Düşünce · Felsefe · Sosyoloji

Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler/ Christopher Caudwell

cs

İKİ CİLT BİR ARADA/Metis Yayınları 20. Yıl Özel Basımı, Gözden Geçirilmiş Yeni Basım: Kasım 2002, Çevirenler: Müge Gürsoy Sökmen, Ali Bucak, notlandıran: Mehmet Uysal

Aydının “saf” düşünceyle saldırgan gerçekliğe baskın çıkmaya çalışması  tanıdık bir görüntüdür. İnsanın dış dünyasına çekilerek gerçekliği düşünsel olarak fethedebileceği kategoriler ya da büyüler bulabileceğini sanması onun zaafıdır. Böyle zannetmek, “kuram” meraklısının, peygamberin, mistiğin, metafizikçinin  ve hastalıklı biçimde nevrotiğin hatasıdır. Hepimizin içinde hala bulunan, sihre inanan ilkel insanın izleridir bu. George Bernard Shaw’daysa    tipik burjuva biçimini alır. Gerçeğin özgürlük getirdiğini görmesine karşın bu anlayışın tek bir zeki  adamın bulabileceği bir şey değil, toplumsal bir ürün olduğunu görmeyi reddeder. Shaw hala insanın Platonik ruhundan dünyaya hükmedebilecek İdealar biçiminde saf bilgeliği ve toplumsal eylem olmaksızın tartışma ve akıl yürütme yoluyla yeni ve daha yüce bir bilinçliliği  çıkartabileceğine inanır.(sayfa16)

Düşüncesiz eyleme inanmak ilkelliği faşistlere özgüdür. Ancak burjuva aydınının hurafesi olan eylemsiz düşünceye inanmak da aynı derecede ilkeldir. Düşünce eylemden uzaklaştırıldığı anda eli kolu bağlanır—daha doğrusu hiçbir şey üretmeyen bir makine gibi işler durur—çünkü düşünce eyleme yardım içindir. Gerçi düşünce eylemi yönlendirir ama nasıl yönlendireceğini de eylemden öğrenir. Varlık tarihsel olarak ve her zaman bilme’den önce gelmelidir çünkü bilme, varlığın bir uzantısı olarak evrilir.(sayfa17)

İnsan varlığı ile bilinci arasındaki ayrılık tüm mutluluk ve kederin kaynağıdır, bu ayrılık toplumu ilerletir ve yaşamı diri kılar. Oysa Shaw bu ölü zihinsel  kürenin altındaki her şeyi, tüm bu gerilimi reddeder. Gerçek eylemli bu varlığın yerine geçirdiği kaba teolojik “Yaşam Sevgisi” kavramı entelektüel bir tavırla tasarlanmıştır. Bu nedenle Shaw’ın tipleri insani değildir, tüm çelişkileri mantık alanında olur. Mantık yalnızca eylemle sentezlenen sonsuz çatışmalarını kendi başına çözemeyeceğine göre, bu tiplerin çelişkileri de hiçbir zaman çözülemez.  Bu gerilim, Caesar ve Jeanne D’Arc gibi, deneyimin düzenlenmemiş önderliğinde doğasını bilmedikleri, ancak tarihin boyun eğdiği heybetli yetenek güçlerini var eden “kahramanları”yaratır.

Shaw böyle kahramanları kavrayamaz. Onların, var ettikleri her şeyi bilinçli olarak istemiş olduklarını varsayar. Dolayısıyla bu kahramanlar ona göre burjuva tarih kitaplarından fırlamış, insanlıktan hayli uzak, küçük sevimli tiplerdir; onların yaşamlarını “toplumsal değişim akımları” üstüne yazılmış bir sınav  kağıdı okurcasına soğukkanlılıkla ele alır. Caesar ve ermiş Jeanne  oyunları tiyatro eseri değildir. Shaw’ın yaptıklarına sanat denemez, yalnızca tartışmadan ibarettir, bu yüzden de tüm tartışmalar gibi trajik bir sondan, sürekli gelişmeden ve sanatsal bütünlükten yoksundur.(sayfa19)

…Özgürlük arayışı yalnızca sınıfsız bir devlette, toplum bütünüyle kendisini yöneterek özgürlüğün zor yollarını öğrendiği zaman başlar. Ancak geleceği bir sınıf tarafından planlandığı, bir pazarın değişimleriyle kontrol edildiği hatta soylu bir Samuray şirketince ayarlandığı zaman özgürlüğe nasıl erişilebilir? Şimdiye dek iki filozofun mutlak doğru ve adalet tanımında anlaştıkları görülmemişken entelektüel Samuraylar bunu nasıl becerecekler? Düşüncenin sonsuz arayışı için bir tek hakem vardır: eylem. Ancak düşüncenin yönlendirdiği ve eylemin çenesini tuttuğu bir dünyada bu sorun nasıl çözülebilir? Eylem toplumun tüm gözeneklerine sızar; toplumun yaşamı insanların eylemlerinden oluşur. Biçimini ayrıcalıklı birkaç kişi kararlaştırırsa ve çoğunluğun eyleminden uzaklaşırsa toplum hemen parçalanır.(sayfa 20-21)

Shaw burjuva sınıfının zayıflıklarını başarıyla gösterme görevini yerine getirdi Bu sınıfın kültürünün çürümüşlüğünü sergiledikten sonra, geleceği onun ellerine verdi, ancak bu ne okuyucusu ne de kendi için inandırıcı olmadı. Bu yüzden Shaw, bugünün, kendine güvenini yitirmiş utanmış burjuva zekasını temsil eder. Gününü doldurmuş bu dünyanın çürümesine yardım eden yenilgi ve ümitsizlik güçlerinden biri olarak eylemli bir rol oynar. Ancak çürümüş yapıyı yıkıp yeniden kuracak eylemli güçler olmaksızın bu dağılış yalnızca hastalıklıdır. İşte Shaw hiçbir zaman bu güvene ya da onun getirdiği kavrayışa erişememiştir. O da, Wells, Lawrence, Proust, Huxley, Russel, Forster, Wassermann, Hemingway ve Galsworthy gibi kendi çağının tipik şahsiyetlerinin yanında yer almıştır. Bu kişiler burjuva kültürünün kendi içindeki düş kırıklığını görmüş, hatta aynı düş kırıklığını kendileri de yaşamışlardır, ancak özgürlük ve bireycilik anlayışıyla insanı çamura sürüklemiş olan burjuva kültürünü daha iyi kavrayacak ya da düzeltebilecek durumda değildirler. Savundukları daima burjuva özgürlüğüdür. Bu da onları trajik değil acıklı tipler haline sokar, çünkü onları çaresiz kılan karşı konulmaz çevre koşulları değil, kendi yanılsamalarıdır.(sayfa25)

…Burjuva sanatı, böylece burjuva kültürünün aynı özelliğinden kaynaklanan iki kuvvetin gerilimi altında çözülür. Bir yanda pazar için üretim yüzünden kabalaşma ve ticarileşme vardır. Öte yandaysa sanat işleminin ereği olarak sanat eserinin temel alınması ve eserle birey arasındaki ilişkinin yüceltilmesi yer alır. Bu, zorunlu olarak sanatı toplumsal bir ilişki kılan söz konusu toplumsal değerlerin yok olmasına, böylece sanat eserinin sanat eseri olmaktan çıkıp yalnızca özel fantezi olmasına yol açar.

…Sanatçının burjuva tuzağından kaçıp sanatta içkin olan toplumsal ilişkilerin bilincine varmasını sağlayan her şey, çürümenin ertelenmesine yardımcı olur. Bu nedenle roman burjuva kültüründe varlığını sürdüren en son edebi sanat biçimidir, çünkü başka bir yerde açıkladığımız nedenlerden ötürü, romanda sanat sürecinde içerilen toplumsal ilişkiler açık seçiktir. Dorothy Richardson, James Joyce ve Proust, hepsi değişik biçimlerde burjuva romanının son çiçekleridir; onlarla birlikte roman artık toplumsal ilişkilerin nesnel bir incelenmesi olmaktan çıkar ve öznenin toplumdaki deneyiminin incelenmesi haline gelir.  Artı deneyimlenen şeyin de yok olup Gertrude Stein’deki gibi “ben-ciliğin” hakimiyetini ilan etmesine bir adım kalmıştır.(sayfa43)

…İnsan zorunlu olarak özgürlük ve mutluluğun kendi bireysel eyleminden geçtiğini zanneder. Özgürlük ve mutluluğun toplumsal ilişkiler yoluyla, toplumsal ilişkileri değiştirmek için başkalarıyla yardımlaşarak bulunacağına inanmayarak her zaman yapılacak başka şeyler bulur; Meksika’ya uçar, doğru kadını ya da arkadaşları bularak kurtuluşa kavuşur. Hiçbir zaman gerçeği, yani insanın aynı zamanda diğer insanlar için de bir kurtuluş bulmadığı sürece kendi kurtuluşunu bulamayacağını görmez.(sayfa55)

Sanki insanlar dünyaya boş zihinlerle gelip orada eğitilmemişler de aniden yeryüzüne adım atıp istekleri doğrultusunda bu üzücü tabloyu yaratmışlar gibi H. G. Wells, etrafında gördüğü insanların kafa karışıklığının, cahilliğinin, körlüğünün, ziyankarlılığının ve kavgacılığının bu karışık ekonomik, politik ve toplumsal ilişkiler dünyasını doğurduğuna inanmıştır. Bu, bilmenin varlığı yarattığını, düşüncenin özgür ve öncel olduğunu savunan eski burjuva hatasıdır. Her zaman, insan isteminin özgür olduğuna inanılır ve onun ancak özgürlüğünü gerçekleştirecek koşulları yarattığı ölçüde özgür olduğu görülmez.(sayfa65)

…O halde düşünce tamamen boş ve yalnızca varlık denizinin karmaşık dalgalarındaki rastlantısal bir yakamoz mudur? Hayır, çünkü düşünce varlıktır, varlığın bir parçasıdır, tarihin içinde eylemin bir parçası olarak gelişip birincil durumdaki eyleme yardım eder, bunun sonucunda eylem de varlığa taze ışık tutar. Her aşamada düşünce eylemden kaynaklanmalı, ondan öğrendikleriyle yeni eyleme dönüşecek taze düşünceye dönmelidir. Böylece bilinen ve etkilenen dünyanın sınırları giderek genişler, bilinçteki yansıma da derinleşir ve karmaşıklaşır. Bu yalnızca  bilimin değil tüm düşüncenin gelişim yasasıdır. Düşüncenin görevi bayat kavramlarını  olası bir dünyaya karıştırıp eylemin ayak uydurmasını beklemek değil, varlık dünyasının ta derinlerine kadar inerek nedensel yapısını açığa çıkarmak ve bu nedensel yapıdan gelecek varlığın olanaklarını çıkartmaktır.6

…Düşünce, varlık ile olan birlikteliğinde tarihsellik kazanır, değişir ve tekrar zenginleştirip önderlik etmek için eyleme döner, ancak o zaman burjuva kuramında bahsedilen ve burjuva uygulamasında gösterdiği gücü kazanır. Burjuva kuramında düşünce zorunluluktan azadedir, burjuva eyleminde ise zorunluluk karşısında acizdir. Marksist kuramda düşünce zorunluluğun bilincinde olduğu için özgürdür.(sayfa68)

Ayırt edici tüm burjuva ilişkilerinde sevecenlik tipik olarak eksiktir, çünkü sevecenlik yalnızca insanlar arasında var olabilir oysa kapitalizmde tüm ilişkiler insanla meta arasında kendini gösterir.

…Burjuva düşü, eşya ilişkisini feodal, köleci ya da ilkel ilişkilerin yerine koyarak insanları özgürleştirmektir. Oysa bu bir yanılsamadır. İnsan ancak toplumsal ilişkiler yoluyla özgür olabildiğine göre burjuva, gerçeklere gözlerini kapatmaktadır. Bilinçli, planlanmış toplumsal ilişkilerin yerine bilinçsiz planlanmamış toplumsal ilişkileri koyar, bunlar da tüm bilinçsiz güçler gibi kör ve yıkıcı olarak çalışırlar.(sayfa104)

…Özel mülkiyet burjuvazi tarafından icat edilmemiştir. İnsan doğasındaki bu gizilgüç olmasaydı hiç ortaya çıkmazdı. Ancak burjuva dünyası onun çiçeklenmesini, yükselmesini ve toplumsal ilişkilerin birincil güdüsü haline gelişini sağlamıştır, bu yüzden de bu tat tüm burjuva dünyasını istila etmiştir.(sayfa106)

Burjuva uygarlığı, tam özgürlüğün tam bireysel anarşiden oluştuğu ve insanın doğal olarak tamamen özgür olduğu temeline dayanır. Bu Rousseauculuğun bütün burjuva düşüncesini bozduğu görülür. Freud uygarlığı, tamamen özgür içgüdülerin kültür tarafından köleleştirilmesinden başka bir şey olarak düşleyemez.

Bu yüzden de dürüst burjuva ya kötümser ya da dindardır. İnsanın toplumsal olarak var olabilmesi için toplumsal örgütlenmelere (polis, hakimler, fabrikalar, eğitim) gereksinimi vardır, bunlarsa ona özgürlüğünü engelleyen birçok kısıtlama gibi gelir; onun eleştirdiği, komünistler gibi örgütlenmedeki kusurluluk değil, bir örgütlenmenin ne şekilde olursa olsun var olmasıdır. Bu nedenle uygarlık burjuvaya tüm önermeleriyle lanetlenmiş görünür, bu yaşamda özgürlüğü elde etmenin yolu kalmamıştır artık. Bütün örgütlenmeler, bilinçlilik ve düşünce burjuva aydınına sonunda tamamen özgür doğal insanın çürütülmesi, ketlenmesi, baskı altına alınması gibi gelir; oysa doğal insan, insana benzeyen maymundan başka bir şey değildir çünkü toplumsuz insan bir hayvandır.(sayfa120-121)

…Faşizm, gelecekten çekilerek kurtuluş için vahşi geçmişe döner. Garip bir ironiyle Freud, kendisini reddeden, kitaplarını yakan, ona karşıt görünen faşist felsefenin savunucusu olmuştur. Aslında bu, tüm burjuva kültürünün ironisidir, bu kültür çelişkiler üzerine kurulu olduğu için arzuladığının tam tersini doğurur. Özgürlüğü ve bireysel dışavurumu arzular, ancak özgürlüğün toplumsal örgütlenmenin ortadan kalkmasıyla doğacağına inandığı için, çağdaş dünyanın tüm zulmüne ve kör sakatlayıcı zorunluluklarına yol açar. Uygarlığı içgüdüsel bozukluklarından arındırmaya çalışan Freudculuk Nazizme yol göstermiş olur.(sayf121-122)

Bütün burjuva okullar içinde yaklaşımında en gerçekçi olanı, kuramsal öncülüğünü Malinowski ve öğrencisi Audrey Richards’ın yaptığı “işlevci” okuldur. Bu okul ilkellerin dinsel inançlarını, yalnızca soyut “inançlar” olarak değil; eylem içinde, günlük toplumsal ilişkiler örgüsünün parçası olarak, kendilerini ilkel yaşam içinde gösterdikleri biçimde ele alır.(sayfa156)

Marksizm dinin eleştirisini dini doğuran somut toplumsal ilişkilerin eleştirisi olarak kavradığı için dinin yanlışlarına ve çarpıtmalarına karşı savaşının –salon dinsizliğine benzer şekilde—doğrudan dine karşı savaşım olmasını reddeder, çünkü böyle bir savaşım gerçekçi değildir; dinsel bir gerçeğin, düşünsel bir dine karşı savaşımıdır, öyle ki her ikisi de, eylemden soyutlandıklarında artık gerçekdışıdırlar. Dinin eleştirisi, somut dinin eleştirisi haline gelir gelmez, onu doğuran toplumsal ilişkilerin eleştirisi olup çıkar tam da. Bu eleştiri yaratıcı bir biçimde savaşım olarak ortaya çıktığında, dinsel görüşlere karşı düşünsel bir savaşım değil, gerçek toplumsal ilişkilere karşı somut bir savaşım olacaktır. Düşünsel uydurmalara karşı öne sürülecek mutlak bir gerçek yoktur; bu uydurmalara karşı ancak düşsel içeriği gerçek yaşamda açığa çıkan düşsel gerçeklik öne sürülebilir.

Az önce söylediklerimiz dine karşı savaşımın, yalnızca onu doğuran toplumsal ilişkilere karşı savaşım olduğu ve dinin bu savaş alanının dışında tutulduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Savaşım dinsel inançları doğuran gerçek, somut toplumsal ilişkilere karşıdır ve bu ilişkilerden bazıları dinsel ilişkilerdir. Somut toplumun bütünü Marksizmin alanıdır ve din de bu somut toplum içinde yer almaktadır. Dinsel inançlar ve dinsel olan toplumsal biçimler toplumun var olan üst yapısının bir parçasıdır. Bu toplumun etkin bir eleştirisi, onun toplumsal ilişkilerinin dönüştürülmesini içerir ve bu nedenle üstyapının kendilerinin toplum içindeki özel konum ve ayrıcalıklarını dile getirdiği her insanın direnci ile karşılaşır. Bu direnç dinsel biçimler de dahil olmak üzere üstyapının bütün biçimlerinden yararlanır. Dinsel inançlar “insanların savaşımının bilincine vardıkları ve bir sonuç alana kadar savaştıkları” biçimlerin bir parçasıdır.(sayfa158-159)

…Ekonomik üretim derken, organizmanın doğayla, doğuştan olmayan, genetik olarak devralınamayan, dış araçlarla iletilebilen ancak biyolojik anlamda çevresel değil kültürel olan etkin bir iç içe geçişi anlıyoruz.

Bu yüzden ekonomik üretimin insanı insan yapan şey olduğunu söylemek neredeyse bir totolojidir; çünkü ekonomik üretimin her türlü tanımı, insana ait bütün nitelikleri belli bir alan içine sınırlar ve aynı zamanda bu nitelikleri, toplumsal ve insanın ekonomik üretim içinde işbirliği yapan insan  olmasının sonucu olarak ortaya koyar. Konuşma, düşünceler, mantık, sanat, bilinçlilik, yazı araçları, doğru, ahlak, hukuk, etik ve idealler bütün bunların bireysel değil, toplumsal özellikler olarak doğduğu görülür. Bireyde varlıklarını sürdürmelerine karşın, birer toplumsal süreç olarak oluşmuşlardır ve dışsal görünürler.(sayfa164)

…Güzellik toplumsaldır. Nesneldir, çünkü benim dışımda, toplumun içinde yaşar. Hermes heykelinin gülümsemesinin yalnızca benim içimde değil onu yapan Helenlerin içinde de, o zamandan beri ve daha önce insanın başına gelmiş olan her şeyi içeren bir niteliği vardır. Ancak güzellik, yalnızca insan topluluğu olarak düşünülen toplumda yeşermiş değildir. Evrenin tüm parçalarına uzanır; çünkü toplum etkin bir özne olarak nesne durumundaki tüm diğer gerçeklikle ilişki içindedir.

Ancak doğru, iyilik ve güzellik “yalnızca” toplumsal ürünler değildir. Bunların içinde insanın birey, insanların toplum, doğanın çevre ve gerçekliğin, bireyi, toplumu ve insanı içeren bir şey olarak yer aldıkları özel toplumsal rolleri, kendi aralarında çeşitlenerek kendilerine özgü niteliklerini yaratırlar. (sayfa209-210)

Bir sınıfı oluşturan, onun sahip olma biçimidir; yönetici sınıfın yasalarda, geleneklerde ve dinde görülen hakları aynı zamanda ekonominin temel özelliklerinin de ifadesidir. Emek süreci bütün toplumlarda ortaktır; toplumun sömürenler ve sömürülenler olarak ayrılması sınıflı topluma özgüdür; yalnız her farklı toplum için ayrımın biçimi değişir. Köleci toplumlar, geniş anlamda, özgür insan ve köle olarak; feodal toplum toprak soylusu ve serf olarak; gelişmiş burjuva uygarlıkları da kapitalist ve üretim araçları mülkiyetinin dışında bırakıldıkları için işgüçlerini pazara getirmek zorunda kalan “özgür” emekçiler olarak ayrılmıştır.

Bu tür uygarlıkların hepsi yönetici sınıfın ideolojisini taşırlar; çünkü işlevsel olarak düşünürler sınıfı ve yine işlevsel olarak emekçiler sınıfı biçiminde yapılan işbölümü, ayrım devam ettiği sürece, bütün toplumsal bilincin yönetici sınıf kutbuna toplanmasına neden olur. Bu yüzden en gelişkin kültürler bile yönetici sınıfın görüşünü –onun beklentilerini, çeşitli yönlerini ve zaaflarını—dile getirir. Bir devrimde, iktidar bir sınıftan ötekine geçtiği zaman, buna karşılık gelen ideolojik bir devrim de ortaya çıkar; kuşkusuz bu ancak emek süreci koşulları sömürülen sınıfta uzlaşmaz çelişkili bir bilinçlilik geliştirmişse gerçekleşebilir.(sayfa231-232)

Bir bilim olarak tarihin temeli Marx ve Engels tarafından atılmıştır; bu sonuca o zaman emekçi sınıfının tarih yaratan çabalarına –proleteryanın ilk burjuva karşıtı saldırısına—bizzat katılarak ulaşmışlardır. Marx ve Engels’in bilimi tarihsel maddeciliktir; bu görüş dünyaya bir bütün olarak bakar, çünkü dünya maddesel bir dünyadır; ayrıca dünyanın geliştiğini algılayabilir çünkü dünyanın tarihi vardır. Burjuva kültürü toplumsal devrim ve sosyalist inşa sonucunda yerini komünist kültüre bıraktığında, burjuva kültürünün tüm örgütlenmiş öğretilerini tutarlı bir dünya görüşü içinde birleştirecektir. Bu dünya görüşü zorunlu olarak tarihsel olacaktır –yani insanın toplumsal örgütlenmiş varlıklar olarak, rastlantısal ya da kendiliğinden değil, belirlenmiş bir süreç içinde geliştiğini bilen– bir görüş olacaktır. Ne psikoloji ne de biyoloji ve fizik tarihin içinde, fabrika, okul ya da tiyatro örgütlenmesinin içinde eridiğinden daha fazla erimeyecektir. Yıkıcı öğe olan özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla bu örgütlenmeler toplumsal örgütlenmeyi doğuracak ve bunun sonucunda kendileri de değişip zenginleşeceklerdir. Bu yüzden tarihin rönesansı bilimlerin karışımıyla değil; bu bilimlerin giderek artan bir biçimde bozan ve yalıtan gizli gücün ortadan kaldırılmasıyla oluşacaktır. Bu güç bir kere ortadan kaldırılınca bilimler iletişim kurabilecek ve bu iletişim tarihi yaratacaktır. Bilimler yeniden canlanarak yeni düzeylere yükselecektir; çünkü onların gelişmesini engelleyen şey, yalıtılmış ve toplumsal süreçteki köklerinden habersiz bir durumda bulunmalarından başka bir şey değildir.(sayfa236)

Gerçekliğin bilgisi ancak özne ve nesne birbiriyle diyalektik olarak karşılaştığı zaman, her birinin süreç içinde diğerini değiştirmesiyle yaratılabilir. Nesnenin değişmesi, insanın doğayı dönüştürmesidir. Öznenin değişmesi ise bilgidir. Böylece diyalektik maddecilik özne nesne ikiciliğini düzeltir ama bunlardan birini (pozitivizm) yadsıyarak değil, bu karşıtlığı bilginin yaratıcı kaynağı kılarak, onu, içinde insanın kuram ve uygulamasının yaratıldığı etken bir ilişki kabul ederek yapar bunu.(sayfa 315)

Öyleyse burjuva felsefesi Hegel’inkinden daha büyük bir felsefe yaratamaz; nasıl feodalizm Thomasçılık’tan daha üstün, ya da Hellenizm, Platonculık ve Aristotelesçilik’ten daha kapsayıcı herhangi bir şey yaratamazsa. Hegel’in idealist sentezinin ötesine geçmek için kişi, zihnin de karşılığında toplumsal ilişkiler tarafından belirlendiğini, bilmenin özne ile nesne arasındaki karşılıklı belirleyici bir ilişki olduğunu ve özgürlüğün bir kaza eseri değil, zorunluluğun bilinci olduğunu görmelidir. Toplumdaki bir insana göre özgürlük eğer kişinin bireysel arzularını elde etmesiyse kişi bunun, bu arzuları elde etmek için diğer insanlarla bilinçli bir işbirliğine girmeyi içerdiğini ve bu bilinçli işbirliğinin kendisinin de arzularını değiştireceğini anlamalıdır. Bunu anlamak burjuva olmaktan çıkmak ve burjuva ekonomisine hoşgörüyle bakmaktan vazgeçmek demektir. Kişi artık bir devrimci olmuştur. Böyle kişileri burjuva ekonomisinin kendisi yaratır, çünkü özgürlüğün toplumsal örgütlenmenin yokluğunda yatmadığını görmek proleterleşmek demektir. Kişi eğer burjuvaysa sınıfsızlaşmak, eğer proleterse sınıf bilincine varmak demektir. Bu, kişinin kendi başına burjuva ekonomisinde yatan tahakkümcü ve sömürücü ilişkilere karşı koymakta ne kadar güçsüz olduğunu anlamasıdır.

Diyalektik maddeci olmak, kişinin sömürünün, yoksunluğun, savaşın tedirginliğin, güvensizliğin etkisinde kalmış; en basit insanca gereksinmelerin yadsındığı, sevdiklerine burjuva özgürlüğü adına acı çektirildiğini, ya da sevdiklerinin öldürüldüğünü görmüş; ve insanın özgür- istemi’nin tek başına bir şey yapamadığını çünkü insanın burjuva ekonomisi içindeyken zindandaki bir mahkumdan daha tutsak ve sakatlanmış olduğunu –ve bu koşullar altında onu teskin edebilecek tek şeyin aynı zindandaki kader arkadaşlarıyla, dünyanın sömürülen proleteryasıyla, işbirliğine girmek olduğunu—anlamış olması demektir. Bu işbirliği kişinin eylemlerine toplumun ve kendisinin diğerleriyle paylaştığı amaçların doğasından gelen yasaları dayatır. Kişi, insanların zorunluluk dünyasını özgürlük dünyası için nasıl terk edebileceğini görmüştür: zorunluluğa gözlerini kapatarak ya da onun varlığını yadsıyarak değil onun bilincine vararak.(sayfa 337-338)

Claudwell’in bu incelemeleri kaleme alışından bugüne dünya çapında büyük değişiklikler oldu; yalnızca “sosyalist” dünya çökmekle kalmadı, nörolojiden sanata, estetikten biyolojiye, yazarın bu kitapta el attığı bütün alanlarda da çok şey değişti. Dolayısıyla bir açıdan bakıldığında, yanlışlanabilir ve tartışmaya muhtaç birçok saptama ve görüş var bu kitapta. Bunca yıl yeniden basmaktan kaçınmamızda bunların büyük payı oldu kuşkusuz. Ama diğer yandan özündeki haklılığını, eleştirilerindeki hakikat payını koruyor bizce. O zaman şunu öğreniyoruz bu kitaptan: Doğru, mükemmel, kusursuz, bitmiş bir şey değil. Doğru hep yanlışlarla birlikte var. Hatta belki de Doğru, insanın yalnızca doğru olma isteğinden ibaret; tercihlerimizle, eylemlerimizle ilgili bir şey Doğru. Böyle bakıldığında Caudwell hala güncel.

Güncel çünkü Christopher Caudwell, asıl olarak bireyci burjuva kültürü ve burjuva bireyin özgürlük anlayışı üzerine yazmıştı.  Bu kültür, görünür bütün çürüme alametlerine rağmen hala ayaktaysa, ölümünü yürekten dileyen birileri daha bir süre onu üzerine kafa yormayı sürdürecek demektir. Caudwell, işte bu niyetle ve büyük bir bilgi sevgisiyle yazmıştı İncelemeler’i.(Sunuş, sayfa8, Metis Yayınları,Kasım2002)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s