Düşünce · Felsefe · Fenomenoloji

Yabancı Fenomenolojisi/ Bernhard Waldenfels

bernhard

Avesta Yayınları, Almancadan Çeviren: Mesut Keskin, İstanbul 2010. Yorulmadan notlarını gönderen Mehmet Uysal’a teşekkürler.

           Yabancı fenomenolojisi ne olabilir acba? Düzen, pathos, cevap, vücut, dikkat ve kültürlerarasılık gibi konular, Yabancı fenomenolojisinin ana motiflerini oluşturur. Düzendışı olarak Yabancı, düzenlerin sınırlarında arızalar, rahatsızlıklar, farklılıklar,  fazlalıklar olarak ortaya çıkar. Böylece dikeninden mahrum etmeksizin Yabancı’ya nasıl girişeceğimiz sorusu sorulur. Bu sorudan, klasik fenomenolojinin yönelimlerinin, hermeneutik, pragmatizm, iletişimsel rasyonalite ile sistem teorisinin düzen ve kurallarının ötesinde maruz-kalmalardan ve iddialardan hareket eden bir tür responsif  feneomenoloji ortaya çıkar.

             Yabancı’nın kültür-politik, kültür-tarihsel ağırlığı ve önemi arttı. Ekonomik, ekolojik, teknolojik ve politik küreselleşmenin akımlarınca geçilen ve şiddetin yeni tarzlarıyla ürkütülen gündelik yaşamımızı gittikçe belirlemektedir. Fakat Yabancı bunun dışında, değişen konjoktürlere indirgenemez bir derinlik boyutuna uzanıp yayılıyor. Yabancı’yı düşünmek, yabancı olana tepki göstermekten daha fazla bir anlama gelir. Husserl, Levinas, Freud, Bakhtin ve Levi-Strauss gibi yazarlardan, diğer yanda günümüz sanatında ve edebiyatında yabancılık eşiklerinden esinlenmiş bir biçimde beni tam yirmi yıldır yoğun bir şekilde meşgul eden Yabancı’nın konu bütünlüğü, bir radikalliğe ulaştı ki bu radikallik, şeylerin kökenlerine ve en iç derinliğimize varır. Yabancı’nın tecrübelerine maruz kalan bir Fenomenoloji özne, akıl ve tarih gibi modernliğin en önemli kavramları parıldayıp parçalanmaya başlar başlamaz, bir yabancılık bilimine, başka bir ifadeyle Xenolojiye dönüşür. Yabancılık, sonunda bir tin veya özgürlük aleminde aşılmayı bekleyen yabancılaşmadan daha fazla bir anlama gelir. Yabancılık daha ziyade, Aristotelesçi retorikten Rus biçimcilerine ve Brechtçi tiyatroya kadar uzanmış bir yabancılaştırma usullerine bağlanır. Hususi’yi, kendi normalliğinden daha öteye sürükleyen yabancılaştırma, kendini pathos, duygu ve çağrı gibi motiflerde dışa vurur. Bütün konuşmamızı ve eylemimizi, başka-yerde başlayan bir cevap-vermeye dönüştürür. Elinizdeki eserin her bölümü, farklı etaplardan kendine has vurguları çıkarıp alarak bu yabancılık felsefesinin oluşumunu ve gelişimini aydınlatır. Yabancı olanın, başımıza gelen, maruz kaldığımız ve cevap vermek zorunda olduğumuz bir şey olarak sadece doğal kavranabilir olduğu varsayımı ile diğer yandan kişisel ve de kültürel yaşamda önemli olan her şeyin yabancı teşviklerden serpilip geliştiği varsayımı, ana motif olarak bütün bu düşüncelerin içinden geçer.(sayfa 10)

Yabancı’yı kavranılamaz, belirlenemez bir şey olarak ele alırsak, bizi tedirgin ederek, cezbederek, endişelendirerek, beklentilerimizi aşıp, el koymamızdan ve erişimimizden sıyrılarak bizi rahatsız edip mahveden bir şey olarak yorumlarız. Bu demektir ki, Yabancı’nın tecrübesi daima kendi hususi tecrübemize karşı koyar ve tecrübenin yabancı-laşmasına dönüşür. Yabancılık, Kendi-yle ilişkilidir ve bulaşıcıdır. Etkisi, her tematize etmeden önce gelir. Husserl’in öteden beri Yabancı tecrübesi, Yabancı-Ben, yabancı vücut veya yabancı dünya gibi tahrip gücü yüksek birçok kavramla donattığı Yabancı fenomenolojisi Yabancı tecrübesinin  radikalliği ciddi işlenip Yabancı konstitüsyonu, Yabancı’yı anlama veya Yabancı’nın pratik tanınması gibi temsili kavramlarla yetinilmezse, o zaman bir yabancılık öğretisinin hatlarını genel olarak benimser. Daha önce bilinen eski problemlere Yabancı’nın  gölgesi düşünce, bu problemler yeni ana hatlar edindi. Xenolojinin taleplerine teslim olan bir Fenomenoloji, Kafka, Musil, Celan, Valery, veya Calvino’ya özel bir yakınlık bir yana, Marcel Mauss, George Simmel, Walter Benjamin, Ludwig Wittgenstein veya Mikhail Bakhtin’den esinlenenler arasında müttefiklerini bulur. Oysa sanat dallarında zaten başka bir zaman hesaplaması hakimdir. Sanatsal sensoryum, yabancı olana girişme söz konusu olduğunda Kendi-kesinliğini veya ilkeselliğin sınırlarını aşmak zorunda değildir.(sayfa14)

Yabancı olan her bir düzenin sınırlarında doğan olağan-üstü ve düzen-dışı olan şeklinde ortaya çıkar ki bu düzen-dışı, mevcut düzende yer bulmaz, ama dışlanmış olan olarak vardır. Mutlak suretle değil de, aksine belirli bir düzenden dışlanarak, salt belirsizliğin donukluğundan daha fazla bir anlamı vardır ve duyularımıza seslenip çağırarak bu gürültüden daha fazla bir şeyi ifade eder ki, bu gürültüye karşı olabildiğince korunuruz. Kavranabilirlikte  kavranamazla, düzenlenen de düzenlenemez olanla, görünürlükte görülmez olanla, duyulanda duyulmaz olanla bizi karşı karşıya getiren başlangıçtaki çıkış durumu, bir araştırmalar zinciri etrafında gezinir ki tamamen şu sorunun sarmalındadır:  İşleniş tarzı sayesinde, etkilerini, meydan okumalarını ve iddialarını nötralize etmeksizin veya inkar etmeksizin yabancı olana nasıl girişebiliriz? Hızlı okur ve dinleyiciler Yabancı’yla ilgilenen Fenomenologların üstüne attıkları şeyi yapmaktan, yani Yabancı’yı ahlaki veya dini merciye yükseltmek veya onu bir “bambaşka” olarak yüceltmekten fenomenolog olarak daima sakındım. Bunu denemeye kalkışırsak, o zaman Levinas’a eleştiri olarak yöneltilen Başkası’nın ilahileştirilmesi, Yabancı’nın ahlakileştirilmesinde karşılığını bulur. Oysa Kant’a göre hiçbir duygu sunulamadığı gibi, bir tecrübe de pek sunulamaz. Modernliğin bir çok defa inandırmaya çalıştığı tarzda sanki Yabancı tecrübesi salt öznel bir duyguymuş gibi değildir, aksine şöyledir ki normlarda, değerlerde, ilgilerde ve çıkarlarda ısrar eden bir okul bilginliğinin düşlediğinden daha fazla bir şey vardır dünyada.(sayfa16)

Kültürlerarasılık, felsefe karşısında duraksamaz. Küresel bir düşünme, ne beklenebilir ne de arzu edilebilir, çünkü bunun başka araçlarla yürütülen bir hegemoni, zorunlu bir şekilde sonuç olarak ortaya çıkacaktır. Ne var ki felsefenin, yalnız kendi kendisinin etrafında dönmede ve çıktığı kültüre yapışıp kalmada zorlandığı memnuniyetle karşılanabilir. Sınırları ortadan kaldırmaksızın aşma çabası, çokkültürlü bir yan-yana-lık  ya da karmaşıklıktan daha fazla anlamı olacak bir kültürlerarasılığın gelecekteki mecraları arasındadır. Sırf çok-çeşitlilik, her-çeşitliliğe pek kolayca dönüşür ki bu her-çeşitlilik, belki eğlendirir, değişiklik vaat eder, ama bizi pek de tedirgin ve rahatsız etmez. Yaşlanan kültürler, bir koleksiyoncu seviyesine inmek üzereler.(sayfa19)

Yabancı, bir sınır fenomenidir bilhassa. Kendi hususi evinde, yurdunda ve hususi*   dünyasında ortaya çıksa bile bir başka-yerden gelir. Yabancı yerler olmadan yoktur yabancı olan. Yabancılığa hangi önemin nasip olduğu, düzenin nasıl olduğuna bağlıdır ki bu düzende, yaşamımız, tecrübemiz, dilimiz, eylemimiz ve yaratıcılığımız şekil alır. Yabancı aştığı ve ayrıldığı düzenler gibi çeşitlidir. “Yabancı” ifadesi, “Ben” ifadesinden daha az okkasyonel değildir. Düzenler arasında ve düzenin ötesinde uzanıp yayılan sınır hatları, Yabancı’nın kaynaklarıdır. (sayfa 21)

* Aynı ve Başka, Hususi ve Yabancı’nın “aidiyet”-farkından hareketle Hususi kavramı, “öz”, “kendi” ve “özel”kavramlarının ötesinde “halis”, “has”, “mahsus” ile ilişkilidir. Temel anlamında, bir kimsede bulunup Yabancı’da bulunmaz, yabancı cisimlerle karışık değildir, umumi değildir, aksine tektir, münferittir, saftır. Çeviride “Kendi” anlamında kullanmadım, zira “das eigene Selbst” [“hususi Kendi”] söz konusudur. Ayrıca “Selbsteigenheit” [“kendinin hususiliği] kavramını da hatırlamak gerekir(çevirenin notu).

Oysa beşeri alanda sınır oluşması, özel bir huzursuzluk ve hareket sayesinde kavranır, çünkü sınırlar daima sorunsallaştırılabilirdir. Kendi davranışının ne içgüdüsel düzenlemelerle ne de yapay programlarla güvenli bir yola sapılmayacağı geçeğiyle kendini gösteren insan, sarsılmaz, dayanıklı sınırlara hapsedilmemiş bir varlıktır. Daha ziyade belirli bir tarzda kendi sınırlarına yönelen bir varlıktır insan. Bu, burada ve şimdi-olmamızı belirleyen zaman ve mekan sınırları için, aynı zamanda arzularımıza ve eylemlerimize sınır koyan yasak sınırlar için, düşünmeyi bastırıp engelleyen kavram sınırları için de geçerlidir. İster aydınlığı karanlıktan ayıran Yehova olsun, ister kimsenin ölçüp hesaplayamayacağı ruhun sınırları olsun, ister saf aklın sınırlarını çizen modern filozof olsun, ister yaratmanın yüce jestini minnacık bir kılıfa, “Draw a distincton!” [(iki şey arasındaki) farkı belirt!] ilkesine sığdıran sistem teorisyeni (Niklas Luhmann) olsun, Dasein’in sınırlarına ve dünyanın sınırlarına ilişkin sorunun, insanlık tarihinin büyük konularına ait olması şaşırtmamalıdır.

 

Daha önce burada yorumlandığı gibi, farklı düzen biçimlerini ortaya çıkartan sınır-çekmenin sadece pragmatik ve rejyonal değil, aynı zamanda çığır açan karakteri vardır. Her çağın, özelde her kültürün, toplumun, yaşama dünyasının  veya her yaşama tarzının belirli sınırlar içinde hareket ettiğinden, fakat aynı zamanda sınırlarla ilişkinin (ki karşılık gelen bir sınır politikasınca daima eşlik edilir) büyük ölçüde değişik ve farklı olduğundan hareket edilmelidir. Sınırlarla ilişki, bir çağın gerçekte ne tür olduğunu ifşa eder ve uzun zamandan beridir modernliği harekete geçiren şey hakkında, modernliği önceleyen ve onun içine sızıp onu aşan şey hakkında da bir şeyler gösterebilir. Kısa bir zaman önce geride bırakılan yüzyıl eşiğinin, özel bir tür sınırı temsil ettiği gerçeği, şu olgu kadar doğrudur ki, bizi bekleyen, gelecek olan şey için uygun bir dile sahip değiliz.(sayfa22-23)

Olağan-üstü veya düzen-dışı bir şey olarak, bir düzenin olanaklarının hareket serbestliğini aşan yabancı olan, bu noktada olanaksız bir şey olarak gösterilebilir ve bu, ontolojik, epistemik, pratik veya mantıksal bir olanaksızlık anlamında değil de, aksine yaşanan bir olanaksızlık anlamında kavranabilir. Her iki kelimede kullanılan tire, düzenleri aşan şeyin bir öte dünyada değil, aksine bu dünyanın bir ötesine götürdüğünü ima eder. Tecrübenin, konuşmanın ve eylemin olanakları ile olanaksızlıklarına dair soru ise, bir muammaya tabidir ki bu muammayla, burada dile getirilen düşüncelerimiz kendi en son ucuna varır. Burada sorulan soru, Kendi-yle-ilişki ve   Yabancı-yla-ilişkinin daha önce değinilen bağlamını gösterir. Yabancı-yla-ilişki, iki şekilde, yani hususi kapasitenin sınırı veya Hususi’nin  sorunsallaştırılması olarak anlaşılabilir.(sayfa35-36)

….Yabancı tecrübesi ne iyi ne de kötü iradeyle başlar, çünkü iradenin beslendiği anlam beklentilerini ve kural çekincelerini yarıp geçer. Pathos sadece istenmeyen değil, aynı zamanda istenemezdir. Felsefi olarak bakıldığında yabancı olan, tüm olanaklı kılmaların ortasında ( ki bunlar ister kişisel- eğilimli, tarihsel-kültürel olsunlar, ister transsendental türde olsunlar)   olanak-sız bir şey olarak, mevcut olanakların sarsılması veya şüpheli görülmesi olarak ortaya çıkan bir şeydir. Bu, Bergson ve James gibi yazarlarda “radikal ampirizm” olarak beyan edilen ve daha sonra çok farklı bir biçimde Levinas ve Deleuze’de harekete geçen yönelimi gösterir. Tecrübenin olanağının koşullarına ilişkin soru elzem ve zaruri olsa da bu yönelme, tecrübenin değişim durumlarına karşı bir son çareyi sağlamaz.(sayfa58)

Bizimle tecrübede karşılaşan Yabancı, bir tür hiper-fenomendir, zira sıyrılarak kendini gösterir. Buna göre Husserl, Kartezyen Meditasyonlar adlı eserinde Yabancı’yı “orijinal erişilemezin gösterilebilir erişirliği” olarak karakterize eder ve “ Öznelerarasılık Fenomenolojisine Dair “adlı eserinin üçüncü cildinde benzer paradoksal bir biçimde “anlaşılamazlık modunda, asli erişilemezlikte erişirlik”ten söz eder. Sosyal düzlemde buna, bir “aidiyetsizlikte aidiyet” tekabül eder. Bir aileye, halka, konuma, dini cemaate veya bir kültüre ait olan kimse, bu kurumlara hiçbir zaman mutlak suretle ve tamamen ait değildir. Uzaklık, namevcudiyet, mesafe, (aynı zamanda istisnasız her fenomenoloğun kendi Yabancı tecrübesi analizinde ilişkilendiği ) yersizlik ve yalnızlık etmenleri, bu tecrübenin zedelenmesi ve ihlaledilmesi anlamına gelmezler, bu etmenler kendi özlerine aittirler.Yabancı’nın bu denli karakterize edilebilir tecrübesinin, geçmiş veya geleceğe dair tecrübemiz kadar az bir açık gösterdiği görüşü, her Yabancı fenomenolojisinin olmazsa olmazları arasındadır. Yabancı’nın radikalliği, yabancı olanın Hususi ve Aşina’dan çok farklı olduğunu ifade etmez, ne var ki Yabancı’nın  ne hususilikten türetildiği ne de tümele yükseltilebileceğini ifade eder. Sıyrılıp kaybolan bir şey olarak Yabancı, sadece bir hiper-fenomen değildir, aynı zamanda zıtlık fenomenine benzer şekilde bir ilk- fenomendir. İşte tam da bundan dolayıdır ki Yabancı tecrübesi, anlam ve kuralın berisinde tutunur. Bu tutunma bir yandan, onun üzerinden bir şeyi veya kendi kendimizi anladığımız anlama göre ve diğer yandan bir kimseyi veya bir şeyi şu veya bu biçimde işlediğimizde kendilerine yöneldiğimiz kurallara göre değerlendirilir.(sayfa60)

Kendi kendimin içindeki yabancılık, Başkası’nın  yabancılığına giden yolları açar. Bizi, geleneksel düalizmin yoluna sapmaktan korur. Bu düşünce tarzı izlenirse, o zaman sadece yabancı ruhlar, other minds bağlamında yabancı bedenler, yani other bodies olarak görülen belirli cisimler vardır. Yabancı bilincinden hareket eder etmez, Başkası’nın yabancılığı kaçınılmaz olarak bir “hususilik sferi” zemininde ve bu Hususi’nin içinde ve araçlarıyla kurulur. Başkası’nın yabancılığı o zaman hep, hususi olandan türetilir. Başkası, alter ego [başka Ben] olarak, yani aslında ikinci bir Ben olarak ortaya çıkar. Buna karşın vücudun bakış açısını alıp, ( “kendi hususi evinde hakim olmayan”) vücutsal Kendi’den hareket edersek o zaman Başkası, bizzat benimle aynı kökenden olarak varolur ve belirli bir açıdan bizzat benden önce gelir. Her bir temelde yatan subjektum’a [özne’ye] dayanan geleneksel ego-merkezcilikten sakınmak için, Merleau-Ponty ile beraber bir vücutlararasılığı,öznelerarasılığın yerine koymalıyız. Baş figürün değiş tokuşu, Ara’nın doğasını da değiştirir; Dia-log’ta, entre-tien’da [söyleşi’de] veya inter-course’ta  [görüşme’de] değişen nüanslarla yeniden  dönen  Dia- [Arasından] veya Inter-i [ara’yı] değiştirir.(sayfa86)

Birçok dil, toplum ve kültür teorisyeninin yapmaya çalıştığı gibi Başkası’nın ortaya çıkışını, kendiliğinden anlaşılır ve doğal bulmamız gerekmez. Sadece çok önceden Leibniz ve ondan sonra Husserl ile Merleau Ponty’nin dayandıkları “akıl mucizesi” yoktur, aynı zamanda “başka Mucizesi”vardır, Başkası’nın bu mucizesi, hiçbir yerde bunun için yeterince sebebin bulunmayacağı gerçeğini gösterir. Elma, masa veya bilgisayarı mesela göz önünde ve elimin altında olan bu bilgisayar gibi buluruz, ne var ki bunların hiçbiri kendi benzeri olarak bir şeye sahip değildir. Bir şey değil de bir kimse olmak, something değil de somebody olmak, kendi  benzerinin olduğu gerçeğini içerir ve bu benzer olanlar, Vücutsal Dasein’larında, burada-olma ve şimdi-olmada bulan tekilliklerinden dolayı aynı ve eşit kalmazlar. Başka hiçbir yerde farklı türetilemez bu tuhaf olguyu, kendi kendimin başkalarında ve başkaları sayesinde ikilenmesi diye adlandırırım. Bu şekilde, Başkası’nın  dublikatif yabancılığı sayesinde kendi kendimin egztatik yabancılığı, kuvvetlenir. Hiç kimsenin Paul Valery gibi sıkı bir şekilde Başkası’nın varoluşuyla bağlamadığı tedirgin edici dublör/tıpatıp aynısı fenomeni bu bağlama dahildir ki Valery, Cahiers adlı eserinde şunu söyler: “Başkası, benzerlerimden biri veya belki de dublörüm, bu en manyetik uçurumdur  (en sık biçimde tekrarlanan soru, en hileli tuzak) geriye kalan her şeyin birbirine karışmasını ve bir kimseden sıyrılıp engelleyen biricik olan[dır]”.  “Taklitçilikten ziyade maymunluk yapan kişi (sana cevap veren, senden önce davranan, seni şaşırtıp afallatan bir refleks.” (sayfa88)

….Ayrıca sayısız alışkanlık ve özellik benim sosyal vücudumda cisimlenir. Hususi dili dahi başkalarından devralırız ve bundan dolayı bu dile anadil deriz. Kendi dilimizi açıkça ordan burdan duyup konuşarak bilmeye, tanımaya başladığımız çok genel biçimde geçerlidir. Son olarak vücudumuz kendini, cinsiyet ve seksüel vücut olarak temsil eder ki, geniş ölçüde Başkası ya da başkalarının arzusuyla şekillenmiştir. Bu arzu,  Başkası’ndan yola çıkan bir arzu ve Başkası’na doğru giden bir arzu olarak iki biçimde anlaşılabilir. Başkalarının anneyle erken dönem çocukluktaki ortak yaşamdan itibaren adeta içimize nüfuz etmiş oldukları dikkate alınırsa psikanalitikçi Jean Laplanche ile beraber baştan çıkarıcı Başkası’nın önceliğinden hareket edebiliriz. Kendilerinden hareket etsek bile başkalarına başkaları olarak ulaşmayız.

Bu allosantrizmin [Başkası-merkezciliğinin] yerine koymak için, geleneksel egosantrizmi [ben-merkezciliği] düpedüz değiştirmemiz gerektiğini ifade etmez. Kendi kendimizle tamamen ilişkilenmeksizin hiçbir zaman Başkası’ndan hareket etmediğimiz gerçeği isabetlidir.   Yabancı-sevgisi , Hususi-sevgisine dayanmaz, ama Kendi-sevgisi olmadan pek az düşünülebilir. Oysa bununla beraber henüz tamamlanmamıştır. Vücut-ben olarak vücudum, yakınlık  ile uzaklığın daimi bir ıskalasını yarıp geçtiğine benzer bir şekilde, sosyal vücut olarak vücudum, başkalarına olan değişen yakınlık ve uzaklığa göre bana az ya da çok aittir. Vücutlararasılık, hususi olan ile yabancı olanın iç içe geçmiş olduğunu ifade eder ve aynı zamanda Nobert Elias ile Merleau- Ponty’nin hemfikir olarak teyit ettikleri gibi her birimizin bir sosyal ilişkiler örgüsüne gömülü olduğumuzu gösterir. Merleau- Ponty ile beraber özellikle sosyal bir sinkretizmden söz edilebilir. Hazır, tamamlanmış bireyler yoktur, aksine sadece vücutsal Kendi’mize anonimliğin belirli bir ölçüsünü yükleyip, ona tipik bir şekil veren bireyleşme süreci vardır. Hissettiğimiz, algıladığımız, eylediğimiz veya söylediğimiz şey, başkalarının hissettiği, algıladığı, eylediği veya söylediği şeyle (tıpkı bir Tibet halısında olduğu gibi) iç içe geçmiştir. (sayfa89-90)

En sonunda vücutsal ve vücuda tutuklu tecrübemiz şunu gösterir ki, birbirimizle karşılaşmadan önce, Başkası ile başkalarını bende, beni de başkalarında bulurum. Merleau- Ponty’nin vurguladığı gibi başkaları belirli bir cepheden karşıma çıkmadan önce  bende ve benim cephem görünürler. Dünyanın Nesri adlı eserde belirtildiği gibi “Başkası, […] görüp duyduğum şeyin marjında daima hareket eder, benim tarafımdadır yanımda veya arkamda durur, bakışımı ezip çiğneyen yerde değildir. […] hastanın daima kendi tarafında sezdiği, bir kardeş gibi ona benzeyen, onu yok etmeksizin hiçbir zaman tutturamadığı dublör gibidir […].”  Ne var ki başkalarıyla karşı karşıya gelsem bile onlarla bir ve aynı düzlemde münasebetim olmaz. Aramızdaki alışveriş, üstünde Başkası’nın daha yüksek kısmı kaptığı eğri bir düzlemde cereyan eder. Levinas’ın ifade ettiği gibi yabancı iddia, “yukarı”dan gelir, çünkü ona ilişkin konum almadan önce, beklentilerimi, arzularımı ve tasavvurlarımı aşıp alır bizi. Ne var ki bu noktada yanlış anlamalardan sakınmalıyız. Burada söz konusu olan Başkası’nın “yüceliği”, Başkası’nı spesifik bir düzenin bur[da]sından ve şimdisinden ayrılamaz her defaya mahsus Başkası olarak karakterize eder. Her düzenden mahrum olan Bambaşka’yla ve diğer yandan daha yüksek bir statünün tadını çıkarıp otorite ve iktidardan dolayı benden üstün olan bir Başkası’yla karıştırılmamalıdır. “Yükseklik” sosyal derece yüksekliği anlaşılırsa o zaman Yabancı’yı yükseltme ve kendini aşağılamanın şüpheli ittifakı gerçekleşir ve Kant’ın haklı olarak kararlı bir şekilde reddettiği dalkavukluk ortaya çıkar.(sayfa91))

….Yabancılık, Modern Çağ geleneğimizde “özne” ve “rasyonalite” diye adlandırılan her şeyi silmez, ne var ki hiç kimsenin daima tamamen kendi kendisinde ve kendi dünyasında evinde/aşina olmadığı görüşüne yol açar. Bu, kendi şahsi yaşamımızın kolektif ifadesini içlerinde bulduğu kültürel tecrübeler için olduğu kadar şahsi tecrübeler için de geçerlidir.(sayfa124)

Mevcut düzenden sıyrılan yabancı olan, nasılsa öyle, özel ve tekil olanla ilişkili değildir ki bu özel/tekil olan, genel yasaların ve normların gerçekleşme ve uygulanma alanına aittir. Yabancı’nın düzen-dışı statüsü, özel/tekil olanın düzen-içi statüsüne uygulanırsa, o zaman tümelin elzem ve meşru bakış açısı, her şeyin kendisine tabi kılındığı genel bakış açısına dönüşür. Dünya aklı, dünya kültürü, dünya yurttaşlığı, ya da insanlık gibi sözlere, parolalara dayanırsa işte o zaman kendi şüpheli durumunu kaybetmeyen genelleştirmenin, evrenselleştirmenin yollarına sapar. Bu kibirli evrenselciliğe alternatif, hususi yaşam biçiminin sınırlarına kayan bir etno-merkezcilikte bulunmaz. Alternatif, Yabancı sayesinde hususi olanın sorunsallaştırılmasından, tedirgin edilmesinden ve geçilmesinden ibarettir ki bu Yabancı’nın tekil iddiaları kapsayıcı ya da temellendirici bir düzene nakledilemez. Yabancı tam da, “kapsan”amaz olandır. Jürgen Habermas’ın öne sürdüğü gibi saf bir “dahili/kapsayıcı cemaat” hususi sınırlarını inkar eden bir cemaat ya da salt cemaat ürünü olacaktır. Herhalükarda, yabancılık olmadan düşünülemez kültürlerarası tecrübeden sıyrılırlar kaçamak cevaplarla.(sayfa126-127)

Egzotik kültür yaşantıları ve maceralarını aşan kültürlerarasılık, yabancılık bilimi ile yabancılık politikasının belirli biçimleri olmaksızın düşünülemez. Karl-Heinz Kohl ile beraber etnolojiyi (veya kültür antropolojisini) “kültürel Yabancı Bilimi” olarak tanımlarsak, o zaman böyle bir xenolojinin nasıl görünebileceği sorusu sorulur. Yabancı, olanaklı başka nesneler arasında bir nesne (ki açıklama ve anlamanın belirli metotlarıyla deşifre edilebilir) olursa, o zaman bu bilim yoldan çıkacaktır. İlerleyen araştırma başarısını, artan bir kendini ortadan kaldırmaya mal olacaktır, zira anlaşılan ve açıklanan bir yabancı şey, yabancı karakterinin kaybedecektir. Sonunda bir Yabancı bilimi için geriye hiçbir şey kalmaz. Yabancı bilimin bu paradoksu sadece, logos Yabancı’nın bizzat kendisinde sınırlarını gösterdiği zaman verimli bir paradoksa dönüşür. Bu, aklın salt bir akıldışılığı olarak mukavemet edilmemiş (ki daima dolaylı bir tasdiği aşar),ama bir kültürün logos’una “yabanıllık”ın etmeni olarak resmedilen alogon’un bir biçimine yol açacaktır. Etnolojik araştırmanın hareket ettiği etnolojik tecrübe, yabancı kültürün yabancılığında kendine has kör noktasına sahip olacaktır. Buna ek olarak şu durumdan söz edilebilir ki, etnoloji bu arada, komşu, yan bilimlerin etnisizasyonu veyahut etnisize edilmesini sağladı ve yan bilimlerin bu etnisizasyonu, matematiksel-olmayan bilimlerin matematikleştirilmesiyle mukayese edilebilir. Eğer bizzat logos’a içkin bir yabancılık varsa, o zaman bu yabancılık özel bir Yabancı bilimiyle sınırlı kalmaz.

Etnopolitika için de, bir yabancı politikasının gündelik pratikleri ve kurumsal tedbirlerini aşan benzer düşünceler dile getirilebilir. Yabancı’ya yer veren bir politika, politik olanın kendi içinde bir apolitiklik etmenini barındırdığı gerçeğiyle kendini gösterir. Bu apolitik olan, politika sferinin ötesinde yerleşik olan gayrı-politik olanla karıştırılmamalıdır, aksine bu apolitik olan, düzene sokan el atmadan politika alanında sıyrılan bir şey olarak anlaşılır. Her totalizasyona karşı durup direnerek her kapsayıcılığı havaya uçuran bir Polis’in içinde böyle bir boşluk, mühim bir politik etkiye sahip olacaktır. Daima görüneceği gibi politik dünya düzeni, gözenekli kalır.(sayfa 127-128)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s