Düşünce · Felsefe

Melez Bilinç/ Daryush Shayegan

Daryush-Shayegan

Metis Yayınları, İkinci Basım Haziran 2014, Çeviren: Haldun Bayrı, notlandıran: Mehmet Uysal

Bir yandan aydınlanma rasyonalizminin, diğer yandan dinsel gelenekler ile demokrasi talebinin kıskacı altında, bugün dünyayı nasıl düşünmeli? Doğu’da ve Batı’da bilinci mesken tutan “varlık halleri” neler? Avrupa’nın Doğu üzerindeki etkilerini analiz eden Daryus Shayegan yeni bir “göçebe düşünce” tanımlıyor –uygarlıkları karşı karşıya getirmeyen, siyasal önyargılarla şekillenmiş kafa karışıklıklarına son veren ve dünyayla ilişkimizde meydana gelmiş değişimleri sorgulayan yeni bir düşünme biçimi… (Arka kapaktan)

                                             ÖNSÖZ

                                              ARAP DÜNYASININ UYANIŞI

Burada sunulan metinlerin çoğu, Arap-İslam dünyasını tepeden tırnağa sarsan olaylar öncesinde yazılmıştır. Beni bu yazıları güncellemeye iten de, Tunus ve Mısır’da estikten sonra başka Arap ülkelerine dalga dalga yayılan başkaldırı ve özgürlük rüzgarı oldu. Ama “Yeşil Hareket”in –yani İran’daki Haziran 2009 seçimlerini izleyen heyecan verici protestoların—tanığı olduğumdan, bu ülkelerdeki siyasi rejimlerin ve sivil toplumların iki paralel dünya oluşturduklarının; bu dünyaların da, birbirleriyle buluşmadıkları gibi, aksine ters yönde evrildiklerinin ayırdına varmıştım. Bir taraf ne kadar büzüşür ve kendini yekpare bir bütün gibi sunarsa, öteki taraf da –sivil toplumları kastediyorum—o kadar çeşitlenmekte, açılmakta, karmaşıklaşmakta, -Gilles Deleuze’ün önem verdiği kavramı kullanırsak- “rizomatik” hale gelmektedir.(sayfa 9)

Şimdi geriye dönüp, o dönemde İran’da olup biten olayların Batı basınında, hatta Arap basınında nasıl aktarıldığına baktığımda, bir tarafta abartılı hayranlığa, öbür taraftaysa temiz yürekli tepkiye şaşırıyorum.

Bütün bunları da,  ne kadar meşru olurlarsa olsunlar, başkaldırıların hedeflerine hep ulaşmadıkları ve o dönemde ifrata varan bir iyimserlikle kendinden geçen basının  zor kullanımını hafife aldığını belirtmek için söylüyoruz—ki iki uzun yıldan sonra, bugün bile hala, küllerin altında yatan korlar belki daha yakıcı biçimde harlamak için uygun zamanı beklemektedir. Bastırma yöntemlerinin haşinliği çoğu zaman önceden kestirilemez; adeta bu rejimler, yanıltıcı iblisler tarafından ayartılmakta ve tarihin onlara vermiş olduğu bütün dersleri sistemli bir biçimde unutmaktadır. Suriye’deki duruma bakmak kafidir:  tanklarla ezilen öfkeli bir halkın boyun eğmeyen bir cesaretidir bu. Bununla birlikte ilgili devletlerin tutumları arasında önemli farklar da vardır. Mısır ordusunun ılımlılığı ve ihtiyatlılığı ile Suriye ordusunun gözü dönmüşlüğünü, ya da kendi halkını ağır silahlarla katleden Muammer Kaddafi’nin histerik tepkilerini karşılaştırmak yeter. O zaman bir soru belirmektedir. İktidarı halktan ayıran bu uçurum nasıl bir şeydir?

Ernst Bloch, dikkat çekici kitabı Erbschaft dieser Zeit’  ta (Bugünün Mirası, 1935), Hitler’in 1933’teki iktidarı alması arifesindeki Almanya’nın “çağıyla hemzaman olmayan” (Ungleichzeitigkeit) durumundan bahseder. Zira Fransa ile İngiltere’nin aksine, Almanya 1918’den önce hiç burjuva devrimi yaşamamıştır; bundan dolayı “eski bir bilinçten ve ekonomik  varlıktan kalma, aşılmamış kalıntılar”ın  sıkıntısını çekmektedir. 21. Yüzyılın başındaki Arap ve İslam ülkelerinde, 1930’ların Almanya’sı ile, çağıyla hemzaman olmama dışında, kültürel ve tarihsel açıdan hiçbir benzerlik  olmadığı doğrudur. Çağıyla hemzaman olmama olgusu şimdiki zamanı reddediş olduğu ölçüde öznel olarak çağıyla hemzaman değildir, halk devletin diktasına boyun eğmeyi düpedüz reddetmektedir; bu devlet de günümüz dünyasının hızlandırılmış ritmine ayak uyduramayan bir iktidarın arkaik katmanlarını arz ettiği ölçüde, nesnel olarak da çağıyla hemzaman değildir. Başka bir deyişle, bu zıtlaşma aynı zamanda bir geçmişin, hatta “güncellenmemiş” bir siyasi düzenin ve “tıkanmış bir geleceğin”, yani zamana aykırı bir iktidarın ezici baskısı altında ot gibi yaşamaktan başka hiçbir gelecek beklentisi olmayan bir toplumun belirtisidir. Göstericileri başkaldırmaya ve tarihsel gecikmeyi telafi etmeye iten de, iktidarın güncellenmemesi ile halkın tıkanmış geleceği arasında sıkışıp kalmış alandır. Öte yandan geleceğe doğru bu hayati hamle, ancak, boşa dönen miadı doldurmuş bir makinenin gücüyle tutulan enerjilerin serbest bırakılmasıyla gerçekleşebilir. Bu gayrimeşru dayatmalara isyan ederken yeni bir ayar yapılmak istenmektedir, yerleşik iktidarların ezici vesayetinden azat olmak, tekrar çağdaş olmak, tarihin dönüm noktalarını belirleyen değişimlerin hep daha çabuk olan ritmine ayak uydurmak istenmektedir; başka deyişle, insanı soluksuz bırakan o kabuktan çıkarak özgürlüğün havasını teneffüs etmek, yüzyıllardır maruz kalınan o sürekli aşağılanmadan kurtulmak  ve ülkesinin solmuş halesine nihayet biraz parıltı katmak…(sayfa 11-12)

Tam bir altüst oluş yaşayan bu ülkelerin geleceği hususunda ise, tahminlerde bulunmak zordur ve büyük temkinsizlik olur; hele ki devrimlerin sözlerini her zaman tutmadıkları da düşünülürse. Her devrim, diyordu Jose Ortega y Gasset, bir tepkiyle karşılaşır, sonra da bir restorasyon geçirir.

Tunus’un siyasi geleceği hususunda hayli iyimserim, ama müstakbel Mısır rejiminin hangi türde olacağını kestiremiyorum; umarım iyimserlerin tahminleri doğru çıkar, en iyi örgütlenmiş ve en güçlü siyasi parti olan İhvan (Müslüman Kardeşler) oyunun kurallarına uyup Türk modelini seçer ve teokratik devlete meyletmekten kaçınır. Suriye’nin geleceği kestirilememektedir; İran ise sırrına nüfuz edilemeyen bir muamma gibi duruyor. İran rejimi bölgedeki diğer diktatörlüklerden çok farklıdır.  ….Hakkında ne denirse densin İran toplumu dünyanın en karmaşık toplumlarından biri olmaya devam etmektedir; baş döndürücü çelişkilerle doludur: Bu toplumda en inatçı batıl inançları, en hayale gelmez mesihçi fikirleri, en sert zihinsel bağımsızlığı, en eşitlikçi dini, neredeyse “anarşizan özgürlükçü” ve bazen düpedüz serbest-meşrep davranışları, son olarak da New Age’in fantezi düşkünü maneviyatlarına yakın cüretkar inanışları yan yana bulmak mümkündür. Ama sistemin zayıf noktası şu an için hala ekonomidir. Bütün bu gördüklerimiz, ekonomik yaptırımların, dörtnala enflasyonun, hiç denetlenemeyen işsizliğin, çok düşük büyüme de hesaba katıldığında, uzun vadede son sözü söyleyeceğini gösteriyor.(Sayfa 15-16)

                                             KUTSALIN GEÇİRDİĞİ BAŞKALAŞIMLAR

        Bu dünyanın röntgenini çekmek için didinip durduğumuz vakit, ruhun kargacık burgacık yazılarla dolu parşömen kağıdında aslında hiçbir şeyin yok olmadığının farkına varırız. Eşzamanlılık art-ardalığın yerini almıştır. Kutsalın geçirdiği başkalaşımlar geleneklerin, bireylerin, kültürlerin keyfince çeşitlenir ve her kişi bir “sınır geçirici” haline gelir. Hepimiz hacılaşmışızdır, fakat hac yolculuğu özel bir güzergahla sınırlı değildir. Arayışı korumuşuzdur, fakat aradığımız sadece Kutsal Kase değildir;  üstelik bu arayış insanların manevi müdahalelerine göre değişikliğe uğrar: Kah Budizmdeki  ruhun sınırsız göçler çemberi olan samsara,  kah Vedanta’daki  dünyanın kozmik yanılsaması olan maya , kah semazenlerin vecd içindeki dansları kılığına bürünür. Başka deyişle, kültürlerin melezleşmesiyle büyüyen tercih yelpazemiz, zaman ve mekanın ötesinde serüvene çıkmak için yorumbilgisinin dar çemberini kırar. Bu yolculuklar her birimizi çok bireyselleşmiş ve çok özel bir Homo viator (seyyah insan) haline getirir. Ruzbihan Bakılli-i Şirazi ve Hafız için kurtuluşa ermiş insan ülküsünü melameti ya da rind temsil ediyorken ve bu hayal de ilahi aşk çehresine bürünmüş bir aşktan ilham alıyorken, halihazırda bu ülküye en yakın olacak insan kimdir? Aslında böyle bir ülkü yoktur artık. Kuşkusuz alimlerimiz, parlak entelektüellerimiz, akla hayale gelebilecek her alanda mükemmel araştırmacılarımız, dogmatik ideologlarımız vardır, fakat bilgelerimiz, özellikle de bu çapta mistiklerimiz yoktur. Olsa olsa gurular vardır; ateşli, bazen de fanatik ve “meczup” yandaşlar vardır; muayyen bir hakikat arayan insanlar, insanın manevi boyutunu böylesine küstahça ihmal eden bir uygarlık nazarında eleştirel olup daha iyi bir dünya arayanlar vardır.

Bununla birlikte “zamanın ruhu “ diye bir şey de vardır. Erich Neumann, “Sanat ve  Zaman” başlıklı bir makalesinde, belirli bir dönemde bütün varlıkların, özellikle de yaratıcıların, aynı ruhla harekete geçip belirli bir yöne doğru hareket ettiklerini ileri sürer; Neumann yolların bu birleşmesine “zamanın ruhu” (Zeitgeist) adını verir. Zamanın bu ruhu yeryüzü kültürümüzdeki derin bir kırıktır aynı zamanda. Neumann, dünyanın “Kaos ile İlkörnek arasında” (zwischen Chaos und Urbild) bir iki-arada-bir deredelik   dönemi yaşadığını düşünür: yok olan bir dünya ile onun küllerinden doğması gereken bir başka dünya. 19. Yüzyılın sonunda Cezanne, Van Gogh, Picasso gibi büyük yaratıcıları kahraman bireylerdi, kaosun karanlık güçlerinden yola çıkarak dünyayı tekrar yaratmaya çağrılı olduklarından, arayışları iblise karşı bir kavgaydı, neredeyse Promethusvari bir görevdi. Ama 20.yüzyıl sonu ve 21. Yüzyıl başından itibaren, ne dev ne  keşif sahibi olan yeni bir insan tipine tanık olunmaktadır: iki-arada-bir deredelik sınırında pişen kumarbazlar, başka deyişle de yaptakçılar (bricoleur).

…Yaptakçı kendisiyle hem ait olduğu gelenek, hem de taşıyıcısı olduğu kültürel dönüşümler arasına mesafe koyan iki yönlü bir bakışla donanmıştır. İki tarafla bu mesafelilik onu parçalara ayrılmış bir varlık haline getirir; ama bu parçaların çok sayıda eklemlenmesini pek yerinde bir biçimde idare etmeyi başarır. Onu kıskıvrak tutan katı kaidelerden azat olduğunu hisseder; köhneleşmiş doğmaların prangasından kurtulunca da güzel yarınlar şarkısını terennüm eden denizkızlarının tuzağına düşmeyecek derecede bilinçlenir.(sayfa26-27-28)

                           ÖTEKİNİN İSYANI

        Aslında uygarlığımızın yazgısında felaket vardır ve bu felaketin önüne geçilemeyen sonuçlarından biri de, yanılsamaların, başkalığın ve negatifliğin son bulmasıdır. Cisimlerin gölgeleri yansımıyordur artık, aksine “gölgelerin cisimleri yansıyordur,  ki onlar da gölgenin gölgesinden ibarettirler.” Böylelikle tüm yanılsamaların, Ötekinin, İyiliğin, Kötülüğün sonuna tanık olmaktayızdır; her şey ortadan kalkıp Aynının ya da televizyon gerçeğinin içinde dağıldığı vakit ise, aniden Ötekinin hayaletinin beliriverdiği görülür. Baudrillard bu amaçla Borges’in, Aynının zorbalığının baskısına uğramış olduğu için intikamını daha da acı alan bastırılmış başkalığı anlattığı “Aynalardaki Hayvanat” öyküsünü zikreder: “ Yine de bir gün,” der Borges, “onlar (aynadakiler) bu sihirli uyuşukluktan  silkinecek …biçimler, uyanmaya başlayıp bizden azar azar farklılaşacak, bizi gitgide daha az taklit edecekler. Camdan ve madenden yapılma engelleri kıracak ve bu kez yenilmeyecekler.” Baskın yapan ve artık aynamız olmayacağını bize bildirerek karşı saldırıya geçen Ötekinin isyanından çıkarılacak kıssadan hisse bundan daha endişe verici şekilde ortaya konulamazdı.

Bütün bunlar 11 Eylül’den önce dile getirilmişti. Bu metinleri tekrar okuduğum vakit beni en çok şaşırtan ise, içerdikleri kehanet edasıydı. Başkalığın baskınının tarihte bu kadar seyirlik bir biçimde yerine getirilmiş olması ve milyonlarca televizyon izleyicisinin gözleri önünde naklen gerçekleşen dünya çapında bir olay olmuş olması tüylerimi diken diken ediyor. Ama bu olay aynı zamanda da, gidişatın hakikaten bilincine varılmazsa, Nietzsche’nin öngördüğü gibi İyi’nin ve Kötü’nün ötesine geçemeyeceğimizi, “İyi’nin ve Kötü’nün berisinde” (diesseits von  Gut und Böse) bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesine ve aşılmasına ulaşamayıp çözülme ve belirsizliğe düşeceğimizi de göstermektedir.

Küresel uygarlığımızın varlık nedenini sorgulayan Ötekinin isyanıyla birlikte, Derrida’nın kendine-bağışıklık tezi büyük ölçüde devreye girmiştir; bunun bir tedavisi varsa da, o tedavi, bütün düzeylerde bir bilinçlenme gerektirmektedir, hem Batı cenahında, hem de sayıklamayı andıran yanılsamalar namına onu yok etmek isteyenler cenahında.(sayfa 34-35)

BÜYÜK ENGİZİSYONCU

             Çifte yanılsama bu kimlik katılaşmasının kaçınılmaz sonucudur ve tercümesini bilinçdışı bir Batılılaşma ile kültürel bir şizofrenide bulur. Batılı değerler defedilmek istenirken, gayriihtiyari Batılılaşılır ve Batı’nın yan ürünleri benimsenir; olduğu gibi kalmak istenirken gerçeklikten kopulur ve narsizmin halüsinasyon evresine yapışıp kalınır. Zihinsel ve psikolojik tıkanmalara yol açıp sayıklamayı andırır bir çarpıklık dünyası yansıtan da bu iki varlık parçasının birbirine uymazlığıdır. Böylece bilişsel bir mesele koyar ortaya. Varlığın iki yarısı aynı anda iki farklı zamansallık içinde, iki farklı dalga boyunda yaşadığı için, bunları yamalamadan birleştiremeyiz. İki farklı kaynaktan iki görüntü dizisi alan bir alıcı tahayyül edin. Sonunda ekran üzerinde görüntüler üst üste binecek ve görüntünün netliği bozulacaktır. Bizim gerçekliği algılayışımızda vuku bulan da aşağı yukarı budur işte; çünkü hala şeylere eski bakışa bağımlı olan –içsel varlığımızı kastediyorum-, analoji yoluyla, sempati yoluyla düşünen bir varlık parçası vardır; halbuki zihin modern zamanların episteme ‘sinden   bize gelen yeni fikirleri tüketmektedir. Dünyanın büyüsü bozulmuş olduğundan, simgeleri çözmemiz imkansızlaşmıştır; zira “yazı ile şeyler birbirine benzemez olmuştur artık”.  Foucault’nun bize dediğine göre, benzerlik  itibarını yitirmiş olduğu için göz aldatma, kozmik yanılsama ve iki taraflı tiyatro oyunlarının belirdiği bir dünyada yaşayan Don Kişot’tan pek farkımız yoktur. Aynı Don Kişot gibi biz de ”analoji içinde yabancılaşmışızdır”. Birbirlerinin çehrelerini karşılıklı olarak bozan iki bilgi biçiminin kavuşma noktasındayızdır. Bilincimizin fikirler hususunda gecikmesi vardır; onları dünyaya getiren sürece içsel olarak maruz kalmaksızın vekilleri aracılığıyla edinmişizdir yeni fikirleri. Temsil ettiğimiz dünya, felsefi altyapısı itibarıyla Hegel-sonrasına aittir, fakat içeriği itibarıyla da Galileo-öncesi  ‘ne aittir. Bu ikisinin karşılaştıkları noktada ise melezleşmelere ve her türden çarpıklaşmalara tanık olmaktayız.

İki taraflı bir tuzağa yakalanmış olduğumuzdan, kendimizi bu çifte yanılsamadan kurtarmayı başaramadığımız müddetçe, laiklik meselesi, kamusal ve özel alanların ayrımı meselesi, kutsal ve dünyevinin ayrımı meselesi, özellikle de kendi kaderini tayin edebilen özgür bir özne-yurttaşın ortaya çıkma meselesi hiçbir zaman çözüme ulaşmayacaktır.(sayfa 46-47) 

                                  BATI –DIŞINDA NASIL FELSEFE YAPILABİLİR?

               ….Tam olarak ne olup bitmiştir? Modernliğin eleştirisi sonunda akliliğin dayandığı ölçüleri yok etmiştir ve  bütün oluş safhalarını kateden modernlik, döngüsünü tamamlamıştır; öyle ki, bastırılmış olan, bilinçdışının kulislerine sürülen şey, bütün eski bilme tarzları, toparlanıp tekrar su yüzüne çıkmıştır. Yerlerine zamanın ruhuna daha uygunları konmuş olan bütün eski katmanlar şimdi küllerinden yeniden doğmaktadır. Eşzamanlılık art-ardalığın yerini almaktadır; cilalı taş çağından bilişime tüm geçmiş kültürler söz hakkı talep etmektedir ve ortaya çıkışları, bir arada varolma sorunlarını da gündeme getirmektedir.

Dünyadaki bu yeni topografyanın ayırt edici özelliklerinden biri, parçalara ayrılmış olmasıdır. Sözcüğün geleneksel anlamıyla varlığın yerini almış olup fikirlerde, toplumsal olaylarda, davranış tarzlarında bir bakıma çimento hizmeti gören mefhum, parçalara ayrılmış ağdır, ya da çok geniş anlamda birbirine-bağlanabilirliktir. Hintli düşünür Homi Bhabha küçük aralıklı karşılaşma alanlarında, iki-arada-bir-derede (in-beetween spaces) yaşadığımızı düşünmektedir; bu yerler yeni kimlik göstergeleri, yeni işbirliği alanları sağlamaktadır. Fakat iki-arada-bir-deredelik, “sabit kimlikler arasında kültürel karmalaşma olanağı yaratan küçük aralıklı bir geçiştir” aynı zamanda. Amerikalı çok-kültürcüler için, Los Angeles’de yaşamak zaten başlı başına, farklı bilgi bölgelerinin iç içe geçiş tecrübesidir. Her mahalle başta Latin Amerikalı, Asyalı ve Anglo-Sakson olmak üzere çok çeşitli kültürel mekanları barındırır; içinde yaşayanlar, dilsel, kültürel ve kavramsal gerçekliklerin sınır çizgilerini geçtiklerinde çeşitli varolma  taarzlarıyla sürekli karşı karşıya kalırlar. Bu geçişlerin bütünü de Peter McLaren’in “Kültürel muhayyile” diye adlandırdığı, karma anlamlara, giderek de melez bir bilince (mestiza consciousness) yol açan çok sayıda referans kodlarının sonucu olan bir kültürel eklemlenme alanı yaratır. Hintli feminist Talpade Mohantry’e göre ise, melez bilinç sınırlara dair bir bilinçtir, hatta çoğu zaman birbirine karşıt fikirlerin anlaşılmasını gerektirdiği ve karşı tutuma bürünmeden bu bilgileri müzakere ihtiyacını ortaya koyduğu için aynı zamanda çoğul bilinçtir. Adeta şimdiye kadar sadece periferi insanlarını ilgilendiren sorun tüm yeryüzüne yayılmıştır, çoğul kimlikler de dünyada olma tarzımız ya da ortak alınyazımız haline gelmiştir.(sayfa 59-60)

İRAN’DA HEİDEGGER                                                     

           Heidegger İran’da özellikle 1970’lı yıllarda çok moda olmuştu. Ünlü İslamcı Heideggerciler grubu ilk  o dönemde ortaya çıkmıştı; bu grup, devrimden sonra ülkenin kültürel sahnesinden yok olmadığı gibi, bilakis İslam Cumhuriyet’inin yardımıyla daha da güç kazanmıştır. Varlığını koruyan ve çok gerici bir maskeye bürünen bu düşünce akımının kurucusu Ahmet Ferdid’dir. …Ahmet Ferdid’in mesihçi şifre anahtarıyla çözdüğü, çömezlerinin de neredeyse peygamberimsi bir şahsiyet haline getirerek ilahlaştırdıkları Heidegger, bizim gibi ülkelerin o kadar ihtiyaç duyduğu eleştirel anlayışı ve bütün Aydınlanma geleneğini içeriden kemiren bir hastalıktır. Ferdid’in Heidegger’i bu şekilde yorumlayabilmiş olması, Adorno’nun dediği gibi, mitsel boyutu gereği Heidegger düşüncesinin buna çanak tutmasındandır. Başka deyişle, muazzam meziyetlerine rağmen bence Heidegger düşüncesi bu tür karışımlara, daha eleştirel ve daha sakin olan Kant düşüncesinden daha çok mahal vermektedir. Eleştirel düşüncesinin nice zorluklarla adım atabildiği bizim gibi gelenekler için, Kant felsefesi diğer düşünürlerin felsefelerine nazaran zihinsel açıdan daha “sağlıklı”dır. Öncelikle Kant’ın sayıklamamıza engel olmasındandır bu;  sonra da bilginin sınırlarını göstermesindendir. Akıl bazı sınırların ötesine fantazmalara gömülmeden, yani çözülmez çatışkılara varmadan geçemez. İyi ki de bu böyledir, zira hakikaten düşünmek ve serinkanlı kalmak istediğimiz zaman bu sınırlar içinde kalmak evladır.(sayfa 65-66)

                                      BATI-DIŞINDA SANAT NASIL DÜŞÜNÜLEBİLİR?

              Bununla birlikte iki yönlü merkez kaymasına tanık olmaktayız. Bir yandan, Batının estetik değerlerini kuran merkez parçalanmaktadır;  günümüzde, 20.yüzyıl başında kübizmin ve avangardların doğuşunda olduğu gibi şu veya bu hakim ekole bakarak hizaya girmek imkansızdır. Diğer yandan, periferiden gelip başlı başına yeni duyarlılıklarla dolu bir yelpaze getirerek merkeze yerleşen yeni yaratıcılık odaklarının belirdiği görülmektedir. Başka ortamlardan çıkan, başka hayallerle beslenen bu yaratıcılık ürünleri, modern dille güncelleşerek — ve bu çok önemli, zira ancak modernleşerek kendilerini dışa açabilirler—Batı’nın kültürel sahasında muadilleri bulunmayan eşsiz bir hayal ve keşif yelpazesini açığa vururlar. “Yerli” olduğu söylenen kültürlerin özgül hatlarını aşar ve çakışan dünyaların sınırında ortaya çıktığı için özel bir tecrübesine tanıklık eden nadir bir varoluşsal boyutu gösterirler. Modernliğin prizmasından geçip tercüme edilerek, Batı’nın belki de unutturmuş olduğu bastırılmış dünyaların tam yüzeylerini tekrar günışığına çıkarırlar.(sayfa 78)

  1. YÜZYILDA YOLCULUĞUM

              Dolayısıyla niçin, bu kadar çok alanda ileride olmasına rağmen, Çinliler ve Batı-dışı uygarlıklar, onlara Batı gibi doğa bilimlerine erişme olanağı verecek niteliksel sıçramayı yapamamışlardır? Bu hususta Çin modelinin büyük hayranı Joseph Needham açık konuşmaktadır: “Modern bilimin yalnızca Batı Avrupa’da Galileo döneminde ve geç Rönesans esnasında gelişmiş olduğunu söylediğimizde, bugün elimizdeki haliyle doğa bilimlerinin temel taşlarının (yani matematiksel varsayımın doğaya uygulanması, deneysel yöntemin tam anlaşılması, birincil ve ikincil niteliklerin ayırt edilmesi, uzamın geometrikleştirilmesi ve mekanik bir gerçeklik modelinin kabulü) sadece burada gelişmiş olduğunu söylemek istiyoruz.”
 15.  yüzyılda Asya’nın Batı karşısındaki bu üstünlüğüne rağmen Needham’ın gönderme yaptığı olguların Batı-dışında vuku bulmadığı açıktır.(sayfa 88)

TAHRAN AMBLEM NİTLİĞİNDE BİR KENT MİDİR?

              Tahran’a dönelim. Bu şehir, Baudelaire gibi modernlik kaşifinin gözünde, dehşetin bile büyüleyicileştiği “eski başkentlerin kırışık hatlarını “açığa vurduğundaki Paris gibi, bir fantazmagori midir? Yoksa, Gogol ile Dostoyevski’nin rüyalarında tasavvur  ettikleri o düşsü, hatta hayaletimsi Saint-Petersburg mudur? Kuşkusuz hayır!  Tahran başlı başına bir mikrokozmos olan İsfahan’ın aksine hiçbir zaman amblem niteliğinde bir şehir olmamış, tarih dolu bir şehrin itibarlı statüsüne hiç ulaşamamıştır. Tahran, İstanbul gibi Roma ya da diğer çok eski şehirler gibi, üzerine sürekli bir şeyler yazılıp silinmiş kentlerden midir? Ne yazık ki henüz değil !  Zira aslını söylemek gerekirse, her ne kadar yakınındaki antik yerleşim yeri Rey’in geçmişi 11 ya da 12. Yüzyıla dayansa ve ona muayyen bir hale katsa da, Tahran’ın sadece iki asırlık  bir tarihi vardır.(sayfa 104)

… İran, paradoksal bir biçimde, felsefe kitaplarının romanlardan çok sattığı bir ülkedir.(sayfa 110)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s