Düşünce · Felsefe · Hukuk · Siyaset · Tarih

Vahşeti Kavramak/ Jan Philipp Reemtsma

jean

Almancadan çeviren : Ender Ateşman, Ayrıntı Yayınları, Birinci Basım: Ocak 1998, notlandıran: Mehmet Uysal

     Türkiye’de şiddet konusunda karşılaştığımız sorunları anlayabilmek için, Reemtsma’nın uygarlık ve barbarlık ilişkisi üzerine söylediklerini iki ayrı düzeyde ele almak gerekir. Birincisi, modern devletlerin oluşum süreci içerisinde şiddet alanlarının daraltılması sorunudur. Bunun için şiddet konusunda herkesçe kabul edilen ortak bir konsensüsün oluşması gerekmektedir. Şiddetin özel ilişkiler alanından çıkarılması, ortak bir amaç-araç rasyonalitesinin kurulabilmesi ve devletin toplumca kabul edilen ortak ahlaki değer yargılarına dayanan tek meşru güç olarak örgütlenmesi, şiddetin kamusal alanla sınırlanabilmesi için gerekli koşullardır. İkinci düzey ise, şiddet alanının daraltılması ve özel niteliğinin ortadan kaldırılması, herkesçe uygulanabilir bir özel araç olmaktan çıkarılması için oluşturulan kurumların ve ahlaki değerlerin bizatihi kendilerinin yeni tarz şiddet biçimlerini ortaya çıkarması sorunudur. Türkiye’de sanki hala birinci düzeydeki sorunlarla uğraşıyor gibiyiz.

Şu anda ülkemizdeki ana sorun, farklı alt kolektif kimliklerce oluşturulmuş, şiddete ilişkin farklı ahlak sistemlerinin varlığıdır. Yani, henüz toplumun tümünce kabul edilmiş bir amaç-araç rasyonalitesinden söz etmek oldukça zordur. Bunun önemli bir nedeni de modern bir devletten beklenen işlevlerin ülkemizde devletçe yerine getirilemiyor oluşu ve devletin bizatihi kendisinin ortak normlar doğrultusunda hareket etmemesidir. Devlet de herhangi bir alt kimlik grubu gibi, kendine özgü moral değerlerle bir taraf olarak eylemlilik halindedir. Türkiye’de şu andaki ana sorun, devlet de dahil olmak üzere, herkesin kendince tanımladığı değerler sistemine bağlı olarak, şiddeti özel amaçlarla kullanıyor olmasıdır. Bir diğer deyişle, gerçek anlamda demokratik bir hukuk devletinin kurulmamış olması, sanki merkezi bir sorun gibi durmaktadır. Bu nedenle Reemtsma’nın tartıştığı, “uygarlık” tarafından şiddetin sınırlanması amacıyla oluşturulan kurumların ve ahlak sistemlerinin yeni tarz şiddetin üreticisi olması sorunu, bizim tartışma gündemimize henüz girmemiş gibi görünmektedir.

Büyük ölçüde İslami kültür dünyasınca belirlenmiş zihniyet yapımız, esas olarak hak ve adalet kavramınca tanımlanmış bir şiddet anlayışına sahiptir. Her alt grup hak ve adalet kavramını kendince yorumlamakta ve şiddeti buna bağlı bir kategori olarak değerlendirmekte ve kullanmaktadır. Tüm farklı bireyler ya da gruplar, kendi idealleriyle uyum içerisinde olduğuna inandığı şiddet tarzını olumlayan bir anlayışa sahiptir. Bu nedenle, aynı şiddet tarzı başkası tarafından yapıldığında kötü ve haksız, bizim tarafımızdan yapıldığında iyi ve haklı olabilmektedir. Tüm birey ya da gruplarda ortak olan özellik ise, şiddeti doğal olarak kabul etmesi uygulayabilmek için özel bir gerekçelendirme ihtiyacını hissetmemesidir. Şiddeti içselleştirmiş bir kültürün varlığıdır söz konusu olan. Günlük hayatımızın en sıradan boyutunda, ailede, okulda, cezaevlerinde; kadına, çocuğa, güçsüze, asta karşı yaygın bir tarzdır şiddet. Oysa, kültürel dokuya işlemiş şiddet üzerine açıkça konuşmak ve tartışmak başarılamazsa, toplumsal-siyasal düzeydeki şiddetin sınırlandırılmasından söz etmek mümkün olamaz.

(…) Eğer şiddet konusunda hepimizin üzerinde anlaştığı ortak bir konsensüse ulaşmak, dilimizden düşmeyen insan haklarını ülkemizde egemen kılmak istiyorsak, “hak haktır ve ihlal eden cezalandırılır” ilkesini mutlak kategori düzeyine çıkarmak gerekmektedir. Sivas’ta insan yakan, faili meçhul cinayetler işleyen ve kendi safından hain temizleyen bir ve aynı görülebilir ve cezalandırılabilirse ancak o zaman insan haklarının varlığından söz edilebilir. (Sunuş, Taner Akçam-Ender Ateşman/Aralık 1997, Sayfa 12-14)

     Yüzyılın damgası-köklü bir yanılgı mı?

(…) Kendimiz ve dünya hakkındaki imajımız üzerindeki etkisini bir yana bırakırsak, bu felaketlerin üçü de –Auschwitz, Gulag ve Hiroşima—doğrudan doğruya bir dünya politikasıdır ve karar verenlerin sayısının az ya da çok oluşundan bağımsız olarak, geniş kapsamlı kolektif bir katılımı gerektirmektedirler. Burada, tarihsel bir felakete kapılan ve bu felaket tarafından –doğal ya da meteorolojik benzetmelerle—sürüklenen ya da çekilen insanları kastetmiyoruz. Her üç olayda da işbölümü ve işbirliği yaparak ya da birbirleri hakkında hiçbir şey bilmeksizin birlikte çalışan geniş bir aktörler kümesine ihtiyaç vardır. Her üç olayda da toplumun önemli bütün sektörleri, baştan beri planlı olarak ya da sürecin ilerleyen aşamalarında, binlerce, hatta milyonlarca insanın katledilmesi amacına uygun olarak organize edilmişlerdir.

İstendiği kadar, failleri kapitalist toplum olduğundan, Auschwitz ve Hiroşima’yı birlikte ele alacak geleneksel anti-kapitalist bakış açısına sahip olunsun, Auschwitz ve Gulag geleneksel totalitarizm kuramları açısından akraba fenomenler olarak görülmelidir; çünkü her ikisi de totaliter sistemlerin ürHoünüdür.(sayfa 27-28)

Hobbes sorunun yeniden ortaya çıkışı- Uygarlığın diyalektiği

     Şiddetin bir türü uygarlık öncesine aittir. Herkesin herkese karşı (potansiyel) savaşıdır bu. Örneklerini sürekli görüyoruz, televizyon bize eski Yugoslavya’dan, Ruanda’dan ve başka yerlerden görüntüler sunmakta. Diğer türü ise, şiddeti tekelleştiren kurumların çöküşüyle ortaya çıkan şiddet değil, bu kurumlarla ortaya çıkan şiddettir. Auschwitz; Gulag; askeri diktatörlüklerdeki işkence. Genel olarak: Şiddetin bir biçimi, dizginsizlerin, yağmacıların, tecavüzcülerin şiddeti; kışkırtmanın, yüceltmenin (şiddetin ya da alkolün etkisiyle) kendinden geçmenin şiddetidir. Diğer biçimi ise, disiplin altındakilerin, ast-üst ilişkisindekilerin, planlanmış uygulamaların, protokollerin şiddetidir. Şiddetin bu iki türü arasında belirsizlikler, çakışmalar ve karışımlar bulunduğunu hemen belirtelim. Ama yine de bunlar, ayrım yapmamamız için geçerli nedenler olamaz.(sayfa 37)

“İnsan böyle bir şeyi nasıl yapar?” olur ilk tepkimiz. Buna verilebilecek bir tek—üstelik ilahiyat savıyla örtüşen—yanıt vardır: özgür olduklarından. Deneyimlerimiz, gerek insanı şiddete sürükleyen sadece koşullardır şeklindeki tezin, gerekse insanların türdeşlerine karşı bir kurt olmasını engelleyen sadece koşullardır şeklindeki tezin doğru olmadığını göstermiştir. İnsan, vahşeti ve yıkıcılığı da kendi yetenekleri arasında görür, aynen müziği de yetenekleri arasında gördüğü gibi… Yapabilir, zorunda değildir; yapmak zorunda değildir, yapabilir.(sayfa 40)

Terörist bir rejim, tabii ki bütün toplumsal gruplara karşı eşit derecede terörist değildir; ama terörün yöneldiği gruplar arasındaki sınırların bir miktar olsun belirsiz bırakılması tercih edilmektedir. Sonuçta hiç kimse, en kötü durumda kendisini neyin beklediğinden emin olmamalıdır.(sayfa 41)

Her şeyden önce, karizmatik egemenliklerin otoriter paradoksu düşüncesi, tarihçilerin, Hitler’in güçlü bir diktatör mü yoksa zayıf bir diktatör mü olduğu sorusuna yanıt vermektedir. Her ikisidir de; diğeri olduğu için ötekidir. “Karizmatik egemenlikler, yönetilenlerin somut bir kişiyi karizmatik olarak yeterli ve kendisini kanıtlamış olarak kabul etmelerine dayanır. Karizmanın tanımına göre, yetenekli olduğundan, meşru olan adaya bu güven gösterilmek zorundadır. Bu ilişki şöyle de açıklanabilir: Yönetilenler tarafından kabul edilmek, meşruiyetin önkoşulu ve temelidir. Bundan sonra kabul bir “seçim”olur ve karizmasının gücüyle meşrulaşan egemen, vekillik gücüyle yönetilenlerin yetkisini elinde toplar.” Bu etkileşim –karizmatik egemen, kişisel olarak egemenliğinin kabul gördüğü ölçüde güçlüdür, ama aynı ölçüde de kabule bağımlıdır –kanıtlanmayı gerektirir ve bu kanıt toplumsal kurumların yıkılmasında yatar.(sayfa 45)

Vahşeti kavramak

      Bu yüzyılın sonunda, yıkıcılığı göz önüne alındığında, vahşetin farkında olarak, suçların, hataların ve başarısızlıkların kaydını tutmaktan ve uluslararası antlaşmalara ek olarak birtakım umutsuz önerilerde bulunmaktan başka elimizden hiçbir şey gelmeksizin otursak da, bütün olup bitenleri tek bir “barbarlık yüzyılı” kavramı altında toplamak doğru değildir. Her suçun bir yeri, zamanı, faili ve kurbanı vardır ve hukuksal duyarlılıkla, “fail” ve “kurban” sözcüklerini her şeye uyarlanabilen bir retorik anahtar haline dönüştüren bir söyleme kapılmamak gerekir. Hukuk normlarına yaptığımız gönderme, boşuna olmaktan çok, sosyal bilimlere bir çağrıdır: Dünyayı dikkate alın! (sayfa 70)

Terörasyo-terör, rasyonalite ve imha politikası arasındaki ilişkiler üzerine

      Löwenthal’ın deyişiyle, “deneyimlerin yıkılması “süreci, terörün özgün mantığının bir sonucu olarak da kavranabilir. Löwenthal, bir araç olarak kitlesel tutuklamalara değinir: “Totaliter terör için tipik kitlesel tutuklamalar, değişik ırk, inanç ve düşünceden insanların çeşitli nedenlerle toplama kamplarına atılması, iktidar mekanizması karşısında bireysel farkların ve taleplerin yok edilmesine de yarar. Cezaevlerindeki tutuklular ile halkın geri kalanı arasında genelde var olan niteliksel fark, toplama kamplarındaki terör kurbanları ile dışarıdaki insanlar arasında bulunmaz. Kitlesel tutuklamalardaki görünüşte irrasyonel seçim ölçütleri, terörcü hesaplara dayanmaktadır.” Böyle bir hesabın gerekçesi açıktır: Terörcü bir stratejinin başarı şansı, “nesneleri”nin karşı stratejiler geliştirme şanslarının azaldığı ölçüde yükselir. O halde, terörcü eylemlerin uygulayıcıları açısından, sadece görünüşte değil, bazı tekil olaylarda gerçekten “irrasyonel” davranışlarda bulunulması son derece “rasyonel”dir. Amacı yalnızca dehşet (ki buna uyum sağlanabilir) saçmak değil; güvensizlik de yaymak olan terör, ancak “kendisine entegre edilen rastlantı üretici” ile etkili ve sistematik bir hale gelir, çünkü terörcü davranışların kurbanlarının, rasyonel gerekçelere dayalı bir seçimle değil, rastlantısal olarak seçilişine karşı geliştirilebilecek etkili bir strateji olamaz. Böylelikle kurbanlarının rasyonel bir davranışta bulunma olasılığı engellenir (ekstrem durumlarda tamamen yok edilir). Löwenthal, “ Yaşam” diye yazar, “beklenen, kaçınılan ya da yaşanan şoklardan oluşmuş bir zincire dönüşür ve bu bölük pörçük deneyimler kişiliğin parçalanmasına yol açar. Her şeyin ayrıntılı bir şekilde planlandığı terörcü bir toplumda, birey için plan, böyle bir planın bulunmamasıdır.”(Leo Löwenthal, Individuum und Terror.)(sayfa 85)

İnsan zulmünü psikanalitik olarak açıklama denemeleri

     Birinci Dünya Savaşı, kendisine uygar diyen Avrupa insanının hayallerinin yıkılmasıyla sonuçlandı. Avrupa, önceki yüzyıllarda sadece başkaları tarafından yapılan şeylerin kendisi tarafından da yapılabileceğini kabul etmek zorunda kaldı. Başka türlü ifade edersek: Giderek artan bir uygarlaşma süreci içinde bulunulduğuna ilişkin umut ve örneğin sömürgelerde görülen zulmün, Avrupa’da çoktan aşılmış bir döneme ait olduğu düşüncesi yıkıldı. Ama yıkılan hayaller, daima narsist hastalıkları da beraberinde taşırlar ve bu tür hastalıklara karşı oluşacak tepkiler konusunda çok dikkatli olunmalıdır. Bu tepki, bu hastalıklara neden olan dünyadan öç alma –onun ölümünü isteme—şeklinde de olabilir.(sayfa 119)

Alexander Mitscherlich, vahşet hareketlerinin emir üzerine uygulandığını, emir verilmediği durumlarda ise  –“aşırıya kaçan olarak da olsa—izin üzerine uygulandığını ileri sürmektedir. Yani, saldırganlığı bastırmak gibi yasaklayıcı kültürel normlar yerine, izin, hatta emir veren bir otorite geçer. Bireyin bu otoriteye boyun eğdiği yerde, somut olarak süper egonun oluşum süreci ters yönde tamamlanmış, yani süper ego ortadan kalkmış demektir. Bilindiği gibi süper egonun oluşumun Freud, dışsal bir otoritenin –ki bu genelde babanın kendisi ya da bir baba otoritesidir-, içselleştirilmesi olarak tanımlar. Yağma ve talan olaylarında, süper egonun merkezi emrine, saldırganlık yasağına uymama izni, bu mekanizmanın tamamen çökmesiyle sonuçlanmaktadır. Buna “barbarlığa dönüş “de denmektedir. Ama bu süreli bir çöküştür, çünkü salıverilen Soldateska (acımasız, vahşi askerler) ya da zincirlerinden bırakılan Mob (ayaklanmış halk kitlesi) bir süre sonra kendisini serbest bırakıldığı sınırlar içinde bulur ve bireyler de özdenetimlerine yeniden kavuşur. Uygarlığın, bu şekilde, bir süre için rafa kaldırılması, özdenetimini ancak büyük oranda toplumsal gerçek –korkuyla sağlayabilen zayıf süper egoya sahip bireylerle uygulanamaz.(sayfa 121-122)

‘İşkence’ kavramının siyasi anlamı üzerine

     …Ama bu sorun {işkence}, burjuva toplumunun özimajının dayandığı temeli ilgilendiren bir sorundur: meşru egemenlik, yani “sınırlar” içinde egemenlik. Ama işkence, –gerçekte ve sembolik olarak –sınırsız egemenliktir, ne insan bedeninin sınırını ne de “özgür düşünce” sınırını tanıyan bir egemenliktir. “Acılı sorgu”nun kaldırılması, burjuva toplumu için bu tür anlayışlardan uzaklaşıldığının bir göstergesidir, ancak işkence uygulamaları ya da –sembolik olarak da olsa—işkence tehdidi olmaksızın burjuva toplumu da varlığını sürdüremeyecekmiş gibi görünmektedir.(sayfa 151)

Irkçılık karşıtlığı tuzağı

     Düşünmenin sonuçlarından birisi de “tavır”daki değişikliklerin, ”önyargıların ortadan kaldırılması”nın ya da  buna benzer şeylerin ne kadar önemsiz olduğunun görülmesi olabilir. Ayrımcılık ve baskı uygulamaları, sürekli toplumsal uygulama, kendisi için en iyi gerekçedir ve tek karşı gerekçe bu uygulamaların ortadan kaldırılması olabilir. Süreklilik kırılmalıdır; çünkü bu süreklilik, “tavrın kendisini doğurmaktadır. Bu konuda önerilerde bulunmak doğru olmaz ya da böyle bir şey sorunu hafife almak olur. Aynı şekilde, ayrımcılığa muhatap olan kolektif için, kendisine yönelik “ırkçı” tavırları” “klasik” düşmanlığa dönüştürme gibi bazı spekülasyonlar da doğru değildir. Ex negative olarak ancak şu söylenebilir (ve bu da bulunmaz bir hintkumaşı değildir): “Zorlama” denemesi deneyene daima zarar vermiştir. Bilinçli olarak zorlama stratejisinin doğru olup olmadığı sorusuna da genelgeçerliliği olan bir yanıt verilemez.  Bunun için de tarihten (öğrenmek yerine) örnekler alınmalı ve açıklanmalıdır.

Tarihi aktif baskıların tarihi olan bir kolektife herhangi bir önerim yok. Okullarda öğretilmemektedir bu. Tabii ki okullar ve benzeri kurumlar genel toplumsal eğilimleri desteklerler, ama insanları bu eğilimler karşısında dirençli kılmazlar. Türk fıkraları ayrımcıdır biçimindeki öğretmen uyarıları gülünç olmayabilir, çünkü bu fıkralar zaten ayrımcılık yapmak için yayılmaktadır, gülünmek için değil. Bu tür fıkralara karşı kullanılabilecek tek yöntem, anlatılmasının riskli olduğu ortamlarda onları anlatmaktır. Bu tür ortamları yaratmak da “ırkçılıkla” savaşmak isteyenlerin –mutlaka asal, belki de tek—görevleridir. Bir arkadaşım lokanta da bir “çingenepirzolası” istemiş; yemek geldiğinde yandaki masada oturan kişi ona dönerek “Bir Çingeneden yapılabilecek en iyi şey” diye laf atınca, arkadaşım tabağını kaldırıp adamın kafasına patlatmış. İşte böyle. Ama buna cesaret edebilecek kaç kişi çıkar? Buna cesaret edilmezse, bir sonraki “Yabancı Düşmanlığına Hayır!” yürüyüşüne katılmaya hakkınız olabilir mi?

Belki de olabilir: en azından yürüyüşe katılmak ile düşünmek birbirlerinin yerini almamalıdır. “Irkçılık” kavramından tamamen vazgeçmenin daha doğru olup olmayacağı üzerinde de düşünülmelidir. Moda olduğu üzere, bir insanın bir başka insana yaptığı her şeyi “ırkçılık” olarak nitelemekten vazgeçerek, yalnızca ırkçılık diye nitelendirilebilecek baskılar için kullansak bile, “ırkçılık” kavramı, gerçek baskı tarihi bilincinin, “başka olmak sorunu”, “içimizdeki ve dışımızdaki yabancı” gibi daha yumuşak düşüncelere kaydırılmasına yaramaktadır. Sevgili okuyucular, “başkası”nı ya da “yabancı” yı, öldürülerek psikolojik bir sorun haline getirilmeden önceki adıyla anın. “Onu anlamak” (hatta “başkası olarak” anlamak) mutlaka gerekli değildir. Onu aşağılamamak, ona eziyet etmemek ya da öldürmemek yeter bile. Eğer anlaşılması gereken bir şey varsa, o da dünya ölçütlerini belirleyen Avrupa uygarlığının, en ince sinir uçlarına dek ne derece öldürücü olduğudur. Ve bu da bizi saf insan sevgisi, Avrupa kitlesel katliamlar geleneğince yazılan sinik bir senaryoda, acaba “ırkçılığın eleştirisi”ni bize bir ibiş olarak mı sunmaktadır sorusuna –en azından bir an için—götürebilir.(sayfa 167-168)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s