Biyografi · Felsefe

Deleuze: Bir Olay Felsefesi/ François ZourabIchvili

gilles_deleuze

Notlandıran: Mehmet Uysal

Bağlam Yayıncılık, Çeviren Aziz Ufuk KILIÇ

Gilles Deleuze hem başka yazarlar üzerine yazdı, hem de bunu yaparken kendisine özgü bir düşünceyi durmaksızın olumladı. Onun kitaplarında, aynı mantıksal motifler, çoğu zaman aynı kavramlar, her defasında değişime uğramış ve yer değiştirmiş olarak geri gelirler; daima seyir halinde olan eser, bir yankılamalar ya da tınlamalar oyunu gibidir. Bizim çabamız, yeterince bütünlük ve tutarlılık ve sorunsallaştırma gücü sunarak kendini bir felsefe –bir olay felsefesi- olarak kabul ettiren bu geri dönüşlü mantıksal konfigürasyonu aydınlığa çıkartmaktır: “Tüm kitaplarımda olayın doğasını aradım”, “zamanımı bu olay mefhumu üzerine yazmakla geçirdim.” (sayfa 21)

O halde Deleuze hakikat kavramının bir eleştirisine, ya da, zorunlu olanın hakiki olarak belirlenmesinin eleştirisine girişir. Onun ortaya koyduğu sorun, düşüncenin dışarısını olumlama yeteneği ve  bu olumlamanın koşulları sorunudur. (sayfa 24)

Bizi aşkınlıkla kaos arasında, önceden varolan hakikat olarak anlaşılan zorunluluk ile zorunluluğun salt ve basit yokluğu arasında seçim yapmaya zorlayan şu sahte ikilemi Deleuze hiç durmadan reddeder. Eserinde hakikat fikri yok değildir; ama Deleuze hakikati nesnel bir dışsal geçekliğe bağlayan geleneksel kavramı reddeder. İfşa fikrini korur; ama söz konusu olan saklanmış bir nesnenin örtüsünün kaldırılmasından ziyade düşüncenin bir etkin oluşu ve düşüncenin düşünmeye koyulduğunda karşısına çıkan paradoksal, seçik-karanlık “nesnelikler”dir. “Hakikat yalnızca düşüncenin yarattığı şeydir… düşünce yaratımdır, hakikat istenci değildir…” Ne var ki, yaratmak keyfi bir karara ya da karar edimine bağlı değildir. Hakikati bir yaratma edimine bağlı kılmak, onu öznelciliğin içine kapatmak ya da bireysel bir istencin kaprisine tabi kılmak değildir (bu bir görecilik olurdu ki, bilindiği gibi, hakikat fikrini ilga eder). Oysa Deleuze, düşünme ediminin öznelliği kaçınılmaz olarak krize soktuğunu gösterir; ve zorunluluk,   hali hazırda kurulu bir düşünen öznenin dileklerini kabul etmekten uzak olup, fethedilmesi ancak kendi kendisinin dışında bir düşünce halinde, ancak aczinin en uç noktasında mutlak olarak kudretli olan bir düşünce halinde olur. (sayfa 34)

“Demek ki olay, tarih fikrini krize sokmaktadır. Olup biten şey, olup bittiği ve geçmişten koptuğu ölçüde, tarihe ait değildir ve onun tarafından açıklanamaz.”  Ya hiçbir şey olup bitmez; ya da tarih, indirgenemez oluşların birbiri ardına gelişinin  türdeş ve türdeşleştirici bir temsilinden ibarettir (meğerki araştırma olarak, soruşturma olarak, bu oluşları yeniden kavramaya çalışsın ve modern tarih fikrini terk etsin). Bu oluşları, onları koşulluyor olmaktan çok daha ziyade onlardan çıkan bir sonuç olan bir “aynı” özneye geri götürmek hala mümkünse, bu bir ya da birçok yeti sayesindedir (burada, dilyetisinin bizzat doğasına bağlı olan kavramlar yaratma yetisi sayesinde). Bu yetinin kendi başına bir anlamı yoktur; göreceğiz ki onu ele geçiren ve bir düşünme “düzlem”i, bir “düşünce imgesi” dayatan güçlere bağlıdır.

Ya yeni diye bir şey vardır ve olmaktan çıktığımız şey üzerine eğilerek ”bitti” diye uğuldanmamıza izin veren tam da budur, çünkü daha şimdiden kendimizi onda tanımamaktayızdır; ya da tarih bir gelişimdir ve son da daha başlangıçtan beri tohum halinde vardır ve son bulanın hakikati olarak belirir ama o zaman kapattığı sürecin içindedir, kopmaktan acizdir ve son adını gasp etmiştir:

“Hegel ve Heidegger, tarihi kavramın kendi yazgısını zorunlu olarak geliştirdiği ya da örtüsünü kaldırdığı bir içsellik formu olarak koydukları ölçüde, tarihselci olarak kalırlar. Zorunluluk döngüsel kılınmış tarihsel unsurun soyutlanmasına dayanır. Bu durumda kavramların öngörülemez yaratımı anlaşılamamaktadır.” (sayfa 36)

Birşeyin düşünceyi zorlaması, sarsması ve onu bir arayışa sürüklemesi gerekir; doğal bir yatkınlık yerine bir karşılaşmaya dayanan rastlantısal olumsal bir kışkırtılma. “Düşünür önce bir hastadır”, düşüncenin tutarlılığını ya da şimdiye kadar içinde hareket ettiği göreli ufkunu tehlikeye atan bir işaretin tecavüzüne maruz kalır. Bir fikrin meydana gelişi kuşkusuz dostane değildir, sözde bilme arzusuna bağlı tatminsizlikten çok farklı bir tatsızlık içerir; bu tatsızlık, eşzamanlı olarak meydana gelen bir neşe, bir arzu ya da bir aşkın karşılık parçasından başka bir şey değilse bile, düşündüğü sürece düşünüre eşlik eder:

“Kimseyi üzmeyen ve kimseyi bozmayan bir felsefe felsefe değildir.”

“Ne düşünene ne de başkalarına, hiç kimseye kötülük yapmayan bir düşünce nedir ki?… Düşüncede ilk olan, zorla girmedir, şiddettir, düşmandır ve hiçbir şey felsefeyi varsaymaz, herşey bir mizosofiden (“miso-sophia”: bilgelik düşmanlığı) hareket eder.”

Soru artık “hakikate nası varılır?” değil, “hangi koşullarda düşünce hakikati aramaya itilir?”dir. Karşılaşma, düşüncenin kendisine bağlı olmayan şeyle ilişkiye girdiği, mutlak olarak dışsal bir ilişkinin adıdır. “İlişkilerin dışsallığı” ilk kitabından beri Deleuze’de sabit bir temadır. İster düşünmede olsun ister yaşamada, bahis konusu daima karşılaşmadır, olaydır, yani terimlerine göre dışsal olmak üzere ilişkidir.(sayfa 39-40)

Böylece Deleuze felsefi nesnenin yeni bir kavrayışından ayrı tutulamayacak bir sorunlar çoğulculuğuna yönelir. “Düşünmek deney yapmaktır, sorunsallaştırmaktır”: “sorunları hem koymak, hem de eleştirmek. Düşüncenin kökünde bir sadakat ya da tamuygunluk ilişkisi, hatta düşünülen şeyle özdeşleşme bile yoktur; düşüncenin kökeninde bir edim, bir yaratım vardır ve bu yaratımın zorunluluğunun gerektirdiği ölçütler dışsal bağımsız ve önceden varolduğu farzedilen bir nesneden başka ölçütlerdir (ve bu edim ve bu yaratım paradoksaldır, çünkü gerçek anlamda düşünen özneden yayılmaz).” Böylesi bir sorunlaştırma edimine, böylesi bir sorunsallaştırıcı yaratıma bağlı olan, yanılgı ile basit karşıtlığı içinde hakikat değil, düşündüğümüz şeyin hakikat muhteviyatıdır, başka türlü söylenirse anlamıdır. Sorular filozoflara verilmiş değildirler, ama bir boşluktan ya da bir bilmeme halinden geliyor da değildirler: sorular yaratılırlar. Bilmeme duygusu, olumlayıcı bir edimin gölgesi ya da olumsuz imgesidir. Bilmemek için bizi tam da bir öğrenme sürecinin (kadim sokratik motif) içine atan birtakım işaretler kapmak gerekir. Ama o halde felsefi yaratım neden “sorunsal”dır, felsefede olumlama neden önermelerden ziyade sorunları ilgilendirir ve önermeler sorunlara bağlıdır? Bir sorunu koymak, paradoksal biçimde, dışarıyla katıksız bir ilişkiyi nesnelleştirmek anlamına gelir. Düşünce, düşündüğü ölçüde, hakikatler dile getirmez; ya da daha doğrusu, düşüncenin hakikat edimleri bizzat sorunlardır ki bunlar tastamam yapılı olarak doğmazlar. (sayfa 46-47)

Hatta daha ileri giderek Nietzsche’yle birlikte kuvvetin tamamıyla olumsuz kullanımının doğuşunu anlamaya girişir. Nitekim anlaşılması gereken şudur: kuvvet bazı vakalarda şiddetten ya da tahakkümden başka bir erekliliğe sahip değil gibi görünür: olumlamadan önce, olumlamak için olumsuzlayan bir kuvvet;  olumlamak için olumsuzlamadan başka bir yol bulamayan bir kuvvet. Mutlak olarak buyurmaktan, kendini koşulsuz uygulamaktan, yaratmaktan aciz böylesi bir kuvvet, eyleyen değil tepkiyen bir kuvvet olarak anılacaktır. Bir kuvvetin zayıflığını ve itaat etmeye eğilimini en iyi dışa vurduğu zaman, istencin hükmetme-istemine indirgendiği zamandır:

“ Yerleşik değerlerin bir kavgada tehlikeye atılmaları onlara has bir özelliktir, ama kavganın daima kendini  yerleşik değerlere yeniden iliştirmesi de kavgaya hastır: -güç için kavga, yaşam için kavga- şema hep aynı. Şu nokta üzerinde ne kadar ısrar edilse fazla olmayacaktır: kavga, savaş, rekabet, hatta mukayese mefhumlarının Nietzsche’ye ve güç istencini kavrayışına ne kadar yabancı olduğu. Nietzsche kavganın varlığını inkar ediyor değildir; ama kavga ona kesinlikle yeni değerlerin yaratıcısı gibi görünmez.”

“Nihilizm galebe çaldığı zaman –ve yalnızca o zaman- güç istenci artık “yaratmak” anlamına değil, şu anlama gelir: gücü istemek, hükmetmeyi arzulamak. Yani yerleşik değerleri (para, şan-şeref, iktidar…) kendine atfetmek ya da atfettirmek.” (sayfa 58-59)

Deleuze tartışmayı hem saçmalığından hem de yararsızlığından dolayı kınar; çünkü tartışma yanlış anlamalara ve tartışmanın içerdiği (ve tartışmanın taraflarının ilke olarak barışçıl bir demokratik uzlaşı gerekliliği kılıfında gizledikleri) tahammülsüzlüğe, kötülük gözetmeye ya da tepkisel şiddete dayanır. Deleuze tanıyı şöyle koyar: tartışma yalnızca önerme (kanı, iddia) düzeyinde kalınması ve önermenin ona bir anlam verebilecek olan bir sorunsalla ilişkilendirilmemesi, ya da tersine ona daha önce bir anlam vermiş olan sorunsaldan ayrılması koşulunda olanaklıdır (felsefi bir sözcenin bir kanıya indirgenmesi). Bu yüzdendir ki filozoflara yöneltilen itirazlar çoğu zaman  masabaşı muhabetler mantığına dayanırlar: benimseme ve yargılama ölçütleri arasında gidip gelen tanıma aracılığıyla doğru (vrai) kanının seçilmesi, “ortak” kanıyla (yani çoğunluğun kanısıyla) örtüşme ve aşkın bir İdea’dan pay alma. Göreceğiz ki Deleuze, felsefi çalışmaya ilişkin, tartışma olarak diyalog temeline oturtulmuş, soyut ve okulsal, şöyle böyle Sokratik imgenin karşısına, “kurgulama edimi” (acte  de fabulation) ya da “serbest dolaylı söylem” olarak tanımlanan bir başka alışveriş kavrayışını çıkarır. (sayfa 69)

Bu dünyaya inanmak, içkinliği olumlamaktır. Yeni güçler, tahammül edilmezin ve utancın güçleridir: “Zira düşünce bu dünyada tahammül edilmez olanı daha iyi ya da daha hakiki bir dünya adına kavramaz, tersine bu dünya tahammül edilemez olduğu içindir ki artık düşünce ne bir dünya düşünebilir ne de kendini. Artık tahammül edilemez olan, büyük bir haksızlık değil, daimi gündelik olağan haldir. İnsanın kendisi, tahammül edilemez olanı yaşadığı ve kendini köşeye sıkışmış hissettiği dünyadan başka bir dünya değildir. Tinsel otomatın psişik durumu kahininkinin aynısıdır: tepki gösteremediği yani düşünemediği ölçüde daha iyi ve daha uzak görür. O zaman “hassas çıkış” hangisidir? Başka bir dünyaya değil, insan ile dünyanın bağına, (aşka ya da yaşama inanmak) olanaksıza düşünülemeyen ama yalnızca düşünülebilecek olana inanır gibi: “biraz olanaklılık yoksa boğuluyorum”. Düşünülmeyeni, saçmalık yoluyla, saçmalık sayesinde, düşüncenin has gücü yapan bu inançtır. Artaud asla düşünme aczini düşünceye kıyasla bizi dumura uğratan bir aşağılık hal olarak kavramadı. Bu acz düşünceye aittir, öyle ki biz, kadir-i mutlak bir düşünceyi yeniden tesis etmeyi taslamaksızın, onu kendi düşünme tarzımız kılmalıyız. Yaşama inanmak ve düşünce ile yaşamın özdeşliğini bulmak için bu aczden yararlanmalıyız… Modern olgu şudur ki, artık bu dünyaya inanmıyoruz. Başımıza gelen olaylara, aşka, ölüme bile inanmıyoruz (sanki bizi ancak yarı yarıya ilgilendiriyorlarmış gibi). Biz sinema yapmıyoruz, dünya bize kötü bir film gibi görünüyor. İnsan ile dünyanın bağı kopmuş durumda. Bundan böyle, inanç nesnesi bu bağdır: yalnızca bir imanda yeniden verebilen olanaksız. İnanç artık bir başka dünyaya ya da dönüşmüş bir dünyaya hitap etmiyor. İnsanın elinden alınmış olan tepkinin yerini yalnızca inanç doldurabiliyor. Yalnızca dünyaya insana gördüğü ve duyduğuyla yeniden bağ kurdurabiliyor.” (sayfa 86-87)

Etik fark kendini ahlaki karşıtlıktan mutlak olarak ayırdeder: mesele artık genel olarak varoluşu, dışavurumlarının çeşitliliğini ve eşitsizliğini görmeden, aşkın değerler adına yargılamak değildir. Aksiyolojik bir ikiye ayrılma hala vardır, ama dogmatik aşkınlık/kaos ikileminin ötesinde ve içkin bir ölçüt temelinde: Deleuze’e göre etik, ahlak ile nihilizmi sırt sırta yollar. İçkin ölçüt yalnızca yeğinlik olabilir, yüksek ile alçak’ın ve dolayısıyla iyi ile kötü’nün (ama İyilik ve Kötülük değil) duygusal skalası.

“Varoluş tarzlarının, kendilerini karşılaştıracak, ayıklayacak ve birinin diğerinden “daha iyi” olduğuna karar verecek aşkın değerlere gereksinmesi olduğunu düşünmek için en ufak bir sebebimiz bile yoktur. Tersine, içkin ölçütlerden başka ölçüt yoktur; ve bir yaşam olanaklılığı, bir içkinlik planında çizdiği hareketler ve yarattığı yeğinliklerle kendi içinde değerlendirilir; çizmeyen ve yaratmayan ne varsa geri atılır. Bir varoluş kipi, İyilik ve Kötülük’ten ve her türlü aşkın değerden bağımsız olarak, iyi ya da kötüdür, soylu ya da amiyanedir, dolu ya da koftur: yaşamın ne kadar varoluş içerdiği, ne kadar yeğinleştiğinden başka hiçbir ölçüt yoktur.”(sayfa 130)

“En iyi” görüş noktası sonuçta bir sınır görüş noktasıdır: en iyi olmanın tek nedeni vardır, o da tüm görüş noktalarından geçmesi, etik farkı olumlaması ve yaşamasıdır. Alçak görüş noktalarını bilmez değildir, hatta onları yeğinlikle yaşar ve varoluş olanaklarının tümünü onlardan itibaren değerlendirir; ama sonra perspektifi altüst eder ve mesafeyi diğer yönde kateder (yüksekten göründüğü haliyle alçaklık). Bu anlamda, aptal-oluş düşünceye özgüdür, düşüncenin aptallığı terse-etkinleştirme              (contre-effctuer) tarzıdır. Ve yine şu fikir karşımıza çıkıyor: birçok hakikat yoktur, bizzat kendisi çoklu ve farklılaşmış bir hakikat vardır. Hakikat etik farkın deneyimlenmesidir; bu deneyinde yaşam, katedilen her yeni mesafede, fethedilen her yeni perspektifte, “bölünürken doğasını da değiştirir.” Etik fark ritimdir. Yeğin ya da algılanamaz oluş, ardışık dönemleri, eşzamanlı çizgileri, deneyimlenmiş olanakları, tek ve aynı Olay’ın ayrıştırıcı sentezinde, açık ve tınlayan bir yaşam sisteminde, birlikte yoğunlaştırmaktır.  (sayfa 132)

Öyleyse “felsefe neye yarar?” sorusu özellikle kötü sorulmuş bir sorudur. Felsefe yaşam hakkında bir söylem değil, yaşamsal bir etkinliktir; yaşamın kendi geçişlerini muhafaza etme ve kendi has ıraksamalarını, kendi has bağdaşmazlıklarını değerlendirme tarzıdır (kısaca, ayrıştırıcı sentezin ikircikliği ve oynaklığı içinde, yaşamın özne-oluş tarzıdır). Bu bakımdan, filozofların soyut oldukları ve “yaşanmış” olanı açıklama ve ona bir anlam verme kaygısını pek gütmemeleriyle ilgili bitmek bilmez düşmanca yakınmalardan daha can sıkıcı bir şey yoktur. Nitekim filozofların yapacak daha iyi şeyleri vardır. Yaşayacak, olacak ve yaşamın özne-oluşunu yaşayacaklardır. Filozof yalnızca karşı karşıya gelinmiş işaretlere bağlı olarak düşünür; ve filozofun dönemiyle ilişkisini, bugünkü güncel olmayan  mevcudiyetini başka yerde aramamalıdır. Güncel olmayan: çünkü filozof günceldeki olayı açığa çıkararak, Ahmak’ın eyleme aczini deneyimleyerek düşünür. Bugünkü: çünkü onun kaptığı işaretler dönemin ürettiği ve şimdi beliren ve şimdi düşünmeye zorlayan işaretlerdir (yenilik). Filozof ile siyaset arasındaki, yanlış anlamalara öylesine yatkın tuhaf ilişki, buradan gelir: o ki temaşa eder, eylemsizdir, yetkinliksizdir, yalnızca               terse-etkinleştirici bir eylemi kavramlaştırır; yalnızca  işaretlerden itibaren, yalnızca döneminin “alışkanlığı”ndan hareketle yeniden eyleyebilir olur. Bu yüzdendir ki eylemi krize sokar ve yalnızca kriz halindeki bir eylemi kavramlaştırır. Eylemde ritim ister. Filozof kriz yaratır ve başka bir şey yapmayı bilmez, geri kalan hakkında diyecek hiçbir şeyi yoktur ve neredeye-dilsizliği içinde tekil, şanlı ve mağrur bir tevazuya tanıklık eder (Deleuzecü bir tevazu gibi bir şey). Ve bir kriz eylemi, eylemenin düzenindeki bir yaratım, “farkın toplumsal gücü” nedir ki -bir devrimden başka? Filozofun, kendi kavramsal yaratımına yankı yapan şu toplumsal yaratımdan başka hiçbir şey hakkında siyasal fikri yoktur. Filozof “bir halka gereksinimi olduğunu” haykırır. O zaman şimdi işaretler nelerdir? Daima köpek ile kurt arasındayız, ama belki de kendimizi böyle düşünme vakti gelmiştir, zira artık talep etmekten geri durmadığımız şu imlemlemelere ve doğru kanılara inanmamaktayız. Belki de ıraksamayı ve uzaktan uzağa bir    “devrimci-oluş”un geçici şanını kendinde taşıyan bu içkin dünyaya inanmanın zamanıdır. (sayfa 138-139)

(Bu incelemede) önümüze koyduğumuz hedef, başlıca teması olay olan bir felsefeye giriş yapmak, bu temanın gerekçelerini ve ona yapılan kavramsal muamelenin belli başlı çizgilerini göstermekti.

Deleuzecü düşüncenin soyut motorunu dışarısı (ayrı-türdenlik, ilişkilerin dışsallığı) ile içerimin (kıvrım, sarmalama-geliştirme, gücül karmaşıklaşma) eklemlenmesinde bulduğumuza inandık. Kavramların büyük çoğunluğu bu iki temanın kavşağında geliştirilmişlerdir. (sayfa 144)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s