

Patrick H. Hutton

Nasıl ki gramer kuralları faille fiili ya da özneyle eylemi karşılıklı bir tabiyet ilişkisi içinde “kuruyorsa”, birey de toplum dediğimiz ilişkiler ağı içinde oluşturulan yasalara, kurallara, düzenlemelere, sınıflamalara tabi tutuluyor ve bu yasaların, kuralların, düzenlemelerin, sınıflamaların öznesi oluyor.

“Benlik” dediğimiz şey de, bu süreçler içinde ve bu süreçlerin kendilerine özgü araçomları, “teknoloji”leri vasıtasıyla kuruluyor, oluşuyor, şekilleniyor. Ve elbette ki, gerek oluşan benlik gerekse benliği oluşturan süreçler ve araçlar kendi tarihsel dönemlerinin damgasını taşıyor.

Dolayısıyla, bugün veri kabul ettiğimiz, evrensel olduğunu düşündüğümüz, ezeli ve ebedi gerçekler gibi telakki ettiğimiz gerçekler, belli tarihsel dönüşümler sonucunda ortaya çıkmış gerçekler.

Bugün “haddini bilmek” anlamını taşıyan “kendini bilmek”in, Eski Yunan’da bambaşka bir anlamı vardı: “Haddini bilme”nin aksine, sınırlılığı ifade ediyordu. Kişi, ölümlü olmasının, fani olmasının ve de “tabiat ana”nın kurallarına tabi olmasının haricinde, “haddi hududu” olmayan bir varlıktı, sayısız potansiyele sahipti. Kişinin “fani”nin yaşamını “güzel, iyi, doğru” kılınması, bu sınırsız potansiyeli keşfetmesine ve onu işlemesine bağlıydı.

Eski Yunan’da Delfi tapınağının üzerindeki “kendini bil” ibaresinin imlediği bilgi, bu keşfin ve zanaatin bilgisiydi. “Kendini bilmek”, bir tefekkürden ziyade, bir eylem ve bir “teknik”ti. İnsanın kendisini bilmesi, tanıması hayat boyu süren “sonsuz” bir yolculuktu, varılacak bir yer –benliğin “özü”—yoktu, önemli olan yolculuğun kendisiydi.(Sunuş,sayfaVII-VIII)

Ursula K. Le Guin ‘in dediği gibi, gerçek yolculuk geçmişe dönmekse, Michel Foucault’nun 1892 sonbaharında Vermont Üniversitesi’nde verdiği semineri merkez alarak hazırladığımız bu derleme, iyi bir başlangıç noktası olabilir.(Sunuş,sayfaIX)

Benim rolüm –aslında, bu bile fazla vurgulu bir sözcük—insanlara, kendi hissettiklerinden daha özgür olduklarını, insanların bir hakikat, bir kanıt olarak kabul ettiği tarihin belirli bir anında oluşturulmuş olan bazı temaların ve sözde kanıtların eleştirilebileceğini, göstermek. İnsanların kafalarındaki bir şeyi –yani, bir entelektüelin rolünü—değiştirmek.

Tüm tahlillerim, “insan varoluşunun evrensel zorunlulukları” olduğu fikrine karşıdır. Bunlar kurumların keyfiliğini gösterdiği gibi, hala hangi özgürlük alanlarını kullanabildiğimizi ve hala hangi değişimlerin mümkün olduğunu da gösterir.(Michel Foucault-Rux Martin söyleşisi,sayfa3-4)

Yirmi beş yılı aşkın süredir hedefim, insanların kendilerine ilişkin bilgilerini geliştirdikleri farklı yöntemlerin –ekonomi, biyoloji, psikiyatri, tıp ve ceza bilimi—bir tarihini resmetmek oldu.

Buradaki temel nokta, söz konusu bilgiyi görünürdeki haliyle kabul etmeyip, bu sözde bilimleri, insanların kendilerini anlamakta kullandıkları spesifik tekniklere bağlı son derece spesifik “gerçek oyunlar” olarak tahlil etmektir.

Bir bağlam olarak, bu “teknolojiler”in her birinin pratik aklın içinde şekillendiği dört ana tipi bulunduğunu kavramamız gerekiyor:

  • Nesneleri üretmemize, dönüştürmemize veya kullanmamıza imkan veren üretim teknolojileri.
  • İşaretleri değerleri, simgeleri ya da anlamı kullanmamıza imkan veren işaret teknolojileri.
  • Bireylerin hareket tarzını belirleyen ve onları belirli sonlara ya da egemenliğe boyun eğdiren, özneyi nesneleştiren iktidar teknolojileri.
  • Bireylerin kendi bedenleri ve ruhları, düşünceleri hareket tarzları ve varoluş biçimleri. üzerinde, kendi imkanları ya da başkalarının yardımıyla bir dizi operasyon yapmalarını ve böylece belirli bir mutluluk, arınmışlık, bilgelik, kusursuzluk ya da ölümsüzlük haline ulaşmak üzere kendilerini dönüştürmelerini sağlayan benlik teknolojileri.

Bu dört tip teknoloji, nadiren ayrı ayrı işlev görürlerse de, her biri bir egemenlik tipiyle bütünleşmiştir. Her biri, yalnız belirli beceriler edinme gibi apaçık anlamda değil, ama aynı zamanda belirli tutumlar edinme anlamında da, bireylerin bir eğitilme ve değiştirilme tarzını ima eder. Ben bu teknolojilerin hem spesifik doğasını hem de değişmez etkileşimlerini göstermek istedim.

İlk iki teknoloji, genellikle bilim ve linguistik araştırmalarında kullanılır. Benim en çok ilgimi çekenler ise diğer teknolojiler, yani benlik ve tahakküm teknolojileri. Gerek tahakküm, gerekse benlik açısından bilginin organize edilmesinin tarihini oluşturmaya çalışıyorum.

Söz gelimi, delilik üzerine yaptığım araştırma, resmi bilimlerin ölçütlerine dayanmıyordu. Amacım, bu tuhaf söylem vasıtasıyla akıl hastaneleri içinde ve dışında bireylerin ne şekilde sevk ve idare edilebileceğini göstermekti. Tahakküm teknolojileri ile benlik teknolojileri arasındaki bu irtibatı, yönetsellik olarak adlandırıyorum.(sayfa26-27)

Alkibiades I” de, ruh, kendisiyle bir ayna ilişkisi içindedir; bu ilişki hafıza kavramıyla bağıntılıdır ve diyalog ruhtaki gerçeği keşfetme yöntemi olarak kabul görür. Ama Platon döneminden Helenistik çağa değin, benliğe yönelik özen ile benlik bilinci değişmiştir. Burada iki perspektife işaret edebiliriz.

İmparatorluk dönemindeki Stoacı felsefi hareketler içinde, gerçek ve hafızanın farklı bir algılaması, benliği incelemenin başka bir yöntemi vardır. İlk olarak, diyaloğun ortadan kaybolduğunu ve yeni bir pedagojik ilişkinin—usta/öğretmenin anlattığı ve sorular sormadığı, öğrencinin de yanıt vermeyip sessizce dinlediği yeni bir pedagojik oyunun—gitgide önemini arttırdığını görüyoruz.

Bu suskunluk kültürü gittikçe daha çok önem kazanmaktadır. Pythagorasçı kültürde, pedagojik kural uyarınca öğrencinin beş yıl boyunca sessizliğin koruması gerekiyordu. Ders sırasında soru sormuyor ve konuşmuyorlar, dinleme sanatını geliştiriyorlardı. Bu, gerçeğe ulaşmanın olumlu şartıdır. Bu gelenek, Platon’da olduğu gibi, diyaloğun geliştirilmesinden ziyade, sessizlik kültürü ve dinleme sanatının başlangıcını gördüğümüz imparatorluk dönemi boyunca sürdürüldü.(sayfa48-49)

Platon’da, benliğe yönelik düşünce ve özen temaları, diyalog boyunca diyalektik bir bağlantı içindedir. İmparatorluk döneminde ise, bir yandan gerçeği dinleme zorunluluğu, öte yandan içteki gerçeği aramak için benliğe bakma ve dinleme temalarını görürüz. Bir çağdan ötekine ortaya çıkan fark, diyalektik yapının ortadan kalkmasının en açık işaretlerinden biridir.(sayfa50)

Sonuç olarak, ilk yüzyılların Hıristiyanlığında, kendini ifşa etmenin, kendisiyle ilgili gerçeği göstermenin iki temel biçimi vardı. İlki, “exomologesis” ya da kefaret ödemek isteyenin, bir günahkar olarak statüsünü açıkça gösterecek şekilde, kendini bir günahkar olarak dramatik bir ifadesidir.

İkincisine, dinsel literatürde “exagoreusis” adı verilir. Bu, bir başkasıyla olan itaat ilişkisinde, düşüncelerin analitik ve sürekli bir biçimde sözelleştirilmesidir. Bu ilişki, kişinin kendi iradesinden ve kendinden vazgeçmesini model alır.

“Exomologesis” ile “exagoreusis” arasında büyük bir fark vardır; gene de, önemli bir ortak ögeyi paylaştıklarının da altını çizmek gerekiyor: Vazgeçmeksizin ifşa edemezsiniz.

“Exomologesis” model olarak şehitliği almıştı. “Exomologesis”te, günahkar, çileci arınmalarla kendisini “öldürmek zorundaydı. İster şahadet ister bir ustaya itaat yoluyla olsun, benliğin ifşası, kişinin özbenliğinden vazgeçmesi anlamına gelir. Öte yandan “exagoresis”te, sürekli olarak düşüncelerinizi sözelleştirmek ve sürekli ustanıza ifade etmekle, kendi iradenizden ve benliğinizden vazgeçtiğinizi göstermiş olurunuz.

Bu uygulama, Hıristiyanlığın başlangıcından 17. Yüzyıla dek sürer. 13.yüzyılda kefaret uygulamasının başlaması, bu uygulamanın yükselişinin önemli bir adımını oluşturur.

Bu vazgeçiş teması çok önemlidir. Hıristiyanlık tarihi boyunca, gerek dramatik, gerekse sözel, benliğin ifşası ile benlikten vazgeçiş arasında bir bağıntı vardır. Bu iki tekniğe baktığımda, benim varsayımım, ikincisinin, yani, dillendirmenin daha çok önem kazandığı yönündedir.

18.yüzyıldan günümüze değin, beşeri diye adlandırılan bilimler tarafından, benlikten vazgeçmek için değil, olumlu anlamda yeni bir benlik oluşumunda kullanılmak üzere, sözelleştirme teknikleri, farklı bir bağlamda yeniden yürürlüğe konmuş durumda. Bu benlikleri benlikten vazgeçmeksizin kullanmak, belirleyici bir değişim oluşturuyor.(İtaat ve tefekkür,sayfa74-75)

Gerçeğin insani algının biçimine bağlı olduğunu söyleyen bir filozof olan Kant’ın, Rousseau’da neye kapıldığı açıkça anlaşılıyor. Rousseau atomistik, özerk benliği ortaya çıkarır ve över: Belki de kendi tekilliği üzerinde ısrar eden ilk insanoğludur. “Zihnim” der “kendi zamanı içinde ilerlemeye ihtiyaç duyar, bir başkasının zamanına boyun eğmez.” “Çünkü biliyorum ki, kendi deneyimim başkasına uygulanamaz.”

Kant’ın Rousseau’nun “Emile”e kapılmasının sebebi, Rousseau’nun kendi hayatını sunuşunu şekillendiren şeyin tam manasıyla yeni bir benlik anlayışı olmasıdır. Bu benlik anlayışı duygusal yaşamı, benliğin temeli olarak görür.

Özyaşam öyküsünün başlarında, “düşünmeden önce hissederim,” diyen Rousseau, bu kısacık ibarede, sahip olduğu benzersiz duyarlığa damgasını vuran duygunun önceliğinin olduğu kadar, benliğin şimdiki haline, zaman içinde, kronolojik olarak geldiğinin altını çizer.(Bir Benlik Teknolojisi-Rousseau’nun İtirafları-Huck Gutman sayfa79-80)

Bir kadın ya da erkeğin özne olabilmesi için, onun ilk olarak dünyanın ya da toplumsal bedenin bütüncüllüğünden (totalitesinden) bölünmesi gerekir. “Ben”in doğması için, “ben” ile “ben-olmayan” arasında bir ayrımın yapılması gerekir. Benliğin sınırları, benliğin ötesindeki, benlik olmayan her şeyden onu ayıran çizgilerdir. Benliğin oluşumunda ilk ve en temel adım, bölünmedir.

Rousseau’da keşfettiğimiz, her şeyden çok, bu bölünmedir. Bölünme, Rousseau’nun, kendi varoluşunun izlediği güzergahın açıklaması olarak verdiği sayısız çözümlemedeki asli adımdır. Rousseau kafa ile yüreği, mantık ile duyguyu, doğa ile toplumu, benlik ile toplumu, ülke ile kenti ve benlik ile doğayı birbirinden ayırır, ardından bunlar arasındaki karşıtlığı görür.

Sunduğu şekliyle duyarlılığın iki unsurunu doğuran işte bu bölme edimidir. Rousseau’nun çağında, beyin bedenin geri kalan bölümünden zaten ayrılmış durumdaydı: Ne de olsa “Akıl Çağı”ydı bu. Rousseau’nun, kendisinin öncüsü olan duygusallık kültünü izleyerek yaptığı, duyguların taleplerini öne çıkarmak yoluyla, akla gereğinden fazla değer verilmesine yönelik bir isyandı.

Bu bölünme stratejisi, Rousseau’nun gücünün temelidir. Kendisini dünyadan ayırma yoluyla bir benlik yaratır, kendisini bir bilgi ve inceleme konusu olarak oluşturur. “İtiraflar”da, sahip olduğu özgül deneyimleri keşfeder ve bu deneyimlerde kendi özgül, bilincin gelişiminin ve sınırlarının izini sürer.(sayfa87-88)

Dolayısıyla Rousseau’nun “İtiraflar”da sezdiği, “Yalnız Gezerin Hayalleri”nde keşfettiği şey şudur: Yaratılmış benlik, benliğin dünyadan koparılması, sonunda insani mutluluğu gerçekleştirme yeteneğinden yoksun bir stratejik adımdır. İşte derin ironi buradadır: Modern benliğin büyük mimarı, tam bitirdiği anda inşa ettiği binanın içinde oturulamaz olduğunu keşfeder. Benliğin dış dünyaya karşı sığınağı olarak çekildiği düşlem, benliği ifşa ederek ve kararlaştırılmayan bir tarzda şeylerin “totalite”sinde eriyerek son bulmaktadır.(sayfa98)

Rousseau’nun ruhu ne de olsa Fransız Devrimi ruhudur. “Her şeyin siyasetten kaynaklandığını görmüştüm” diyen oydu. Bilgi/iktidara ilişkisini öne süren, “bilgelerimizin doktrinlerinde budalalık ve hatadan başka bir şey göremedim, toplumsal düzenimiz baskı ve sefaletten ibaretti,” diyen de oydu. Ve son olarak, toplumu, her biri kendi bireyliğine sahip olan bütün kadın ve erkeklerin özgürlüğüne ve eşitliğine olanak tanıyacak biçimde dönüştürmeye yönelik devrimci arzunun temeline dönüşecek olan, Rousseau’nun yaratmaya yardım ettiği benliğin ta kendisiydi.

Dolayısıyla, modern benliğin, özne olarak benliğin doğuşu, insanlığa boyun eğdirmekte seçkin bir yer alır ve bu boyun eğdirme karşısında, kadınların ve erkeklerin kendi insanlıklarını yeniden talep etme arayışını oluşturan modern mücadelelerin doğuşunda çok önemli bir yer tutar.(sayfa101)

Hepimizinkarşı karşıya kaldığı “acı veren tercihler” ve “bir sonuca varmayan çatışmalar”, genellikle bilinçdışı zihinde bastırılır. Bunlar ego tarafından unutturulur: bilinçdışı zihni rahatsız eden gizli, ama gene de aktif sorunlar olarak varlıklarını sürdürürler.

Psike, şimdiki zamanda, şu anda, yalnız geçmişinin çözülmemiş sorunlarıyla değil, bilinçli olarak kuşkulandığı başka şeylerle de kayıtlıdır. Dolayısıyla psike daima bir ölçüde sakatlanmış durumdadır, çünkü bilinçli kavrayışın önünde bilinçdışı sorunlardan oluşan engeller vardır.

Ego’nun bugünkü sorunlarla etkili bir biçimde baş edebilmesi ancak geçmişteki bu gizli, çözülmemiş sorunların üstesinden gelmesiyle mümkündür. Bugün daha özgür bir eylem alanına yönelik arayış, ego’yu geçmişi üzerindeki gücünü yeniden kazanma arayışına zorlar. Bu arayış, bilinçli zihnin, psike’nin yaşam öyküsündeki biçimlendirici deneyimleri hatırlama kapasitesinin bir işlevidir. Bu nedenle, kendini-bilmek ve tanımak, bilinçdışı zihnin hafızasından, acı veren deneyimlerin ya da çözülmemiş çatışmaların yitip gitmiş anılarını geri getirmek demektir.

Psikanaliz, Freud’un, bilinçdışı zihni, gizli tarihini ortaya koymaya, bilinçli zihin eylemlerini bilinçdışı olarak harekete geçiren ya da felç eden doyurulmamış arzuları ya da çözülmeyen çatışmaları bilinçli zihne “açmaya zorlamak için geliştirdiği bir yöntemdi.(Foucault, Freud ve Benlik teknolojileri-Patrick H. Hutton sayfa 106-107)

Foucault’a göre, genellikle “Aydınlanma”olarak adlandırılan “Klasik Çağ’ın ayırt edici özelliği, entelektüel özgürleşmeye olan inançtan ziyade, insan davranışını disipline etme kararlılığıdır. Tımarhane, egemenlik tekniklerinin empoze edildiği daha büyük bir kurumsal aygıtın parçasıydı. Tımarhanelerle, önce beden, ardından zihin kamusal teftişe tabi tutuluyordu. Normal davranışın tiplerinin ve sınırlarının çok ayrıntılı sınıflamasıyla birlikte, zihnin kamusal bir tanımlaması şekilleniyordu.

Bu nedenle, Foucault’nun erken yazarlık dönemi, sözcüğün Fransızca anlamıyla, “denetleme işlevi”ne (policing function) yönelik bir araştırmayı temsil eder: İnsan ilişkilerinin kamusal ve kısmen-kamusal aracılara tarafından disipline edilmesi.

Foucault’nun denetleme sürecine ilişkin tezi, onun bir soyutlama olarak psike’yi kavrayışının anahtarıdır. Foucault’a göre psike, modern toplumun daha disiplinli bir benlik kavramına duyduğu ihtiyacı karşılamak üzere kamusal otorite tarafından zihinlerde oluşturulan bir soyutlamadır. Foucault, zihnin modern çerçevesinin “denetleme süreci” aracılığıyla şekillendiğini ileri sürer.

Delilik üzerine kitabında Foucault, Ortaçağ’da yalnızca “egzantirik olarak kabul edilen bir davranışın, 16. Yüzyıla gelindiğinde “utanç verici “olarak addedildiğini ve sonunda, 18.yüzyılda “müsamaha edilemez” diye nitelendirildiğini göstermeyi amaçladı.(sayfa109-110)

Foucault, benliğin, teorilerimizle betimlenecek bir nesnel gerçeklik olmadığını, aksine teorilerimiz tarafından fiilen oluşturulan öznel bir kavram olduğunu öne sürer. Benlik, denetleme sürecinin zorunluluklarının yarattığı mevcut bir söylem içinde sürekli olarak yeniden tasarlanan soyut bir yapıdır.

Foucault’a göre, bu söylemin şeceresinin, soy kütüğünün izini sürdüğümüzde, şunu keşfederiz: Benliğin, onun doğasına dair teorilerden öte bir şey olmadığını. Benlik teorileri, zihnin üzerindeki iktidarın tanımlanması ve genişletilmesi için kullanılan bir tür “geçer akçe”, tedavüldeki genel kanı gibidir.

Bu nedenle, Foucault, Freud’un bilgi ve iktidar arasındaki hakkındaki önermesini ters yüz eder. Freud, bilginin nasıl kendimiz üzerinde iktidar kurmamızı sağladığını açıklamaya çalışmıştı. Foucault ise, iktidarın bizim benlik bilgimizi nasıl şekillendirdiğini göstermeye çalışır.(sayfa123)

Son olarak, iki düşünür arasındaki fark, onların benlik teknolojilerine ilişkin kavrayışlarında kendini gösterir. Burada, belleğin kültürel önemi sorununu ele alırlar. Freud’un başlıca kaygısı,  öz-bilgidir. Psikanaliz tekniklerinin, bizi bilinçdışı zihnin dibinden unutulmuş deneyimleri kazımak ve bunları bilinçli kavrayışın yüzeyine getirmek olanağı verdiğine inanır. Kişinin kendini tanıması, deneyimin kökenlerine dönmesidir.

Bilinçdışını, geçmiş deneyimlerimizin gizlenmiş anılarını bilinçli zihne geri getirmeye zorlamak, özgürleştiricidir, çünkü buradan bizi biz yapan unutulmuş etkileri keşfederiz. Hatırlanan anılar, bizim geçmişle olan süreklilik duygumuzu yeniden kurar ve böylece bize kendimiz hakkındaki gerçeği gösterir.

Freud’un benlik kuramı, bu yüzden kimliğin temeli olarak belleğin tarihsel öneminin altını çizer. Deneyimimizin yitik parçalarını hatırlamak üzere bağımızı yeniden kurarak, bizi bir kere daha bütün yapar.(sayfa127-128)

(…)Anlamları ve değerleri yeni baştan yaratma sorumluluğu, ebedi bir görev olmakla birlikte, tüm insani çabanın temelidir. Foucault’a göre, bu tür yaratıcılık aracılığıyla gücümüz açığa çıkar ve kaderimizi belirleyen de onu iyi kullanma kapasitemizdir.(sayfa129)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s