Sosyoloji

Amerika Üzerine Düşünceler/ Claus Offe

offe2

İlk kez notlarını paylaşan Yunus Babacan‘a teşekkürler!

Kitabın Tam Adı: Amerika Üzerine Düşünceler: Tocqueville, Weber ve Adorno Birleşik Devletlerde  (Selbstbetrachtung aus der Ferne. Tocqueville, Weber und Adorno in den Vereinigten Staaten), Türkçesi: Osman Toklu, Dost Kitabevi Yayınları, Aralık 2013, 1. Baskı, Ankara, 111 s.

‘Bir “gezi”yi geri dönmek amacıyla ikamet yerine geçici olarak değiştirmek biçiminde anlarsak, farklı nedenleri ve konuları da olsa, ABD’deki bu üç ikametin hepsini bir gezi olarak nitelendirebiliriz. Bu gezilerin her üçünde de, kökenleri saydıkları Avrupa topraklarına mukayeseli bir gözle bakma isteği öne çıkmaktaydı. Bu uzaktan yapılan gözlemler Alexis de Tocqueville, Max Weber ve Theodor W. Adorno’ya aittir. Geziler sırasıyla 1831-1832, 1904 ve 1938-1949 yılları arasında yapılmıştır.’ Giriş, s.12

‘Daha açık söylemek gerekirse, üç gezginimizin ortak konusu, modern ve sanayileşmiş toplumlardaki özgürlüğün düşündürücü yazgısıdır. “Çoğunluğun diktatörlüğü”, “tabiyetin demir kafesi”, “maddeleşme” ve “yönetilen dünya” – bunlar, Batı çağdaşlığının kaderini eserlerinin hiç değilse bir yerinde olumsuzlarken kullandıkları bildik değişlerdir; bu ilerleyişi durduracak ya da iyileştirecek karşıt güçleri ara vermeksizin araştıran da yine onlardı. Köleliğe varan yol hepsinin peşinden gittiği izlekti …’ Giriş, s.12

Alexis de Tocqueville ya da Orta Sınıfın Diktatörlüğü

‘Yazarın kaleme almaya karar verdiği, eşitlik çağı için “yeni siyaset bilimi” üç kuramsal değişkene dayanmaktaydı: Edimsel (tarihi, coğrafi ve demografik) koşullar, kurumlar ve yasalar ve bu ikisi tarafından biçimlendirilmiş öznel düzenlemeler, diğer bir deyişle rol alan aktörlerin töreleri ve duyguları, beklenti ve normları. Tocqueville için bu değişkenler arasında yalnızca bir etkileşim değil, göreceğimiz gibi, bir açıklama gücünün aşama derecesi de mevcuttur. Bu açıdan, Durkheim’ın bir önceli olan Tocqueville için gelişimi belirleyen en büyük ölçüt, nesnel koşullar ya da kurumlar değil. “töreler”dir.’ s.19

“Tocqueville için Birleşik Devletler’de incelediği demokrasi temelli yeni iktidar biçimi, öncelikle maddi bir kazanım değil, biçimsel bir kayıptır. Söylemek istediği, Amerikan toplumunun Eski Dünya’da çok uzun zamandır geçerliliğini koruyan, buradaysa artık geleceği olamayacağından kuşku duymadığı bir kuruluş ilkesine sahip olmamasıydı. Bu ilke, kişilerin politik hak ve yükümlülüklerinin eşit olarak dağıtılmadığını ve bunların doğuştan kazanılmış olduğunu belirtiyordu. Amerika’da durum farklıydı, orada bu haklar eşit olarak dağıtılmıştı ve göç ile kazanılıyordu. Tocqueville, “demokratik çağın” ve politik modernleşme sürecinin koşul ve sonuçlarının kuramcısıdır; ancak halk egemenliği gibi bir temel ilkeyi benimsemekten çok uzaktır.’ s.20

‘Demokrasinin nasıl gelişeceği sorusu Tocqueville’i pek ilgilendirmez, onu ilgilendiren, Avrupa’yı da etkileyen ve toplumsal konuma dayalı aristokratik düzeni silip süpüren karşı konulamaz selin, anarşi ve/veya despotizmin tehlikeli sonuçları bertaraf edilerek, özgürlükler korunarak nasıl düzenlenip yönlendirileceği sorusudur. Genel olarak politik toplumbilimin çıkış sorusu olarak da anlaşılabilen bu sorunun yanıtlanmasında ABD’deki koşullar ona bir sınav gibi yardımcı olur.’ s.21

Amerika’da Demokrasi’nin birinci cildinin ikinci bölümüne, Avrupalı okuyucuyu ikna etmeye yönelik “Birleşik Devletler’de aslında halkın idarede olduğunu söyleyebiliriz” tümcesiyle başlar. Bunu, yazarın anarşiden ve eğitimsiz cahillerin iktidara gelmesinin yarattığı korkudan söz ederken çağdaş Avrupalı okuyucuda yarattığı beklentiye karşılık verdiği sıra söylediklerine benzetebiliriz. Ancak, durum tam tersidir. Tocqueville’in vardığı sonuç, Avrupa toplumlarındaki yıkıcı dinamizmi harekete geçiren demokrasiye geçişin muktedir hal (“steady state”) diye nitelediği demokrasinin kendisi olmadığıdır. Tocqueville için özgürlük “ne kadar yeniyse o kadar tehlikelidir”, çünkü yurttaşların “özgürlüğü öğrenirken” tamamlayıcı âdet ve alışkanlıklar tesis edecek fırsatı olmamış, ancak demokrasi öncesi rejimde alıştıkları davranış biçimlerini sürdürmüşlerdir. Buna karşın, Tocqueville için, Amerika, özgürlüğün dolaysız bir biçimde, yani özgür kalmak için geçici bir hazırlık süresi yaşanmadan ve tanrısal bir himayeyle sunulduğu ve aynı biçimde eşitliğin de ayrıcalıklı sınıfların mallarına önceden güç kullanarak el koymaksızın politik ve toplumsal gerçeklik olabildiği özel bir durumdu. Avrupalıları ketleyen bir tarihten azade olma ayrıcalıkları, yani bu benzersiz durum “birer yetişkin olarak doğmalarının” nedeniydi ve bu da Amerikalıların Avrupalıların henüz erişemedikleri ve Amerikalılarla aynı yolu izleyerek hiçbir zaman erişemeyecekleri, iyi ve dengeli bir döngü içine girmesini sağlar.” s.22

“Liberal demokrasiye giden Avrupalıların demokrasi öncesi tarihiyle baştan tıkanan yolu bu nedenle Amerika’nınkiyle aynı olamaz. Birleşik Devletler’de demokrasi “kusurdan kaynaklanır”, diğer bir deyişle kalıcı ve merkezi bir düzenin eksikliği nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, yurttaşlar, gündelik yaşamlarını sürdürürken aşama düzenine dayalı yapılandırılmamış bir durum aracılığıyla en iyiyi yapmalarını sağlayan alışkanlıkları ve uygulamaları keşfetmek ve uygulamak zorundalar. Buna karşılık, bizler, Avrupa’da demokratik ve siyasi yaşamın esaslarını eleştirel düşünerek kendimize mal etmek zorundayız. Avrupa’da halkın özgürlük konusunda eğitilmesi gerek ve “âdetlerde yenilik yapmak” bile Amerika’da düşünceyle aynı anda gerçekleşen siyasi bir görev. Yanlızca Tocqueville değil, aynı zamanda Weber ve Adorno da Amerikan halkı ozmos yoluyla (seçeneksiz biçimde mevcut) demokrasi tarafından eğitilirken,  Avrupa’da demosun demokrasi “yolunda” eğitilmesi gerektiği kanısındaydılar.’ Dipnot 29, s.22

‘Ancak, iktidar, yalnızca basılı sözü, yani “düşüncenin vücut bulmuş halini” sansürle baskı altına alabilir, düşüncenin kendisini değil. Sansür amacına erişmede ne kadar başarısız olursa, düşünce de bir o kadar aşırılaşır –kendiliğinden artan, nihayet kusursuz bir despotizme dönüşen baskının Avrupa’da geçerli diyalektiğidir bu. Basın özgürlüğünü sağlamaktan imtina etmek ve sansür uygulaması yalnızca bir tehlike olarak kalmaz, aynı zamanda iktidardakiler açısından “büyük bir aptallık”tır. Buna karşın, Amerika, mükemmel basın özgürlüğüyle “belki de günümüzde içinde en az devrim tohumu barındıran” ülkedir ve orada basın “Fransa’da olduğu gibi yıkıcı eğilimlere” sahip değildir. Bu nasıl açiklanabilir?’ s. 24

Max Weber: Demir Kafesten Kaçmanın Amerikancası mı?

‘Weber, Batı’nın belirleyici özelliklerini, modern Batı akılcılığı içinde anlamak ve oluşumunu açıklamak gibi devasa bir görev üstlenmişti. Bu çerçevede, elbette, “Batı” (“Garp”) kavramının hangi alansal dağılımı kapsadığının açık olmadığının belirtilmesi gerekir. Dikkate alınması gereken seçenekler şunlardır: Batı Avrupa, Avrupa, Kuzey Amerika ya da bunlara dâhil edilen sömürgecilik sonrası yerleşimci toplumların oluşturduğu modern dünyanın “yeni ülkeleri”.’ s.49

‘Öncelikle, Weber’in 1904 sonhabarında ABD’deki on üç haftalık kalışı sırasındaki deneyim ve gözlemlerine değinmek istiyorum. Weber bu haftaları çok yoğun gözlemlerle, çokyönlü temaslarla, örneğine az rastlanan büyük bir çabayla izlenimler derleyerek ve toplumbilimsel anlamda birincil veriler ve kaynaklar toplayarak geçirdi.’ s.52

‘Weber’in Birleşik Devletler’e olan ilgisini yönlendiren soru, kapitalist modernleşmenin ve liberal demokrasinin bir seçenek olarak ABD’de görülen, tercih edilebilir modeline ilişkindir. Elverişli bir gelişme, uygulamada ve sonuç veren bir yolla, Amerika’nın Avrupa’ya uyumu, yani Amerika’nın Avrupalılaşmasıyla mı yoksa, tam tersi, Avrupa’nın özgürlükçü bir biçimde Amerikanlaşması fırsatının değerlendirilmesiyle mi gerçekleşecektir? Weber’in gözlemlerinde Amerika’nın Avrupalalılaşması tanısı, yani geciktirilen, ancak kaçınılmaz olan Amerikan toplum koşullarının Avrupa’nınkine uyum sağlaması ağırlıklı olarak yer tutar.’ s.55

‘Weber’in önceleri ısrarla savunduğu eşitlik varsayımına daha sonraki eserlerinde itiraz ettiğine sıklıkla rastlamamız, bana göre, daha çok bilimsel geleneğin etkisine ve araştırmacı Max Weeber’in kuramının doğruluğuna ilişkin bir kanıt niteliğindedir.’ s.56

‘Weber’in Amerika’da özgürlükçü bir yaşam sürdürmenin koşullarına başlarda duyduğu hayranlık ve sempati, farklılıkların eşitlenmesine, Amerika’nın Avrupalılaşması yönündeki beklentisine ve para kazanma düzeneğince yürütülen uslaştırmaya, bürokrasinin düzenlenmesi ve laikleşmesine dayalı bütüncül modele ilişkin varsayımlarını biçimlemişti. Weber’in tanımladığı Batı akılcılığının işleyişinde iki evrimsel yasallık vardır. Bunlardan birincisi, kişinin yanlızca maddi iş araçlarından uzaklaştırılması anlamında değil, günümüzde modern kitle partilerinin iç ilişkilerinde görüldüğü gibi, “çalışan ruhsuzlar” ve “özünden mahrum proleterler” vasfıyla insanın kurumsal alanların tümü içinde kamulaştırılmasıdır. Bu ilk büyük eğilimin sonucu, kişilerin yanlızca mal varlıklarından değil, aynı zamanda kendi sorumluluklarından ve bunu uygulama olanağından mahrum bırakılmalarıdır. Diğer yandan, karşı koyma yeteneği olmayan, tam anlamıyla ruhsuzlaştırılmış “uzmanlar ya da kalpsiz zevk düşkünleri” artık bürokratik bir iktidar yapısı tarafından kelimenin asıl ve mecazi anlamıyla “işlenir” ve bağımlı kılınır. Bir arada ele alındığında, her iki eğilimden ortaya politik (estetik, erotik ve dini, ama özellikle politik) yaşam alanında muhtemelen kabul görmeyen bir sıfır-varsayım çıkıyor, ancak Weber bunu bilimsel çalışmalarında olduğu gibi, kişisel yaşamında da tutkulu ve aynı zmaanda trajik bir biçimde izler.’ s.57

‘Tocqueville ile karşılaştırıldığında, Weber, kesin bir biçimde bireycidir (bireysel hareket özgürlüğü) ve bir politik topluluğun ahlaki ve bilişsel açıdan kendi kendini belirleme özgürlüğünün cumhuriyetçi ideallerle bağdaştırılması söz konusu edilemez. Bu noktada, özgürlüğün tadını çıkaranların hangi norm ve ilkeleri izledikleri sorusu ister istemez açıklamasız kalıyor.’ s.58

Theodor W. Adorno: “Kültür Endüstrisi” ve “Amerikan Yüzyılına” İlişkin Diğer Görüşler

‘Amerika deneyiminin Adorno için Avrupa’daki gelişmelere ilişkin hangi yorumları beraberinde getirdiği sorusu, Adorno’nun Amerika’daki kalışını ancak Tocqueville ve Weber;in gezilerinden temelde ayıran koşullar dikkate alınırsa anlamlı bir biçimde yanıtlanabilir. Bu farklar aslında çok açıktır. Adorno incelem veya gözlem amacıyla “gönüllü” olarak Amerika’ya gitmedi, Nazi Almanya’sında zorunlu bir göçle (bu göç onu önce Oxford’a getirdi), sıkıntılı koşullar altında yaşam sürdüğü Amerika’ya Horkheimer aracılığıyla gitti. Adorno ABD’ye bir alan araştırmacısının veya inceleme gezisi yapan birinin değil, bi mülteci gözüyle baktı.’ s.73

‘Amerika, Adorno için, herşeyden önce “hayatını kurtaran ülke”dir. Adorno, “ABD’ye Nasyonal Sosyalist kovuşturmadan kurtulmasını borçludur ve varoluşunu sağlayanlara teşekkür borcunu belleğinde hep muhafaza etmiştir”.’ s.74

‘Herbert Marcuse’un görüşlerini açıkça söylemesine karşın, Adorno ve Horkheimer’de kapitalizm ve emperyalizm eleştirisi gittikçe artan bir biçimde bastırılmış bir tonla ifade edilmektedir. Bir yandan totaliter eğilimli tekelci kapitalizm deyiminde ısrar edilirken, diğer yandan bu kavram dilinin kullanımı Aydınlanmanın Diyalektiği’nin zorlu bağlamının dışında belirli bir korku tarafından belirlenmiştir. Bizzar, Adorno, bu çekingenliğinin nedenini, anlaşılabilir bir biçimde, Almanya’nın Amerikan işgal bölgesine dönüştüğüne ilişkin o zamanki planlarla açıklar: “Önüme çıkarabilecekleri her engel beni korkutuyordu”.’ s.78-79

‘Adorno’nun eserlerinden seçilen oldukça küçük parçalar ölçeğinde, yazarın Amerika deneyimlerindeki belirsizlikleri ve bunların Avrupa’daki gelişmlerle karşılaştırılmasından çıkan sonuçları ikna edici bir biçimde aktarmada ve bunları düşünsel olarak düzenlemede –kendisinde önce Amerika’ya giden Tocqueville ve Weber’e oranla- çok daha az inandırıcı olduğunu göstermek isterim. Tocqueville’in Amerika çözümlemesindeki “özgürlük” ve “eşitlik” kavramları arasında var olan karşılıklı kısıtlamalar ve iyileştirmeler yerine, ayrıca Weber’de rastladığımız Avrupalılaştırma ve Amerikanlaştırma kavramlarıyla onlar arasındaki bağıntının çift anlamlılığı yerine, Adorno, kesinlikle birbirine uymayan ve inandırıcı olmaktan her biri en az diğeri kadar uzak iki Amerika tasviri sunmaktadır.’ s.93

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s