Edebiyat · Felsefe · Uncategorized

Felsefe İçin Manifesto/ Alain Badiou

bd

Çevirenler: Nilgün Tutal- Hakkı Hünler, Yayıma Hazırlayan: Hüsamettin Çetinkaya, Aralık Yayınları, Birinci Basım: Kasım 2005, notlandıran: Mehmet Uysal

Alain Badio’nun bu küçük oylumlu fakat alabildiğine yoğun ve kapsamlı kitabı, onun felsefi sisteminin en temel açılışıdır. 1988’de –felsefi müdahalesini gerçekleştirdiği yapıt olarak ünlenen- L’Etre et l’evenmente (Varlık ve olay) yayımlandıktan bir yıl sonra, 1989’da yayımlanan ‘Felsefe İçin Manifesto” bir anlamda Varlık ve Olay ‘da geliştirilen tezlerin özet ve yoğun sunumu. Bu nedenle, kavramsal ve sistematik yapısının çok da kolay anlaşılır olmadığı söylenebilir.(Önsöz sayfa9)

Badio, felsefe derken Platoncu bir felsefe anlar. Henüz ‘Bir’ tarafından güdülmeyen, matematiğin (kanıtlayıcı üslubun), şiirin (öznesiz bir ötenin), politikanın (bir icat olarak politikanın) ve nesnesiz aşkın (aşk emeğinin) kendi hakikatlerinin düşünce uzamı olan bir felsefeyi. Bunlar felsefenin koşullarıdır ve bu koşullar gereklidir, çünkü felsefe onları karşılayan, onlara sığınak olan, bu koşulların usullerinin birlikte mümkün olabilirlik niteliğini ele alan bir düşünce uzamıdır. Badio için felsefe bir hakikat bilgisi, bir hakikat konumu değildir. Felsefe kendi koşullarına özgü hakikatlerin türdeş olmayan dağınıklığını bir araya getirerek, kendi zamanı hakkında düşünmeye girişir. Felsefe hakikati dile getirmez, onu bağlamsallaştırır.

Her şeyin sonu geldi, her şey dil oyunlarından ibaret, hiçbir hakikat yok: Modern sofistliğin bu histerik sevinç çığlığında rahatsız edici olan şey tam da bu meydan okumanın bir hileyi gizlemesidir. Yani bu ‘son’ ilanı, kendi geçerliliğinin kanıtını nereden alıyor? Sona erdiğini, çöktüğünü, söylediği felsefeden veya bilimden mi? Peki, nasıl olur, sona erdiği ilan edilen ‘düşünce’ nasıl olur da ‘kendi sonunu’ ilanının geçerliliğinin kanıtı olur? O zaman şunu sormalıyız; bu her şeyin sonunu ilan eden bilgi ne tür bilgidir? Başka deyişle neyin bilgisi sonun bilgisidir? Manifesto’nun en temel izleklerinden biri budur. Bu ‘son’ bilgisi ile felsefeyi, felsefi klişecilikle ya da felsefemsi ile felsefeyi, kısaca sofistlikle felsefeyi kutupsallaştırması. Bu kutupsallık dışında felsefenin kavramsal uzamının niteliğini anlamak imkansızdır.

Bu çözülüş ve çöküş bilgisinin, bu son paronayasının büyüsünün giderek kendini de kuşatıyor olmasına delalet eden, postmodernizmden sonra!? Ya da sonra’nın sonu söylemi bu ‘son yazgısı’nın bir parçası değil midir? Ve bu ‘parça’ tam da içinde yer aldığı ve hiç de kendisini temsil etmeyen bu söylemin açmazına, krizine işaret etmiyor mu? Ve bu açmaz o ‘son bilgisi’nin hakikati değil mi? Öyleyse bugün, her şeyin sonunu ilan eden sofist histeri karşısında yapılması gereken, bu açmaza sadakatle tam da felsefenin kendisinin (geri) dönüşünü ilan etmektir. Badiao’nun tezleri kısa ve nettir: Felsefe, görevinin ve amacının bütünlüğü açısından mümkündür ve felsefe zorunludur.

Felsefenin bugün sorduğu merkezi sorular da aslında bu zorunlulukla ilgilidir. Badio bu kitabında bu soruları ve yanıtlarını, kanıtlayıcı (matheme) bir üslupla amaktadır. Başta öznenin yapıbozumu, diyalektiğin yetmediği noktada İki’nin işlevi, dil ve düşünce arasındaki ilişkide seçikleştirilemeyen ya da a dile getirilemeyenin işlevi vb. felsefenin merkezi sorunları metnin temelinde işlemektedir.(Önsöz sayfa10-11-12)

Sadece felsefenin bugün mümkün olduğunu değil, bu imkanlılığın bir son biçimini almadığını da savunuyorum. Aksine söz konusu olan, bir adım daha atmanın kastettiği şeyi sezinlemektir. Tek bir adım. Varlık, hakikat ve özne olmak üzere üç temel kavramı Descartes’tan bu yana felsefenin koşullarına bağlayan modern bir düzenlenişe (configuration) doğru atılacak adım.(sayfa20)

…Antik Yunan’ın felsefeyi keşfetmesi, onun Kutsalı şiirin mitsel kaynağından türetmiş olmasına bağlı değildir. Bu keşif, Antik Yunan’da Mevcudiyet’in Varlık’a dair esrik (esoterique) bir önerme görünümüne bürünmesinin bildik bir şey olmasına da kuşkusuz bağlı değildir. Antik medeniyetlerin çoğu, varlığı kutsallaşmış bir şekilde şiirsel dile gelişte konumlandırmaya uğraşmıştır. Antik Yunan özgüllüğünü bunların hiçbirine değil, sekülerleşmiş ve soyut önermeyle köken anlatısını sona erdirmiş olmasına, Kenti (cite) açık, tartışmaya dayalı ve sahipsiz bir iktidar olarak tasarlamış olmasına ve tutku fırtınalarını kamusal alana taşımış olmasına borçludur.(sayfa22)

Burada felsefenin dört koşulunun olduğunu ileri süreceğiz. Bu koşulların birlikteliği felsefenin doğuşunun koşulunu oluşturduğu için, içlerinden birinin eksik olması felsefenin dağılmasına yol açar. Bu koşullar şunlardır: Bilim, sanat, politika ve aşk. Bu koşullara üzerinde daha sonra duracağım ve L’Etre et L’Evenement’ın (Varlık ve Olay) merkezinde yer alan nedenlerden ötürü türeyimsel usuller adını vereceğim. Bu nedenler, sözü edilen dört tip türeyimsel usulün bugün, hakikatleri (sadece bilimsel, sanatsal, politik ya da aşki hakikatler vardır) üretme kapasitesine sahip süreçleri özgülleştirmesini ve sınıflandırmasını düzenler. Bu durumda felsefenin koşulunun, hakikatlerin tanıtlanabildikleri düzenlerin her birinde ortaya çıkması olduğunu söyleyebiliriz.(sayfa23-24)

Felsefenin özgül işlevi, hakikat usullerine hareket noktası işlevi gören olayların adlandırılmasının ikamet ettiği bütünleşmiş bir kavramsal uzam önermektir. Felsefe tüm fazladan isimleri bir araya toplamayı amaçlar. Felsefe, düşüncede, düşünceyi koşullandıran usullerin birlikte mümkünolabilirlik niteliğini ele alır. Hiçbir hakikat üretmez, bir hakikatler alanına sahiptir. Felsefe türeyimsel usulleri dağınık eşanlılıklarına bakarak inşa ettiği bir sığınakta bir araya getirerek düzenler. Felsefe kendisini koşullandıran usullerin halini ortak-bir-yerde- bir araya getirerek zaman hakkında düşünmeye girişir. Her ne olurlarsa olsunlar felsefeciler, bilimin, sanatın, politikanın ve aşkın (ya da İkinin olaysal statüsünün) çağsal konumlanmasını hep “birlikte” düşünmeyi, onları tek bir düşünce pratiğinde düzenlemeyi amaçlar. Bu anlamda, felsefenin tek sorunu, hakikat sorunudur. Bu da, felsefenin herhangi bir hakikat üretmesiyle değil, ama felsefenin hakikatlerin bir anının bütünlüğüne bir erişme kipi, türeyimsel usullerin birlikte mümkün olabilirliğinin düşünüldüğü kavramsal bir uzam(site) sunmasıyla bağlantılıdır.(sayfa26)

…Felsefenin kavramsal aygıtında sanat, bilim, politika ve aşk gibi içkin olarak türdeş olmayan yerel figürler, zamanın özgüllüğüne katılırlar ya da katılabilirler. Felsefe hakikati dile getirmez, onu bağlamsallaştırır, başka deyişle hakikatlerin düşünülebilir birbiriyle karşılaşmasını konu alır.(sayfa27)

Bilim ve politika nasıl olur da ontolojik olarak birlikte mümkün olabilir? İşte bu, İde felsefecisinin çözümleyici bir eksen geliştireceği Platoncu bir sorudur. Birden şiir kuşkuyla karşılanacak –ama bu kuşku düzenlenişin (configuration) kabul edilebilir bir biçimidir-,  aşk, bir karşılaşmanın bizzat Platoncu deyişiyle “anidenliğini” bir hakikatin –burada güzellik hakikatinin- söylem (logos) ya da bilgi (episteme) olmadığı için kavranılamaz bir şey olarak ortaya çıkmasına bağlayacaktır.(sayfa29-30)

Lyotard’ın felsefe tanımına katılamam: Kendi kurallarının arayışında olan bir söylem. En azından evrensel iki kural vardır ki, bu kurallar olmadığında felsefeden söz edilemez. İlk kural, felsefenin koşullarının olaysal adlandırmalarına sahip olmasını ve böylelikle bilime, sanata, politikaya ve aşkın İkisine dair eşanlı, kavramsal olarak bütünleşmiş düşünceyi olası kılmasını gerektirir. İkinci kural, türeyimsel usullerin sığınak bulduğu ve karşılandığı bu düşünce uzamını inşa eden güzergah ya da kesinlik paradigmasının bu sığınağın ve karşılamanın içinde serimlenmesini gerektirir. Bu, felsefenin sadece kendi hesabına sistematikse, eklentilenmekten kurtulacağını söylemenin bir başka tarzıdır. Eğer felsefe a contrario (tersine) sistemin imkansızlığını ilan ederse, bunun nedeni felsefenin eklentili olması ve düşünceyi koşullarından birine teslim etmiş olmasıdır.(sayfa54)

Heidegger’le birlikte, felsefeyi sanata teslim etmeye dayanan anti-pozitivist ve anti-marksist çaba doruk noktasına ulaşır. Heidegger modern bilimi ve totaliter devleti tekniğin en temel sonuçları olarak betimlediğinde, aslında düşüncenin ancak kendilerinden kurtulduğunda sağ kalabileceği iki egemen eklentilenmeye işaret etmiş olur. Heidegger, kendince teknikte gerçekleştiğini düşündüğü felsefenin yolunu izlemeyi salık vermez. Nietzsche’nin ve ardından Bergson’un önsezilediği, Almanya’da felsefi olarak şairlere tapınmanın ve Fransa’da edebiyat fetişizminin (Blanchot, Derrida, Deleuze…) izinden gittiği düşüncenin en can alıcı yanını, sanatsal koşula devreden yolu izlemeyi önerir. Batı’da bilimin hizmetkarı, Doğu’da politikanın hizmetkarı haline gelen felsefe, Batı Avrupa’da ise öteki Efendi’ye, sanata hizmet etmeye çalışmıştır. Felsefenin güncel durumu şudur: Üç efendiye birden hizmet eden Soytarı. Hatta bunlara, Levinas diye birinin Ötekine-Ötekinin yüzüne ve Kadına dair önermeleriyle felsefenin dördüncü koşulunun, aşkın hizmetçisine de dönüşebilmesini  tasarladığını ekleyebiliriz.

Bugün tüm bu sözleşmeleri bozmanın mümkün ve gerekli olduğunu ileri sürüyorum. Basitçe felsefi tavrı, etkilenmeme tavrını öneriyorum. Felsefeyi sanatsal koşuluna eklentili olmaktan kurtarmak en temel sorun, en büyük zorluk olarak karşımızda durmaktadır. Pozitivizm ve doğmatik Marksizm taşlaşmış konumlardan başka bir şeye artık tekabül etmiyor. Bunlar tamamen kurumsal ve akademik eklentilerdir. Aksine, sanatsallaştıran eklentiye ve dolayısıyla Heidegger’e güç kazandıran şey, hiç incelenmemiş olmasının yarattığı durum nedeniyle bozguna uğramanın çok uzağındadır. Felsefenin kendine ait uzamını kaybettiği, bilime ya da devrimci politikaya eklentilendiği zamanlarda şairler ne durumdaydı ve ne düşünmüşlerdi?(sayfa55-56)

Felsefe sanatsal koşuluna eklentilenmeye başladığı andan itibaren şairler çağının ünlü temsilcileri felsefi bir tercih konusu olmaya başlamışlardır. Michel Deguy -gerçekten de şairdir- işi sunu söylemeye kadar vardırdı: “Sanata hazırlık yapmak için felsefe”. Felsefenin kendi sıradan işlevlerini uzun bir süre egemenlikleri altına almış olduklarının farkına varmış olduğu şairlerin listesini hazırlamak için herhalde.

Şairler çağının sona erdiğini kabul ederek ve bu sona erme noktasından hareketle kendi listemi, dolayısıyla kapalı bir şairler listesi yapıyorum. Ödül dağıtımı imkansız olduğuna göre “en iyi şairler” oldukları için değil, ama şairler çağını dönemselleştirdikleri ve safhalara ayırdıkları için çok önemli olan yedi şair olduğunu düşünüyorum. Kendisinden sonrakilerin peygamberi, öndeleyici gözcüsü olan Hölderlin’den ve yönsüzlüğün başlangıcını yönlendirilmiş anlam olarak işaretleyen Paris Komünü’nden sonra gelen Hölderlin’in  izleyicisi şairlerden, Malarme’, Rimbaud, Trakl, Pessoa, Mandelstam ve Celan’dan söz ediyorum.(sayfa59-60)

Heidegger’in düşüncesi günümüze kadar sahip olduğu ikna etme gücünü, şiirde bahis konusu olan şeyi, adını verecek olursak nesne fetişizminin yerinden edilmesini, hakikatin bilgiyle karşıtlığını ve son olarak da çağımızın temel yönsüzleşmesini kavrayan tek düşünce olmasından almaktadır.

Bu nedenle de, Heidegger’e yöneltilecek şu eleştirinin dışında başka bir eleştiri olamaz: Şairler çağı son bulmuştur, felsefenin de sanatsal koşuluna eklentilenmekten kurtarılması zorunludur. Bu şu demektir: Nesnellikdışılaştırma ve yönsüzleşme bugün artık sanatsal metaforda sözcelenme zorunluluğuyla karşı karşıya değillerdir: Yönsüzleşme kavramsallaştırılabilir.(sayfa62-63)

Bugün felsefenin eklentilenmekten kurtarılmasının ve yeniden doğuşunun ilan edilmesinin mümkün ve zorunlu olması; bilimsel koşulun (pozitivizm), politik koşulun (Marksizm) ve sanatsal koşulun (Nietzsche’den günümüze) birbirini izleyen ve yıkıcı ayrıcalıklarının yol açtığı uzun askıya alınma sürecinin ardından, hakikate dair tamamen yeniden temellendirilmiş bir doktrine dayanarak dört koşulun yeniden düzenlenmesinin bir buyruk haline gelmesi; “Felsefe’nin sonu”na, “metafiziğin sonu”na, “aklın krizi”ne ve “öznenin yapıbozumu”na dair yinelenen duyurulardan kopuştan hareketle, görevimizin, “modern aklın” işaret ettiği yöne yeniden girmek, “Kartezyen meditasyon”a doğru fazladan bir adım atmak olması: Bunları yapmak, tüm bunların ortaya çıkmış can alıcı olaylar statüsüne sahip olmalarını anlamlı kılmıyor olsaydı, keyfi bir iradecilik olurdu. Bu olaylar dört koşulun her birinin düzeninde hala askıya alınmış olsalar ya da geçici adlandırmalarla anılsalar bile ortaya çıkmışlardır. Bilimin, sanatın, aşk düşüncesinin ve politikanın içinde ortaya çıkmış bu olaylar, aralarından daha şimdiden adlandırılabilir olanlara entelektüel bir sığınak ve karşılama yeri sunma olanağıyla felsefenin yeniden dönüşünü gerektirmektedir.(sayfa67-68)

Şairler çağının son bulduğunu kabul etmek, bilimin çağdaş biçimlerini ontolojinin eksenleri olmaya çağırmak, aşkı hakikat işlevi içinde düşünmek, politikanın başlangıcının yollarını açmak: Bu dört nitelik Platoncudur. Platon da sofistiğin masum işbirlikçileri olan şairleri felsefenin kuruluş projesinin dışında tutmuş, “logos” görüsüne rasyonel olmayan sayılar sorununun bilimsel biçimde ele alınmasını dahil etmiş, Güzele ve İde’ye yükselişte aşkın anidenliğine yer vermiş, demokratik Cite’nin alacakaranlığı üzerine düşünmüştür. Platon’un hem sert hem de modernliğin sözcüsü olan profesyonel sofist muhatapları vardı. Aynı şekilde bugün düşüncenin klasik kategorilerinden kopma girişimi de bir “büyük söz sanatı” (la grande sophistique) şeklinde özellikle Wittgenstein’a atfedilen adlandırmanın uygunluğunu tanımlamaktadır. Dilin ve dilin türdeş oyunlardaki değişkenliğinin kesin önemi ortadadır. Sanatın ekileriyle retorik bir yakınlığa sahip olan pragmatik ve açık politik hakikat kavramının geçerliliğindense şüphe duyuyorum. Eski Yunandaki sofistler ile birçok çağdaş yönelimin paylaştığı bu kadar ortak nitelik vardır. Bu paylaşılan nitelikler Giorgias’ı ve Protagoras’ı konu alan incelemelerin ve onlara yapılan göndermelerin bugün neden arttığına açıklık getirmektedir. Çağa dair içerdiği öğretilere duyduğumuz saygının yanı sıra sofist kesinliğin bir eleştirisini yapma zorunluluğuyla da karşı karşıyayız.(sayfa89-90)

…Sanki Nietzsche’ci çığırtkanlık sanata eklenti biçiminde bir yüzyılın hem bilim karşıtı hem de hakikat karşıtı yazgısına damgasını vurmuştur. Bugün Nietzsche’nin tanısını tersine çevirmek gerek. Yüzyılın ve Avrupa’nın kaçınılmaz bir şekilde Platonculuk karşıtlığı hastalığının iyileştirilmesi gerekmektedir. Felsefe ancak hakikat kategorisinin tarihinde zamana özgü yeni bir aşama önerirse varolacaktır. Bugün Avrupa’da hakikat yeni bir düşüncedir. Platon ve Lautman için olduğu gibi bu düşüncenin yeniliği de  bilimlerin ziyaret edilmesiyle aydınlanır.(sayfa93)

Felsefe, kendi içerisinden, tarihsicilikten (historicism) kopmak zorundadır. Tarihsicilikten kopmak. Bu buyruk ne anlama geliyor? Felsefi sunumun başlangıçta kendisini tarihine göndermeksizin belirlemek zorunda olduğunu kastediyoruz. Felsefe, kendi kavramlarını, onları ilk başta tarihsel uğraklarının mahkemesi önüne çıkarmaksızın sunacak kadar cesur olmak zorunda.(sayfa107)

…Bense kendi payıma felsefe tarihinin şiddetle unutulmasını, böylelikle de varlığı unutmayla ilgili tarihsel montajın bütününün şiddetle unutulmasını önereceğim. …Sorun, Descartes ya da Spinoza gibi birinin yaptığı gibi, özerk bir söylem meşrulaştırımına girmek için tarihsicilikten kopma sorunudur. Felsefe, düşünce aksiyomları ortaya koymak ve onlardan sonuçlar çıkarsamak zorundadır. Felsefe ancak o zaman ve kendi içkin belirleniminden hareketle, kendi tarihine çağrıda bulunacaktır.

Felsefe, kendi tarihi tarafından yargılanacak bir şekilde değil, bizzat kendi tarihini yargılayacak bir şekilde kendisini belirlemek zorundadır.(sayfa108)

Felsefenin bir tanımı vardır. …o felsefeyi felsefe olmayandan ayırt etmeyi mümkün kılan asli bir tanımdır ve Platon’dan beri bu böyledir. Felsefe, aynı zamanda, felsefe olmayan ama felsefeyi andıran epeyce andıran ve Platon’dan beri sofistlik (sophistry) diye adlandırdığımız şeyden de ayırt edilebilir.

Modern sofistler kimlerdir? Modern sofistler, büyük Wittgenstein’ın ayak izlerinden yürüyüp, düşüncenin şu alternative sımsıkı tutunduğunu ileri sürenlerdir: ya söylemin etkileri, dil oyunları ya da dil kapanlarından sökülüp çıkartılmış bir şeyin sessiz belirtimi, saf “gösterim”i. Bu modern sofistler için temel karşıtlık hakikat ile yanılgı veya gezginlik (wandring) arasında değil de, konuşma ile sessizlik arasında, söylenebilir olan şey ile söylenmesi imkansız şey arasındadır. Veyahut da anlamla donanmış cümleler ile anlamdan yoksun başka cümleler arasındadır. ..oysa ki felsefe yalnızca şunu savunmak için var: insanın sözünü edemeyeceği şey tam da felsefenin söylemeye kalkıştığı şeydir.(sasyfa109-110)

Her felsefe tanımının felsefeyi sofistlikten ayırması zorunludur. Neresinden bakılırsa bakılsın, bu tez bizi, felsefe tanımını hakikat kavramı yoluyla kotarmaya zorlar. Çünkü kadim ve modern sofistin zorla dayatmak iddiasında olduğu şey, tam da hiçbir hakikatin varolmadığı, hakikat kavramının faydasız ve kesinlikten yoksun olduğu, zira sadece adetlerin, kuralların, söylem tiplerinin veya dil oyunlarının var olduğudur. Buradan hareketle tezin türevini kayda geçireceğim:

Hakikat kategorisi, başka bir ad altında olsa bile, herhangi bir mümkün felsefenin merkezi kategorisidir.

Çöküşü içerisinde bu yüzyıldan kalan nedir? Kuşkusuz, üç tarih düzeneği, üç yer ve felsefi boyutların –veya iddiaların- üç ideolojik karmaşası. Üç düzenek şunlardır: Stalinci Bürokratik sosyalizm, faşizmlerin serüveni ve ‘Batı’da parlamenter sistemlerin yayılışı.

Üç yer: Rusya, Almanya ve Birleşik Devletler. Üç karmaşa da şunlar: diyalektik materyalizm, yani Stalinci Marksizmin felsefesi, militan Nasyonal sosyalist boyutu içerisinde Heidegger’in düşüncesi ve Viyana Çevresi’nin mantıksal pozitivizminden hareketle geliştirilmiş Amerikan akademik felsefe.

Bu üç entelektüel girişimin çarpıcı ortak özelliği, Platonik metafizik temellendirmeye şiddetli bir muhalefet sergilemektir.(sayfa112-113-114)

Felsefe bir ardışıklığın tersine-çevrilişine ve bir sınırın öte-yanına uygun olarak konumlanmış bir boşluğun, Hakikat kategorisi altında, silkinip kıpırdanışı, çalkanıp kabarışıdır. Görünen bu hedefle, felsefe, bir bilgi kurgusunu ve bir sanat kurgusunu üst üste koymayı örgütler. Felsefe, hakikatleri kapıp kavramak için bir aygıt çatar, burada hakikatleri kapıp kavramak şu anlama gelir: bazı hakikatler vardır demek ve bu ‘vardır’ın kendisini kapıp kavramasına izin vermek; böylelikle de düşüncenin birliğini onaylamak. Bu kap(ıl)ıp kavra(n)ma, bir nesnesi olmayan aşkın kuvvetiyle dürtülür ve herhangi bir iktidar bahsine tutuşmayan bir ikna stratejisi oluşturur. Bütün bu yol yordam koşulların buyruğu altındadır, kendilerine özgü olay figürü içerisinde sanatın, bilimin, aşkın ve politikanın buyruğu altındadır. Sonunda bu yol yordam özgül bir hasımla, sofistle kutuplaştırılır.(sayfa123)

Felsefe mümkündür, felsefe zorunludur. Ama yine de felsefenin var olması için arzulanması zorunludur. Philippe Lacoue-Laberthe, Tarihin –bunu söylerken Nazi barbarlığını düşünmektedir- bundan böyle bize felsefe arzusunu yasakladığını söyler. Onu bu noktada onaylayamam, çünkü böyle bir kanı modern sofistlik nazarında filozofu daha en baştan bir zafiyet pozisyonuna sokar. Başka bir çıkış yolu mümkündür: tarihe karşı felsefeyi arzulamak, tarihsicilikten kopmak. İşte o zaman, felsefe, sarfettiği çabanın bizi tam da hakikatlerin var olduğuyla  uyuşuma sokmasından hareketle, ne ise o olarak, tam da olduğu şey olarak yeniden –görünüşe- çıkar, Tanrı veya ruh olmaksızın parlak bir öncesiz-sonrasızlık açılışı olarak tekrar-görünür. Benim düşünce için bir ödev addetmekte tereddüt etmediğim şeyin yön tayini böyledir. Ve Mallarme’ ‘nin yaptığı gibi, felsefi Hakikat’in öncesiz-sonrasız boşluğunu ideal ve bu yüzden de var olmayan bir çiçek tarhına, cinsi – “iris çiçekleri ailesi”- yalnızca filozofun işlemi içerisinde var olan iris çiçeklerine benzetirsem, coşkun yükselişi ve zorlayıcı buyruğu tıpkı Hakikatin bir bilgi kurgusuna bir sanat kurgusunu eklediği gibi birbirine katarak onunla beraber şöyle diyeceğim:

    “Uzun yollar tepmiş arzunun nuru, Düşünceler

          Bu yeni ödeve tomurcuk açan

          İris çiçekleri ailesini göreyim diye

          İçimdeki her şeyin coşkusuyla yükselip kabardığı

                     Düşünceler

S. Mallarme’, “Prose (pour des Essintes)”Poe’sies.

Böylesi bir tomurcuk açma, olumlayan düşünmenin böylesi bir geri-dönüşü de bahse dahildir. Yine Mallarme’ : “Her düşünce zarların sallanıp bir el atılışıdır”. Felsefenin zarlarını sallayıp atalım. Zarlar yere düşerken, Mallarme’nin  “yapılmakta olan toplam hesap” dediği şeyi modern sofistlerle tartışmak için hala daha zaman olacak. (sayfa134-135)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s