Düşünce · Felsefe

Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı/ Alphonso Lingis

LINGIS_ALPHONSO.JPG

İngilizceden çeviren: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, Birinci Basım: Şubat 1997, notlandıran: Mehmet Uysal

Cemaatin, ortak şeyleri –ortak bir dilleri, ortak bir kavramsal çerçeveleri– olan ve ortak bir şeyler—bir ulus, bir kent, bir kurum—inşa eden belli sayıda birey tarafından oluşturulduğu düşünülür genellikle. Bense her şeyi terk edenleri, ölmekte olanları düşünmeye başladım. Ölüm herkesi tek başına yakalar; herkes yalnız ölür, demiştir Heidegger. Ama yaşayanların ölmekte olanlara eşlik etmesi zorunluluğu hakkında düşünecek uzun saatlerim oldu hastanelerde. Yalnızca ellerinden geleni ardına koymayan doktorlar hemşireler için değil, ölen kişinin yanında son ana kadar kalmaya giden ve artık yapılacak hiçbir şey kalmadığında da onun yanında kalan, kalmak zorunda olduğunu yüreğiyle bilen kişi için de geçerli bu zorunluluk. Dünyanın en zor şeyidir bu, ama yapılması gereken şeyin bu olduğunu biliriz.

Sadece bireysel ahlakın kritik noktası mıdır bu? İnsanları ister hastanelerde olsun ister köprüaltlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendisini kökten yıktığını düşünmeye başladım ben kendi hesabıma.

Bizimle ortak hiçbir şeyi –ırk akrabalığı, ortak dili, dini, ortak ekonomik çıkarları—olmayan insanların ölümünün bizi ilgilendirdiği yolunda giderek artan ve bugün sayısız insanın daha net gördüğü bir kanaat oluşmuş değil midir? Ait olduğumuz kuşak hakkındaki nihai hükmün Kamboçyalıların, Somalililerin ve kendi şehirlerimizdeki toplum dışına atılmış insanların terk edilmişliğine bakılarak verilmekte olduğunu hissetmiyor muyuz belli belirsiz?(sayfa7-8)

I.ÖTEKİ CEMAAT

Rasyonel cemaatten önce, ötekiyle, davetsiz misafirle [intruder] karşılaşma vardır. Bu karşılaşma biri kendini ötekinin talep ve itirazlarına açtığında başlar. Rasyonel cemaatin, bu cemaatin her aklı başında kafanın birer temsilcisi olduğu ortak söyleminin ve herkesin çaba ve ihtiraslarını massedip gayrişahsileştiren girişimlerinin altında bir başka cemaat vardır;  kendine ait bir cemaat kimliği olan, kendi doğasını kendi üreten kişiden kendisini, onunla ortak hiçbir şeyi olmayan kişiye, yabancıya açmasını talep eden cemaattir bu.

Bu öteki cemaat rasyonel cemaat içinde massedilmiş değildir; tekrar tekrar ortaya çıkar, ikizi ya da gölgesi gibi taciz eder rasyonel cemaati.

Bu öteki cemaat işte değil, işe ve çalışmaya ara verildiğinde oluşur. Ortak bir şeye sahip olunduğunda ya da ortak bir şey üretildiğinde değil, kişi kendini onunla ortak hiçbir şeyi  olmayan kişiye –Azteğe, göçebeye, gerillaya, düşmana—açtığında gerçekleşir. Öteki cemaat, kişinin ötekinin yüzündeki buyruğu fark ettiğine oluşur. Sadece ötekinin dışlandığı ortak söyleme ve cemaate değil, kişide ötekiyle ortak olan ya da ortak olmasını sağlamaya çalıştığı her şeye de kafa tutan bir buyruktur bu.

Kişi ötekine—yabancıya, muhtaç olana, yargıca—salt görüşleri ve fikirleri sınansın diye, onlara açılmaz; kişi gözlerinin çıplaklığıyla, sesi ve sessizlikleriyle, boş elleriyle de açılır. Çünkü öteki, yani yabancı, kişiye yalnızca inançları ve yargılarıyla değil, yaralanabilirliği ve ölümlülüğü ile de döner. Kişiye yüzünü, putunu ve fetişini döner. Karbon bileşenlerinden, yine toza dönecek tozdan yapılmış yüzünü, topraktan ve havadan, kandan, ışıktan ve gölgeden yapılmış yüzünü döner. Yaralı, acıdan ve ölümlülükten kırışmış tenini döner. Cemaat, kişi kendini çıplak olana, muhtaç olana, toplumdan atılmış olana açtığında oluşur. Kişi cemaate kendini ve sahip olduğu güçleri onaylayarak değil, kendini harcanmışlığa, kurban edilmişliğe açtığı zaman girer. Cemaat, kişinin kendini ötekine, kendi dışındaki güçlere, ölüme ve ölenlere açtığı hareketle oluşur.(sayfa18-19)

Ortak bir şey üreten, hakikati tesis eden ve şimdi de teknolojik bir simulakr (benzeti) evreni kuran camaat, vahşileri, psikotikleri dışlar; onların sözlerini ve bedenlerini dışlar. Onları kendi mekanında dışlar: İşkence eder.

Rasyonel cemaatin yaptığı işlerin orta yerinde, hiçlik, ölüm ve kendi ölümlülükleri dışında ortak hiçbir şeyleri olmayanların camaati oluşur. Ama her birini tecrit eden ölüm ortak bir ölüm müdür? Ve ona hiçlik denilebilir mi?(sayfa20)

II.DAVETSİZ MİSAFİR

Dışımızda. Ötekilerle karşılaşırız. Hemcinslerimiz yanımızdan geçip giderler. Çevremizdeki duyu yüzeyleri arasında biçimlenirler. Bizle ötekiler olarak yüz yüze de gelirler. Onları bizim duyarlılığımızın karanlığı içinde fosfor gibi ışıldayan duyu izlenimleri olmaktan öte bir şey olarak tanınmamızı talep ederler. Ötekini tanımak, der Kant, ötekinde hüküm süren yasa buyruğunu tanımaktır. Ötekini tanımak ötekine saygı duymaktır.(sayfa29)

Ötekini tanımak, onun konumu ve hareketlerinin, düşüncesinin kendisi için kendi buyruğuna tabi olarak formüle ettiği bir temsilin hükmü altında olduğunu görmektir. Onun konumunun yerçekimi yasalarının ürünü, hareketlerinin de fiziksel baskıların sonucu olmadıklarını, kendi düşüncesinin kendi iradesi için formüle ettiği bir temsil tarafından üretildiklerini görmek demektir. Sıkılmış yumruğunun ya da geniş gülümsemesinin biyolojik dürtülerin ya da psikolojik zorlamaların değil, kendi düşüncesinin formüle ettiği buyruğun ve nelerin arzulanabilir olduğuna ilişkin temsillerin ürünü olduğunu  görmek demektir. Yaptığı formülasyonların ve sergilediği ifadelerin mesleki eğitimin ya da etnik kodlamaların örnekleri değil, neyin gerekli ve uygun olduğuna ilişkin kendi temsilinden kaynaklanan şeyler olduklarını görmek demektir.(sayfa31-32)

Ötekinin konumuna hükmettiğini hissettiğim buyruğun ağırlığı, kendi düşüncemin üzerindeki buyruğun ağırlığı kadar dolaysız bir biçimde çöker üstüme; ona zihnimin kendi üstüne çökmüş yasa buyruğuna duyduğu saygının aynısını duyarım. Ama o, düşüncenin her zaman itaat etmiş olduğu buyruğa meydan okuyan bir başka buyruktur.(sayfa33-34)

Öteki, düşüncemin kendi buyruğuna itaat ederek temsil ettiği doğa düzenine;  düşüncem tarafından bir araçlar-amaçlar şemasıyla temsil edilen pratik faaliyet alanına; düşüncemin kendi buyruğuna itaat ederek ekonomik, politik ve dilsel yasalarını, statü ve görgü kodlarını temsil ettiği toplumsal alana bir davetsiz misafir olarak, bir otorite olarak girer. Bir başka buyruğun yüzeyi olarak gelir. Onun gelişi benim çevreme, pratik şemama  ve toplumsal arenama meydan okur. Onun ıstırabının etkisiyle oluşan duyarlılığın neden olduğu bir kavrayış gerektirir gelişi.(sayfa37)

III. YÜZLER, PUTLAR, FETİŞLER

Ötekinin yüzü bir organizmanın yüzeyidir, üzerinde yapılacak anatomik bir incelemenin o organizmanın derinliklerindeki adale kasılmalarını, sinir spazmlarını ve kan dolaşımını takip  edebilecek bir yüzey. Ötekinin yüzü ifade edici bir yüzeydir, üzerinde nesneleri ve hedefleri işaret eden göstergelerin okunabileceği bir yüzey. Ötekinin yüzü belirtici [indicative] bir yüzeydir, üzerine ötekinin ruh durumunun, merakının, şüphesinin, şüpheciliğinin, sıkıntısının belirteçleri [indices] yayılmış olan bir yüzey. Ötekinin yüzü, üzerinde bana emir veren talimatlar ve direktifler olduğunu hissettiğim bir yüzeydir; öteki benimle yüzleştiğinde bir buyruk çıkar yüzeye. Ötekinin yüzü atıl bir ifade potansiyeli olan hatlardan oluşan bir manzaradır: Kalın, sarkık kaşlar; kartal ya da çocuksu burun; kalın, kösnül dudaklar; öteki kara gözlerini bir noktaya odaklayarak ya da yaşlarla ıslanmış kirpiklerini kırparak bu manzarayı belli bir etki yaratmak için kullanmayı öğrenmiştir.

Ötekinin yüzü katlanıp bir put ve fetiş haline de gelir. Dünyanın karşısında yüzünü kaldırmak ötekiler ve şeyler arasında ışığını ve sıcaklığını onlara saçan bir put gibi dolaşmaktır; yüzünü ötekilerin karşısına ve üstüne yerleştirmek bir fetiş olarak cisimleşmektir.

Başına buyruk ve yalnız put kendi ışığıyla parıldar ve etrafına garip bir ışık ve sıcaklık  yayar. İşaret etmez, mesaj vermez;  güç verir, istenmeden ve karşılığında hiçbir şey istemeden verir.

İfade etmenin ve değerlendirmenin yeri olan yüz aynı zamanda kendine paha biçmenin, yani putlaştırmanın da yeridir. Ve kendini fetişleştirir de—putlaştırmanın karikatürüdür bu.(sayfa47-48)

Ötekilerin değerlerini yüzlerinde buluruz. Duyumsallıklarının putlaştırdığı ya da fetişleştirdiği şeyi, yüzlerindeki ifadenin anlamında değil endamlarında görürüz; biçimini dünyanın basıncından değil içlerindeki coşkulu ya da kinci iç güçten alan endamlarından.

Uygarlığın ortak kodlarıyla kodlanmış biri çıkıp bizimle yüzleştiğinde, yüzü “İşte buradayım!” der. Bizimle toplumsal kategorileri örnekleyen bir diğer tikellik olarak yüzleşmez. Bizimle yüzleşen, bu yüzeye verilebilecek anlamın kapsayamayacağı bir şeydir; formları ve formların kodlanmış anlamını aşan bir fazlalık. Yüzleşme, ötekilerden alınıp onlara verilen mesajların mübadelesini kesintiye uğratan bir coşku edimidir.(sayfa63-64)

IV.DÜNYANIN MIRILTISI

…Söylem şiddeti kesintiye uğratır, sözler silahların şakırtısını susturur. İletişim bütün kavgaların ötesinde ortak olan bir şey bulur ve kurar.

Fakat klasik düşüncede iletişimin kendisi bir tartışma [agon], konuşmacılar arasında bir kavga olarak anlaşılmıştır. İletişim söylem içinde, yani konuşmacıların birbirine karşı çıktığı bir talep-yanıt, önerme-karşı önerme diyalektiği içinde cereyan eder.

Kişi iletişimi şiddetin sürdürülmesi olarak görür, ama başka araçlarla sürdürülmesi. Kişi herkesin kendi söylediği şeyin haklılığını kanıtlamak için konuştuğunu gördüğü zaman, iletişimin onaylama ve karşı çıkma yoluyla ilerleyen diyalektik ritmi içinde herkesin kendini ötekinden başkalaştırdığı bir ara görür. Kendi haklılığını kanıtlamak için konuşmak ötekini susturmak için konuşmaktır. Ama Sokrates kişinin kendi haklılığını kanıtlaması imkanını daha baştan devre dışı bırakmıştır. İletişim ötekini, yani muhatabını değil, dışarıdaki yabancıları (barbarı, kişileşmiş gürültüyü) susturma çabasıdır.

Michel Serres, her türlü iletişimde gerçekten de ötekini susturmak ve ona direnmek için güç uygulandığını iler sürer, ama bu gücün uygulandığı yer, içinde muhatapların konumlanıp birbirlerinden farklılaştıkları talep-yanıt, önerme-karşı önerme diyalektiği değildir. Birinin söylediği ötekinin söylediğine karşı düşebilir—onu sorgulayabilir ya da onunla çelişebilir–, ama konuşmacılar birbirlerine karşılık olarak karşıt önermeler formüle ederken kendilerini bir karşılıklı dışlama konumuna yerleştirmezler. Zira konuşmacı ile dinleyici belli bir ritimle diyalog içinde rol değişimi yaparlar; kaynak alımlayıcı olur, alımlayıcı da kaynak; öteki aynı olanın bir varyantından ibaret olur. Tartışma çekişme değildir; karşılaşmayı nöbetleşmeye [interchange] dönüştürür.

Ancak iki birey şiddeti bir yana bırakıp birbirleriyle iletişim kurmaya koyulduklarında dışarıdaki yabancılarla bir iletişimsizlik ve şiddet ilişkisi içine girerler. […] Bireyler arasındaki her konuşma yıkıcıdır; yerleşik bir düzeni, yerleşik bir değerler kümesini ya da bazı köklü çıkarları yıkar. Bütün konuşmalarımıza kulak misafiri olan bir düşman, bir büyük birader vardır her zaman; kapalı kapılar ardında bile alçak sesle konuşmamızın nedeni budur. Kendi aramızda birbirimize söylediğimiz hiçbir şeyi, canlı yayın yapan televizyon kameraları üstümüze doğrultulmuş olsaydı söylemezdik.(sayfa68-69-70)

Ötekiyle iletişim kurmak için kişi öncelikle kendi deneyiminin ardışık anlarıyla iletişim kurmasını sağlayan terimlere sahip olmak zorundadır. Kişi şu anda telaffuz ettiğinde bir an önce telaffuz ettiğiyle aynı olduğunu kabul ettiği bir terime zaten sahip olması demek, ses örüntüsünü maddesizleştirmiş olması, bir seslenişi [vocalization] bir gösteren, bir sözcük halinde maddesizleştirmiş olması demektir. Kişi bir başkasına sözcüklerle bir şey ilettiğinde, iletişimin başarılı olduğunu nereden bilir? Çünkü ötekinin bu deneyimi hakkında konuşurken, ona yanıt verir ve başka deneyimlerle ilişkilendirirken kendisinin de kullanabileceği terimlerle konuştuğunu duyar. Kişi bir başkasının sözcüklerini kendisinin de kullandığı ya da kullanabileceği sözcükler olarak tanıyabilmek için bu sözcükleri ampirik tikelliklerinden (tınılarından, ritimlerinden, yoğunluklarından ve hacimlerinden—yankılarından) arındırır. Sözcüğü artyöresindeki gürültüden ve söylenişindeki iç gürültüden kopartır. Gürültünün azami oranda ortadan kaldırılması, kendileri de azami oranda birbirlerinin yerine geçebilen konuşmacılar arasında başarılı bir iletişim kurulmasını sağlayacaktır.(sayfa73-74)

Dünyanın gürültüsünü soyutlamak rasyonalist olmak demektir. Daha ilk iletişim kurma çabasında düşüncenin peşine takılacağı maddesizleştirme süreci başlar. Bir formu ampirik gerçekleşimlerinden bağımsız kılma çabası, evrensel olanın, matematiksel olanın terkip edilmesiyle sonuçlanır.(sayfa75-76)

Bir başkasıyla konuşmaya girmek, kendi silahlarını ve savunma düzeneklerini bir yere bırakmak; kendi mevzilerinin kapılarını sonuna kadar açmak; kendini ötekine, yabancı olana açmak ve kendini sürprizlere, karşı çıkışlara ve ithamlara açık tutmaktır. Kişinin ortak olarak bulduklarını ya da ürettiklerini riske atmasıdır. Konuşmaya girmek, kendini yabancılara, Balinezyalılara ve Azteklere, kurbanlara ve dışlanmışlara, Filistinlilere ve Quechualara ve Crow Kızılderililere, düşçülere, mistiklere, delilere, işkence görmüşlere ve kuşlara ve kurbağalara açabilmek için gürültüye, müdahaleye, yerleşik çıkarlara ve bize her zaman kulak kabartan büyük biraderlerle küçük Hitlerlere karşı mücadele etmektir. Kişinin konuşmaya öteki için bir öteki olabilmek için girer.(sayfa81)

  1. YÜZLEŞEN İLKSEL

Ötekini kendim gibi duyarlıklı bir fail olarak görmek onun duruş ve hareketlerini etrafındaki bir dizi araç ve engele yönelmiş olarak görmektir. Ötekini görmek demek onun yerini benim de işgal etmiş olabileceğim bir yer olarak görmek, onun etrafındaki şeylerin benim becerilerime ve inisiyatifime açık imkanlar barındırdığını görmek demektir. Ötekini tıpkı benim gibi, bana denk ve yer değiştirebilecek biri gibi görmek demektir. Önümdeki imkanlar alanını sınırlayan şey beni ölümün beklediği duygusudur. Ötekini kendine ait işleri ve olanakları olan biri olarak görmek demek, onun önündeki imkanlar alanını da bir başka ölümün sınırladığını hissetmek demektir.(sayfa112)

Ötekinin bana uzanmış eli, işine yarayabilecek araçlardan birinden ibaret olan el becerimi aramıyordur sadece; birbirimizi selamlar ve yapacağımız işlerden konuşurken birbirimizin elini sıkarız; ikimiz de ötekinin elinin sıcaklığını arıyoruzdur çünkü—içinde canlılığın gömülü olduğu o ilksel sıcaklığı.(sayfa113)

Ötekinin yüzü, onun duruşunun eksen ve yönünün ve hareketlerinin amaçlarının bana açıldığı bir yüzeydir. Ötekinin yüzü, onun kavrayış biçimlerinin bana ifade edildiği bir yüzeydir. Ötekinin yüzü, onun duyarlılığının ve savunmasızlığının, yaralanabilirliğinin ve ölümsüzlüğünün bana açıldığı bir ıstırap yüzeyidir. Bu yüzey ışıktan ve gölgeden, karbon bileşiklerinden, topraktan yapılmıştır; gözleri ilkselin akışkanlığıyla parlar ve hareket eder; sesi havadan ve sıcaklıktan yapılmıştır. Ötekinin yüzü bir ilksel yüzeyidir –ilkselin kişinin gözlerini aydınlık, ellerini sıcak, duruşunu dik, sesini akıcı ve tinsel, yüzünü de ateşli kılan o keyif karmaşıklığına seslendiği, çağrıda bulunduğu, ihtiyaç duyduğu yerdir. Ötekinin yüzü, ilkselin, hayatımdan aldığım keyfin içlerine gömülü olduğu ilksel kaynaklardan taleplerde bulunmak için yüzeye çıktığı yerdir.

Ötekinin yüzünün istediği şey, kendi becerilerimi onunkilerinin yerine ikame etmeme, onun görevlerini onun adına üstlenmeme, formlara ve görünüme onun adına bakmama, soruların cevaplarını onun adına vermeme yol açan o sahicilikten yoksun ve sahiciliksizleştirici gayretkeşlik değildir. Benim kendi bulunduğum yerden, kendi kaynaklarımı ve kendi becerilerimi kullanarak sunabileceğim ve onun ihtiyaç ve eksikliklerini giderecek şeylerden duyduğu memnuniyet değildir aradığı—ben onun yerine geçip onun yükünü yüklendiğim zaman onun üzerine sadece inorganik olanın ağırlığını ve ölümünü bırakacaktır bu sözde memnuniyet. Öteki toprağın üzerinde dik duruşumun desteğini, gözlerimde ışıldayan o acar aydınlığı, ellerimdeki sıcaklığı, yüzümdeki ateşi ve nefesimdeki tinselliği ararken, aslında ilkselden keyif almak, ilkselin içine batıp orada ölmek demek olan hazzı arar. Öteki temas ve refakat arar.(sayfa115-116)

  1. LEŞ BEDEN LEŞ SÖZ

Bugün işkence her zamankinden daha da yaygın. İşkenceye yalnızca etrafı yabancı topraklarla çevrili arkaik parya otokrasilerinde rastlanmıyor, aksine özellikle yerleşik bilimsel-teknolojik rasyonaliteye bağlılıklarını beyan eden, kendilerini temsili demokrasiler olarak sunan ve gelişmiş ülkelerden destek alan devletlerde (El Salvador, Peru, Kuveyt, Kenya, Angola…) gemi azığa almış durumda. Günümüzde işkence artık bütün cemaatin toplandığı meydanlarda ya da televizyon kameralarının önünde değil, küresel bilimsel-teknolojik imparatorluğun kenar mahallelerindeki zindanlarda, kontrgerilla komandoları tarafından yapılıyor ve buralarda kurbanların sesleri, çığlıkları ve hıçkırıkları gecenin ve sisin içinde kaybolup gidiyor. Bu kurbanlara hükümdara hürmet etmeyen saygısızlar değil yıkıcı, fanatik, manyak ve terörist deniyor.(sayfa126-127)

Kendilerini hakikati yerleştirmeye adamış olanlar, işkence görenlerin, yıkıcıların, mistiklerin, delilerin ve yabanların seslenişlerinin kendilerine yöneltildiğinden emindirler. Yerleşik hakikat ile arasına mesafe koymuş olan felsefeci, bir başka mesafeden yöneltilen bu seslenişleri, doğru olduğu kabul edilen söylem bütününe yöneltilmiş bir şüpheciliğin yabancı, yabancılaştırılmış biçimleri olarak duyar. Psikanalist, hastanın rüyalarını, jestlerini, psikosomatik semptomlarını ve dil sürçmelerini içeren retoriğin tamamının bir doktor ve baba olarak, kurumun ve yerleşik hakikatin bir temsilcisi  olarak kendisine yöneltildiğinden emindir. Uyguladığı terapi, hastanın sessizliğini ve otistik söylemini iletebilen ortak hakikatin formülasyonları içine sokma çabasından ibarettir; bağlı olduğu bilim yerleşik hakikati, onu delinin özel mitiyle bütünleştirerek genişletir. Modern psikanaliz, Foucault’nun yazdığı gibi Hölderlin’in, Nerval’in, Nietzsche’nin ve Artaud’nun  aşırılılıklarını  bizim söylemimizin birer parçası kılmayı amaçlar ve “bugün sınır ya da tuhaflık ya da tahammül edilemezlik tarzında yaşadığımız her şeyin tekrar pozitif olanın sükünetine katılmış olacağı” güne ulaşmak gibi bir projesi vardır. Din fiziksel eziyet çeken mistiklerin seslenişlerini kendi kilise logos’unun ihtiyaç duyduğu bir enformasyon olarak duyar. Çağdaş aydınlanma ise,  Merleau-Ponty’nin yazdığı gibi, delilerin, mistiklerin, yamyamların anlamsızlıklarını ve işkence kurbanlarının çığlıklarını da içine dahil ederek daha geniş bir anlam kavrayışına ulaşmayı amaçlar.(sayfa130)

VII. ÖLÜM ORTAKLIĞI

Toplumun formları içindeki akrabalığın etkili bir biçimde tanınmasının ötesinde bir şey daha vardır: Ortaklaşa hiçbir şey üretmeyen ya da ortak hiçbir şeye sahip olmayan bireylerin, ölümlülükleri içinde muhtaç durumda olan bireylerin kardeşliği. Bu kardeşlik farklı bireylerin görüş, talimat  kaynak mübadelesiyle değil, hayat mübadelesiyle gerçek olur. Kişi kendini ötekini yutmak için ağzını açmış bekleyen ölümün yerine tamamen koyduğunda ötekinin kardeşi olur.(sayfa137)

Ötekinin ölümlülüğü beni ilgilendirir. Hem de sadece onu farklı görmemi, bir tek onun için gelen bir ölümün etrafını kuşattığı bir işler alanına yazgılı olarak görmemi sağlayan şeyin onun ölümlülüğü olması anlamında değil. Öteki gerçekten de umurumdaysa onun için yapabileceğim en iyi şey, Heidegger’in dediği gibi, kararlı bir biçimde kendi işlerimle uğraşarak onu kendi işleri ve kendi ölümü için özgür bırakmaktır. Ama bana ait işler dünyaya, onun ölmesiyle yansıtılır. Kendi yazgımın şeklini, ötekilerin izini sürdükleri ama gerçekleştirecek gücü ya da zamanı bulamadıkları girişimlerin taslağı içinde bulurum.(sayfa147)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s