Bilim · Düşünce · Felsefe · Siyaset · Sosyoloji

Akıl Tutulması/ Max Horkheimer

Max Horkheimer / Foto 1960  Horkheimer, Max Philosoph und Soziologe (Vertreter der Frankfurter Schule) 1895-1973. - Horkheimer in der Bibliothek. - Foto, 1960.
Max Horkheimer / Foto 1960 Horkheimer, Max Philosoph und Soziologe (Vertreter der Frankfurter Schule) 1895-1973. – Foto, 1960.

Metis Yayınları, Dördüncü Basım: Haziran 1998, İngilizce’den Çeviren ve Önsöz: Orhan Koçak. Notlandıran: Mehmet Uysal

Horkheimer Akıl Tutulması’nda ABD kültürünün egemen felsefesi olan pragmatizmi ve onun temelinde yatan pozitivizmi eleştirirken, Batı düşüncesinde Akıl kavramının tarihini, önce hurafeye ve mitos’a karşı mücadelesini, ardından kendisinin de bir hurafeye dönüşmesini tartışmaktadır. Aydınlanmanın mitos içindeki kökenleri ve giderek yeni bir mitoloji haline gelişi, insanın doğa üzerindeki egemenliğinin tahripkar boyutu, Faşizmin Batı aklının tarihi içindeki yeri, bireyciliğin sonucunda bireyin ölümü, işçi hareketinin imkanları ve direnme gücü: Horkheimer’in bir toptan yıkım döneminin (kitap 1940 yılında yayımlanmıştır.) getirdiği perspektif açısından gözden geçirdiği temel sorunlar… (Arka kapaktan)

…Toplumsal Araştırma Enstitüsü’nün 1923’te kurulmasıyla birlikte “Arşiv” Enstitü’nün dergisi olarak yayımlanmaya başlar. Araştırma konuları arasında işçi hareketinin o yıllarda güçlenmekte olan anti-semitizmin tarihi olacaktır. Kurumun müdürlüğüne Viyana Üniversitesi’nden hukuk ve iktisat hocası Carl Grünberg getirilir ve böylece bir Alman Üniversitesi’ne  tarihte ilk kez bir Marksist girmiş olur.

….Grünberg 1929’da emekliye ayrılır. Ertesi yıl, akademik açıdan en kıdemli üye olan Horkheimer onun yerine atanır, Pollock da idari müdür olur. Horkheimer, Enstitü’nün çalışmalarına farklı bir yön vermeye kararlı olduğunu “Toplumsal Felsefe’nin Bugünkü Durumu ve Bir Toplumsal Araştırma Enstitüsü’nün Görevleri başlıklı açılış konuşmasında ortaya koyar. Toplumsal felsefe, Horkheimar’e göre, insanların durumunu “tekil bireyler olarak değil, bir topluluğun parçaları olarak yorumlama” çabasıdır. Konusu da, “her şeyden önce, ancak insanların toplumsal hayatıyla bağıntılı olarak anlaşılabilecek olgulardır: devlet, hukuk, ekonomi, din, kısaca insanlığın bütün maddi ve tinsel kültürü”.  Horkheimer, Alman idealizminin gelişimi içinde toplumsal felsefenin kısa tarihçesini verirken, Enstitünün gündemini de tanımlar.

Toplumsal felsefe, bir proje olarak Kant’la başlamıştır. Kant, devlet, ekonomi ve din gibi toplumsal varlık biçimlerini bireysel özne üzerinde temellendirmeye çalışmıştır. Daha sonra Fichte bireyle toplum arasındaki uzaklığa dikkati çekmiş ve sorunun çözülme imkanı ancak Hegel’in tarihsel diyalektiğiyle belirmiştir. Hegel, tikel ile genel, ya da parça ile bütün arasında bir dolayım kurmaya çalışmış ama o da  sonunda parçayı bütün içinde, maddeyi tin içinde eritmekten kaçınmamıştır. Bununla birlikte, geriye miras olarak, bu diyalektik dolayım düşüncesini bırakmıştır: bu, parça ile bütünün, birbirlerinin yerine geçmeden, birbiriyle barışma, uzlaşma umududur. Ama Hegelci uzlaşma umudu, tarihsel gelişme ile birlikte çökmüştür. Bilimin, teknolojinin ve sanayinin gelişmesiyle birlikte, Hegel’in önerdiği türden bir felsefi dolayıma duyulan ihtiyaç ortadan kalkmıştır; teknik, herhangi bir kavramsal aracılığa gerek duymadan istenen sonuçları vermektedir. Ne var ki tarih, bu liberal yanılsama noktasında da durmamış, sanayinin ve insanlığın başarısının gerçekte sömürünün azgınlaşması anlamına geldiği görülmüştür. Bu durumda, Bir Schopenhauer, kötümserliğin zaferini, insani açıdan anlamsız bir toplum düzeninin zorunlu sonucu olarak kutlayabilmiştir. Ve bireyle toplum arasındaki çelişkinin aşılmamış olduğunun görülmesiyle, toplumsal felsefe ihtiyacı yeniden gündeme gelmiştir. Horkheimer’e göre, Max Scheler, Nikolai Hartman ve Heidegger gibi varlık ve varoluş filozofları, bu ihtiyacın semptomlarıdır: “Bugün toplumsal felsefe, bireysel mutluluk arayışları içinde kısılıp kalmış hayata yeni bir anlam verilmesi özlemiyle karşı karşıyadır. Toplumsal felsefe, umutsuz bireyi anlamlı bütünlükler içine yerleştirme yönünde gösterilen felsefi ve dinsel çabaların bir parçası olarak görünmektedir.”  Ama ampirik varoluşu bütün bütüne terk ederek Ruh ya da Kavim gibi hayali tasarımlara kaçan akıl-dışıcı eğilimler bu “yeni anlam”ı vermekten ya da söz konusu özlemin ortaya çıkma nedenlerini kavramaktan acizdirler. Kantçı bireyciliğin yeniden canlandırılması da mümkün değildir. Geriye, Horkheimer’in bu ilk resmi akademik konuşmada adını koymaktan kaçındığı Marksizm kalmaktadır.

Horkheimer ile birlikte Enstitü’de yeni bir kadro oluşur. Bunlar arasında etkili olanlar Heidegger’in eski asistanı, felsefeci Herbert Marcuse, psikanalist Erich From, edebiyat sosyolojisi alanında çalışan Leo Löwwenthal ve iktisatçı Pollock’tur. Adorno da kısa bir süre sonra Enstitü’ye girer. 1934’te Enstitü’nün ABD’ye göç etmesinden sonra bu kadroya iki siyasal bilimci katılacaktır: Otto Kircheimer ve Franz Neumann, Frankfurt Okulu ya da “Eleştirel Teori” olarak bilinen düşünceler toplamı, bu kadronun, en çok da Horkheimer, Adorno ve Marcuse’nin ürünüdür. 1936’da yardımcı üye olan Walter Benjamin’de, Adorno üzerindeki etkisiyle, Frankfurt Okulu’nun  “negatif diyalektiğinin “ oluşmasına katkıda bulunur. (Önsöz sayfa 8-9-10-11)

Hegel, Fenomenoloji’nin önsözünde, bir felsefe çalışmasında sonuçla o sonuca varmak için geçilen yo arasındaki ilişkiyi tartışır. “(Felsefe yapıtının) asıl konusu, sadece varılmak istenen hedeften ibaret değildir: konunu işlenmesi, gelişmesi de vardır. Somut bütünlük, sadece elde edilen sonuçtan ibaret değildir: sonuçla birlikte ona varma süreci de vardır. Hedef, kendi başına, cansız bir tümeldir… Çıplak sonuç da, sistemin cesedidir sadece, yönlendirici eğiliminden uzak düşmüş cesedi.” Bu düşünceler, teleolojik bir yorumdan kaçınmak koşuluyla, yalnız tek yapıt için değil, okullar, siyasi akımlar ve toplumsal hareketler için de geçerlidir. Marx’ı Gulagla, Pol Pot’la yargılayanlar çoğalıyor. Ama geçmişte Gulag’ı Marksist açıdan yargılayanlar vardı. Bugün de olabilir.(Önsöz sayfa15)

Horkheimer, eski bir yazısında doğruluk sorununu tartışırken şunu sorar: “Dinsel ve idealist felsefe okurlarının öne sürdüğü gibi nihai bir doğruyu kabullenmek, ya da her teorinin sadece “öznel” olduğunu, yani bir kişi, bir grup, bir dönem veya bir tür olarak insanlık için geçerli olduğunu ama nesnel doğruluktan yoksun olduğunu kabul etmek: önümüzdeki seçenekler sadece bunlar mı? Burjuva düşüncesi diyalektik yöntemi geliştirirken, bu çatışkıyı aşma yönünde en iddialı adımını atmıştır… Diyalektikte, somut içeriklerin koşullu ve bağımlı olduğu kabul edilir ve her türlü ‘nihai’ doğru kesin olarak ‘olumsuzlanır’, ama bu, kismi ve koşullu doğruların bir süzgeçte elenmesi ve saf bilgiye varılması anlamına gelmez…olumsuzlanmış her görüş bilginin ilerleme sürecinde bir doğruluk anı olarak korunur.”(Önsöz sayfa17)

Geçmişin doğruları bugünün yanlışlarına dönüşürken geride belli belirsiz bir kımıltı kalır. Tarih treninden düşmüş, sakatlanmış, erksizleşmiş bir doğruluk hayaletidir bu. Bizi uğraştırmaya devam eder. Ve sezeriz: dayanıklılığını yenilgisinden almıştır. (Önsöz sayfa17)

…Belirleyici olan Avrupa’daki devrim dalgasının düşmesiydi. Bu durum, insan müdahalesini ve pratik eleştirel faaliyeti” en aza indiren ve doğa bilimlerinden beslenen düşünce tarzlarını destekliyordu. Böylece teknolojik akıl, toplumsal diyalektiğin yerini aldı. M. Merleau-Ponty’nin dediği gibi, toplum bir doğal gerçeklik olarak görülünce, “onu doğayı yönetir gibi yönetmek kalıyordu geriye, toplum, sadece mühendisler arasında tartışılabilen ve iş bitirme mantığını esas alan bir teknikle yönetilecektir.”

Konseyler yenildi. Gramsci hapse atıldı. (…)Gerek İtalya’da, gerekse Almanya’da 1918-1920 ayaklanmalarının öncüleri, otomotiv, makine imalat gibi dönemin en ileri sanayilerinde çalışan vasıflı işçilerdi. Bunlar üretim sürecine büyük ölçüde egemen olan, onu tanıyan, işin bütünü üzerinde akıl yürüten gruplardı. Gelgelelim, başkaldırının temelinde de sermayenin daha o dönemden, bireysel becerinin önemini en aza indirgeyen kitlesel üretim tekniklerine geçme çabaları yatıyordu. Fordizm (montaj hattı) ve Taylorizm (emeğin “bilimsel” örgütlenmesi) gibi mekanize üretim yöntemleri, emeği niteliksizleştirerek işçi konseylerinin ayağının altındaki toprağı kaydırmıştı. Fordizmin ve Taylorizm’in, öncelikle üretimi artırmak için değil, ileri işçilerin etkinliğini kırmak için uygulamaya koyduğu bilinir. Yine de kapitalizmin yeni büyüme dönemini hazırlayan etkenler arasında, bu tekniklerin payı büyüktü. Başka bir deyişle, nitelikli işçiler, konseyleri kurarken, teknolojinin gelişmesine karşı çıkmış oluyorlardı; konseyler siyasal bir zafer kazanmadıkları sürece, çoktan hazırlanmış bir ekonomik yenilgi onları beklemekteydi. Bu noktaya kadar “önderliğin ihaneti” ile açıklanabilecek bu yenilgi, bu noktadan sonra ancak sermayenin yenilenme gücüyle açıklanabilir.(Önsöz sayfa 23-24-25)

Hegel, felsefenin eski sorununu, düşünceyle varlık arasındaki ilişki sorununu, özdeşlik teorisiyle çözmek istemişti. Düşünceyle varlık özdeşti, çünkü ikincisi birincisinin ürünüydü. Bilgi, herşeyi kapsayan, sonsuz öznenin kendi kendini kavramasıydı. Lukacs, bu teoriyi maddeci bir temele oturtmaya çalıştı:  düşünceyle varlık, varlığın önceliği temelinde özdeşti. Gerçek dünyanın bir parçası olan proleterya, tarihin hem bilen öznesiydi hem de nesnesi, maddesi. Hem parçaydı hem bütün. Bu teori tarihin değişmeyen yüzüne çarpıp parçalandıktan sonra geriye sadece özdeşlik düşüncesi kaldı. Şimdi, Lukacs’ın özdeşlik teorisini değil, ama bu teorinin vadettiğini; parça ile bütün, dünya ile bilgi arasındaki barış umudunu kurtarmak için tersten gitmek, aralarındaki savaşı vurgulamak gerekiyordu. Böylece Horkheimer ve Adorno, Benjamin’in de yardımıyla, Batı felsefesinin bu temel ilkesini, özdeşlik ilkesini vurmaya gittiler. Barış, ancak ayrılık temelinde mümkündü. Düşünceyle varlık arasında, insanla doğa arasında, ne birini ötekine indirgeyen ne de büsbütün koparan bir karşılıklı kabul gerekiyordu. Tıpkı sütten kesilen bebeğin bu duruma yavaş yavaş alışması, annesini sadece kendi ihtiyaçlarının nesnesi değil, ayrı hakları da olan bağımsız bir varlık olarak görmeye başlaması gibi. İnsan paranoyakça bir hırsla doğayı kendine ait kılmaya çalışmaktan vazgeçtiği anda doğanın dilinin çözülmeye başladığını görebilecekti; bunun işitilmemiş ama yine de anlaşılabilir bir dil olduğunu da.

İdealizmin temel postülası, der Horkheimer, kavramla varlığın aslında aynı şey olduğu ve dolayısıyla gerçek hayatta görülen tüm eksikliklerin tinsel düzeyde giderilebileceği inancıdır. “Buna karşılık maddecilik, nesnel gerçekliğin insan düşüncesiyle özdeş olmadığını ve hiçbir zaman da onun içinde eritilemiyeceğini savunur. Düşünce, nesnenin hayatını kopya etmeye ve ona uyarlamaya çalışsa da, hiçbir zaman düşünülen nesneyle aynı şey değildir… Öyleyse bir eksikliği kavramlaştırmak o eksikliği gidermek demek değildir; kavramlar ve teoriler, bu eksikliğin aşılması için bir dürtü verirler, o kadar.” (Önsöz sayfa 27-28)

Horkheimer bir yazısında, “doğru teorinin… belli bir toplumsal sınıfa tekabül ettiğini ve belli grupların ufkuna ve çıkarlarına bağlı olduğunu, ama bu bağlılığın, doğru teoriyi reddeden ve doğruluğunu saklamak isteyen başkaları için de aynı ölçüde geçerli olduğu gerçeğini değiştirmediğini” de söyler. Bir başka yazıda da, “bir teorinin değeri, sadece doğruluğun biçimsel ölçütleriyle belirlenemez” der, “bir teorinin değeri, o belirli tarihsel anda ilerici toplumsal güçlerin üstlenmiş olduğu görevlerle olan bağlantısıyla belirlenir. Ama ilk anda bu değer insanlığın tümü için değil, sadece bu görevlerle ilgili gruplar için açıktır.” Enstitü’nün ABD’ye taşınmasından sonra yazdığı bir yazıda da Eleştirel Teori’nin görevini tanımlar:  Eğer teorisyenin ve nesnesinin ezilen sınıfla dinamik bir bütünlük oluşturduğu görülebilirse, çalışmalarının sadece somut tarihsel durumun tanımlanmasından ibaret olmayıp, o durum içinde onu değişmeye zorlayan etkenlerden birini oluşturduğu da anlaşılabilir: bu onun asıl işlevidir.

Bunlar Lukacs’ın ya da Gramsci’nin teori-pratik ilişkisi konusundaki görüşlerinden çok farklı değildir. Hatta Horkheimer, şiddetle eleştirdiği pragmatizme fazla yakın düşer gibidir. Üstelik, düşüncelerinde bir döngüsellik de sezilmektedir: doğru teori, doğru pratiği yürüten sınıfın teorisidir; doğru pratik de doğru teoriye, doğru görüşlere sahip olan sınıfın pratiği….(Önsöz sayfa 47-48)

Platon’un ve Aristoteles’in felsefeleri, skolastik düşünce ve Alman idealizmi gibi büyük felsefi sistemler, nesnel bir akıl teorisi üzerine kurulmuştu. Bu görüş, insan ve amaçları da içinde olmak üzere bütün varlıkları kapsayan bir sistem ya da bir hiyerarşi oluşturmayı amaçlıyordu. Bir insanın hayatının akla uygunluk derecesini belirleyen, bu bütünlükle arasındaki uyumdu. Bireysel düşünce ve davranışlarının ölçütü, sadece insan ve amaçları değil, bu bütünün nesnel yapısı olacaktı. Bu akıl kavramı, öznel aklı dışarıda bırakmıyor ama onu evrensel bir rasyonelliğin kısmi, sınırlı bir ifadesi olarak görüyordu. Herşeyin ölçütü, bu evrensel rasyonallikten çıkarılmalıydı. Ağırlık araçlarda değil, amaçlardaydı. Bu düşünce geleneğinin başlıca amacı, felsefeye göre “akla uygun”olanın nesnel yapısını, özçıkar ve varlığı koruma amaçları da içinde olmak üzere insan varoluşuyla uzlaştırmaktı. Örneğin Platon Devlet adlı yapıtında, nesnel akla göre yaşayan insanın aynı zamanda başarılı ve mutlu bir hayat süreceğini de kanıtlamaya çalışır. Nesnel akıl kuramının odak noktası, davranışlarla amaçların birbirine uydurulması değil, bugün bize oldukça mitolojik görülebilecek bazı kavramlardır: sözgelimi, en büyük iyilik, insanın kaderi ve en yüksek amaçların geçekleşme biçimi gibi düşünceler.

Aklın gerçekliğin yapısında bulunan bir ilke olduğunu öne süren bu teoriyle, aklın sadece insan zihnindeki özel bir yeti olduğunu belirten doktrin arasında çok temel bir farklılık vardır. İkinci doktrine göre, ancak öznede gerçek anlamda akıl bulunabilir: bir kurumun ya da bir başka gerçekliğin akla uygun olduğunu söylediğimizde, genellikle anlatmak istediğimiz, insanların onu akla uygun olarak düzenlediği ve kendi mantıksal, hesaplayıcı yetilerini ona uygulamış olduklarıdır. Öznel aklın, eninde sonunda, olasılıkları hesaplama ve böylece belli bir amaca uygun araçları bulma yeteneği olduğu görülür. Bu tanım birçok ünlü filozofun, özellikle de John Locke’la başlayan İngiliz felsefesinin ortaya koyduğu düşüncelere uygun görünmektedir. Kuşkusuz, Locke, aynı kategoriye girebilecek başka zihinsel işlevleri, örneğin anlama ve teorik düşünme yetilerini de unutmamıştır. Ama bu işlevlerin de araçlarla amaçların denkleştirilmesine hizmet ettiği de bellidir; bilimin toplumsal görevi ve bir bakıma, teorinin toplumsal üretim sürecindeki varlık nedeni de bu denkleştirmede yatmaktadır.(sayfa56-57)

…Nesnel akıl, geleneksel dinin yerine yöntemsel felsefi düşünce ve kavrayışı geçirmeye ve böylece başlı başına bir gelenek kaynağı olmaya yönelir. Mitolojiye karşı giriştiği saldırı belki öznel aklınkinden de ciddidir:  öznel akıl, bütün soyutluk ve biçimselliğiyle, biri bilim ve felsefeye öteki kurumsal mitolojiye özgü olan iki ayrı parantez açmakta ve böylece her ikisini de tanımakta, bu yüzden de dine karşı girişilmiş mücadeleden kaçmaktadır. Nesnel akıl felsefesi için böyle bir çıkış yolu yoktur. Nesnel doğru kavramına bağlı olduğu için, bu felsefe, yerleşik dinin içeriği karşısında olumlu ya da olumsuz tutum almak zorundadır. Bu yüzden, toplumsal inançların nesnel akıl açısından eleştirisi, öznel aklın eleştirisinden çok daha iddialıdır; bazen daha dolaylı ve daha az saldırgan olsa da.(sayfa61-62)

Aklın dinden ayrılması, sonradan Aydınlanma felsefesinde daha iyi görüleceği gibi, aklın nesnel yanının zayıflamasında ve biçimselleşmesinde yeni ve daha ileri bir adım oldu. Yine de 17. Yüzyılda aklın nesnel yanı hala baskındı, çünkü rasyonalist felsefenin asıl çabası, hiç değilse toplumun ayrıcalıklı kesimi için, daha önce dine ait olan zihinsel işlevi yerine getirecek bir insan ve doğa doktrini oluşturmaktı. Rönesans’tan beri insanlar, en yüksek hedef ve değerlerinin bir ruhsal otorite tarafından belirlenmesine karşı çıkarak, teoloji kadar kapsamlı olacak bir doktrini tümüyle kendileri yaratmak için çalışmışlardı. Felsefe, nesnelerin gerçek doğasını ve doğru yaşama yolunu yansıtan aklın içeriğini ortaya çıkarmak, açıklamak ve geliştirmek demekti.(sayfa 62-63)

Öznel aklın ilerlemesiyle birlikte mitolojik, dinsel ve rasyonalist düşüncelerin teorik temeli yıkıma uğramış olsa da, uygar toplumun bugüne kadar bu düşüncelerin artıklarıyla yaşamış olduğu doğrudur. Ama bugün bunlara sadece bir artık duruma indirgendikleri için inandırma güçlerini gittikçe yitirmektedirler. Büyük dinsel ve felsefi kavramlar henüz canlıyken, insanların alçakgönüllü davranmasının ve kardeşçe sevgiyi, adaleti ve insanlık değerlerini yüceltmelerinin nedeni bu ilkelere uygun davranışların gerçekçi, aykırı olanlarınsa tehlikeli görülmesi ya da bu ilkelerin sözde özgür zevkleriyle daha uyum içinde olması değildi. İnsanlar, bu düşüncelerde doğrunun izini gördükleri için, onları Tanrı ya da aşkın bir ruh biçiminde, hatta ebedi bir ilke olarak doğa biçiminde logos (akıl) düşüncesiyle bağdaştırdıkları için bağlı kalıyorlardı onlara. Nesnel bir anlama, kendinden bir öneme sahip sayılan sadece en yüksek amaçlar değildi: en küçük, en alçakgönüllü uğraşlar bile hedeflerinin genel yararlılığıyla, içsel değeriyle ölçülüyordu.

Öznel akıl tarafından tahrip edilen mitolojik, nesnel kökler yalnız büyük evrensel kavramlara özgü değildir; görünüşte kişisel, tümüyle psikolojik davranış ve eylemlerin de kaynaklarıdır bunlar. Ve bu nesnel içerikten, nesnel sayılan doğruyla bu ilişkiden yoksun kaldıkça bu davranışlar da, en temel duygulara kadar, buharlaşıp gitmektedir. Çocuk oyunlarının ve yetişkin fantezilerinin mitolojiden kaynaklanması gibi, bir zamanlar bütün sevinç ve hazlar da bir nihai doğruya duyulan inanca bağlıydı.(sayfa 77)

Bilim gibi felsefe de “varoluşun belli bir uzaklıktan düşünülmesi ya da geçmişte kalmış olguların çözümlenmesi olmaktan çıkıp, daha iyiye ulaşılması ve en kötüden kaçınılması amacıyla gelecekteki olasılıkların gözden geçirilmesine dönüşmüştür. Doğruluğun yerini olasılık ya da daha iyisi, hesaplanabilirlik alırken, toplumda doğruluğu boş bir sözcük haline getiren tarihsel süreç de aynı şeyi felsefede gerçekleştiren pragmatizm tarafından kutsanmaktadır.

… Pragmatizme göre, doğruluk kendi başına değerli değil, etkili olduğu, bizi doğruluğa yabancı, en azından doğruluğun dışında başka şeye götürdüğü sürece değerlidir.(sayfa 84-85)

Pozitivizmin pek fakir bir felsefe olmasının nedeni, hiç de natüralist antropolojinin kuşkulu niteliği değildir; asıl neden, bu akımın kendi üzerine düşünmeyişi, kendi felsefesinin gerek ahlak gerekse epistemolojik alanlardaki sonuçlarını kavrayamayışıdır. Pozitivist tezi o her derde deva ilaçlardan biri haline getiren de budur: kahramanca savunulan, ama soyutluk ve ilkelliğinden ötürü geçersiz bir öneri.(sayfa 113)

Pozitivizmin başarısı, Aydınlanma’nın mitolojilere karşı mücadelesini geleneksel mantığın kutsal alanına taşımak olmuştur. Ama modern mitoloji üreticileri gibi pozitivistler de, doğruluk uğruna her türlü amacı bırakacakları yerde çeşitli amaçlara hizmet etmekle suçlanabilir. İdealistler, ticari kültürü ona daha yüksek bir anlam yakıştırarak yüceltiyorlardı. Pozitivistlerse bu kültürün temel ilkesini doğruluk ölçütü olarak almakla yüceltmektedirler onu. Bu, modern popüler sanat ve edebiyatın yaşanan hayatı bugünkü durumuyla yüceltişini andırmaktadır: popüler sanatın yaptığı da hayatı ülküsüzleştirmek ya da onda büyük olanı aramak değil, onu tuval üzerinde, sahnede ya da perdede aynen tekrarlamaktır. Yeni-Tomasçılık demokrasi sınavını verememiştir, ama bunun nedeni –Pozitivistlerin düşünmek isteyebilecekleri gibi—düşünceleri ve değerleri günümüz koşullarında yeterince sınamaması değildir. Yeni-Tomasçılığın “toplumsal ilişkilerin kavranmasının ve dolayısıyla da yönlendirilmesinin tek koşulu olan yöntemleri” kullanmaktaki gecikmesi de değildir; Katoliklik, böyle yöntemlerle ün salmıştır. Tomasçılığın başarısızlığının nedeni, bir yarı-doğru olmasıdır. Yeni-Tomasçılar, öğretilerini yararlı olup olmadıklarına bakmadan geliştirmek yerine, uzman propagandacılarıyla egemen toplumsal güçlerin değişen ihtiyaçlarına uyarlamışlardır. Son yıllarda da, aldığı yenilgiye karşı gelecekte yine ortaya çıkabilecek olan otoriterizmin hizmetine girdiklerini gördük. Yeni-Tomasçılığın zayıflığı, uygulanabilirlikten yoksun olmasından çok, pragmatik amaçlara kolayca boyun eğmesinde yatmaktadır. Bir doktrin, yadsımayı dışarıda bırakan yalıtılmış bir ilkeyi mutlaklaştırırsa, farkında olmadan konformizme de kapılarını açmış olur.(sayfa115)

…Felsefe ne bir araçtır, ne de bir reçete. Tek yapabileceği mantıksal ve olgusal zorunlukların işaret ettiği kadarıyla, ilerleme yolunu önceden sezdirmektir. Bunu yaparken, modern insanın mağrur ve muzaffer ilerleyişinin doğuracağı dehşeti ve direnmeyi de önceden görebilir.(sayfa171)

Her kavram, kendisine anlam veren kapsayıcı bir doğruluğun bir parçası olarak görülmelidir. Felsefenin ana uğraşı da bu parçaları bütünleştirerek doğruluğu kurmaktır.(sayfa172)

…Bütün bunlardan çıkan şudur: herkes kendi başının çaresine bakmaya girişince bireysellik zedelenmektedir. Sıradan insan siyasete karışmaktan vazgeçtiği zaman toplum orman kanunlarına geri dönmekte, bu da bireyselliğin son kalıntılarını bile silip süpürmektedir. Toplumdan mutlak olarak kopmuş birey her zaman bir yanılsamaydı. Bağımsızlık, özgürlük tutkusu, halden anlamak ve adalet duygusu gibi en beğendiğimiz insani özellikler bireysel olduğu kadar toplumsal özelliklerdir. Gelişmiş birey, gelişmiş bir toplumun ürünüdür. Bireyin kurtuluşu, toplumdan kurtuluş değil, toplumun atomlaşmadan kurtuluşudur, doruk noktasına kolektifleşme ve kitle kültürü dönemlerinde çıkabilen bir atomlaşma.(sayfa150)

Faşizm bilinçli insanları toplumsal atomlara indirgemek için terörist yöntemler kullanmıştı, çünkü ideolojilere ilişkin olarak gittikçe artan hayal kırıklığının sonucunda insanların kişisel ve toplumsal gizli güçlerini gerçekleştirmeye yönelmelerinden korkuyordu ve gerçekten de bazı durumlarda toplumsal baskı ve siyasal terör, akıldışına karşı o çok insanca direnmenin olgunlaşmasını sağlamıştır; her zaman gerçek bireyselliğin nüvesidir bu direnme.

Zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir. Bu şarkısı söylenmemiş kahramanlar, başkalarının toplumsal süreç içinde bilinçsiz olarak hedef olduğu terörist imhaya bilinçli olarak hedef kılmışlardır kendi varlıklarını. Toplama kamplarının adsız kurbanları, doğmaya çabalayan varlıklarını. Bu insanların kendi sesleri zorbalığın darbeleriyle susturulmuş olsa da, felsefenin görevi, onların yaptıklarını işitebilecek sözlere dönüştürmektir.(sayfa168)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s