Biyografi · Düşünce · Felsefe · Postmodernizm · Siyaset · Sosyoloji

Foucault’nun Özgürlük Serüveni/ James W. Bernauer

foucault İngilizceden Çeviren:  İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, Birinci Basım 2005, Mehmet Uysal notlandırdı, bitmeyen katkıları için teşekkür ederiz.

     “Nihayetinde hayatımızın özünü oluşturan şey, içinde yaşadığımız toplumun siyasi işleyişidir.” Foucault

College’deki kürsüsüne ve genel olarak da bütün çalışmalarına verdiği adla düşünce sistemleri tarihinin bir uygulamacısı olarak Foucault’nun sorgulamalarının yöneldiği yer felsefi hakikat değil, tarihsel olarak doğru olandı:  Farklı tarihsel dönemlerde hangi türden bilgiler doğru olarak işlev görüyordu?  İktidarın, bir normatif tipi ve bir kendilikle ilişki kipinin inşasında kullanılması ile bu bilgiler arasında nasıl bir ilişki vardı?  Sınıfta yaptığı sorgulamalar, öğrencilerine, akıl ve akıldışılık çerçevesinde değerlendirdiğimiz biçimlerin, kendi sonluluğumuzu ilan eden semptomların , insani gelişmeyi yönlendirmek için kurduğumuz disiplinlerin ve nihayet,kendiliklerimize ilişkin yaşadığımız deneyimlerle bu deneyimleri sorgulama biçimimizi şekillendiren teknolojilerin arka planında işleyen kültürel gelişim tarihini kavrama ihtiyacını aşılıyordu. Nitekim Foucault’nun öğretim pratiğindeki iki eşsiz vurgu, üzerinde düşünmeye değer bulduğu özgül alanlar ve bu alanları düşünebilir kılmak için denediği yaklaşımlardı. Foucault’nun kültürel analizleri, şu üç alanın kesişmesiyle şekillenen ilişkiler üzerinde gerçekleşir:  Bir öğrenme alanı nasıl kurulur (bilgi)?  Bu öğrenme bağlamında hangi güçler işler (bilgi-iktidar)?  Ve bu iki alan ile kendini kurma arasında nasıl bir bağ mevcuttur (bilgi-iktidar-özgürlük)?  Foucault’nun  bu alanlara yaklaşımı, bunların tarihsel görünüşlerini  sorunsallaştırmaktı: yani, bu özgül ilişkilerin gerçekte nasıl işlev gördüklerine ve bunların neden o anki hallerine büründüklerine ilişkin sorular sormaktı. Düşünce tarihi üzerine yapılan çalışmalar bilgi-iktidar-özgürlük ya da özneleşme (subjectivization) ilişkilerinin incelenmesi iken, düşünce pratiği, bu ilişkilerin tikel kültürel  sorunsallara  tepkiler olarak kavranmasından oluşur. Foucault’nun kullandığı üslup, keşfedilen sorunların çözülmesi amacıyla değil, tarihsel bakımdan olumsal olan bu sorunsallaştırmaların çağdaş düşünce pratiklerimizi  belirlemede  sahip olduğu sorgulanamazlık statüsünün yıkılması amacıyla kullanılıyordu. Foucault’nun üslubu, bilinmeyenin bizi ilgilendirmediğini varsayan ya da mevcut sorgulama çizgilerinin bilgisizliğimizi gidermeye yettiğini kabul eden entelektüel tiranlığa karşı savaş açmıştı. İyi öğretimin ideali öğrencileri sorularla baş başa bırakmak ise , Foucault’nun öğretmenliği öncelikle öğrencileri  kendi sorularına ilişkin sorularla karşı karşıya bırakmaktı.

Bu kişisel üslubu görmek, Foucault’nun öğreti ve yazılarının arkalarında bir miras bırakmadıkları anlamına gelmiyor. Aslında bu çalışmada hedeflenen şey, bu mirasın daha somut ve sahiplenilmeye daha uygun kılınması için, Foucault’nun  eserlerinin kapsamlı bir okumasını yapmaktır. Bu çalışma, Foucault’nun eserlerini gelişim evrelerine göre düzenliyor ve Foucault’nun bu evrelerin her birinde yeniden şekillendirdiği ayrı düşünme biçimlerini analiz ediyor.(sayfa26-27)

Foucault’ya göre, aydınlanmış bir ethos, Aydınlanma döneminin öğretisel unsurlarına körükörüne iman etmekten değil, yaşadığımız çağı sürekli bir biçimde eleştirme arzusuna bağlılıktan doğar.(sayfa33)

Evet Foucault’nun düşüncesini harekete geçiren asıl deneyim kapatılmaydı. Fakat Foucault işin ta başından şu hükme varmıştı: Çağdaş aklın tıkıldığı hapishanenin en güçlü duvarı, hümanizm ve bunun çekirdeğindeki insan figürüydü. Foucault’nun düşüncesinin herhalde en iyi bilinen tarafı insanın öldüğünü ilan etmesidir: Foucault’a göre, bizim insan anlayışımız geçici ve olumsaldır,  “tıpkıkumsala çizilmiş bir yüz gibi silinmeye” mahkumdur. Bu, ilkin 1961 yılında Kant’ın antropolojisi üzerine yaptığı çalışmada ifade ettiği ve daha sonraki eserlerinde modern kendiliklerimizden vazgeçme çağrısına kadar sadık kaldığı bir sezgiydi. Hümanizm, insanoğlunun modernliğe özgü bir düşünce ve pratik sistemi içine hapsedilmesini temsil ediyordu. Ve bu sistem  insanoğlunun o denli parçası olmuştu ki, artık hiç kimse bu sistemi bir dizi kapatılma olarak görmüyor, tersine, sistem insanoğlunun tözü olarak kucaklanıyordu. Foucault’nun eleştirilerine nişan aldığı özel nokta haline gelen hapishane, insanın kendi modern kimliğinden başka bir şey değildir.Bu kimlik ,hem insani gerçekliğe ilişkin özel bir anlayışa, hem de insani gelişimin teknolojisine işaret eden hümanizmin merkezidir: İktidar olan bir hakikat ve kendisini hakikat olarak pazarlayan bir iktidar.  …Ancak bu noktada şunu söyleyebiliriz:  Foucault’nun eserleri, bu kapatılmadaki şu üç genel kalıba karşı tavır alıyor: Felsefi, siyasi ve etik kalıplar.(sayfa34)

Marksist  Althusser, edebiyat eleştirmeni Roland Barthes, psikanalist Jacgues Lacan ve antropolog Levi-Strauss gibi entelektüeller arasında birçok derin farklılığa rağmen bunları birleştiren ortak bir nokta vardı. Bu kişiler, birbirlerini tamamlamakla birlikte bilimsel yeterliliğe sahip olmayan kategorilerin aşılmasını vaat eden açıklamalara olanak sağlayacak bilinçdışı yapıların peşindeydiler. Bu yetersiz kategoriler arasında en çok eleştirilenler öznellik ve tarih idi. Aslında yapısalcıların hepsi bireyle ilgilenmeyi reddederek, bireyin etkinliğinin belirlendiği ve tutarlılaştırıldığı sistemin çalışmasını öneriyordu. Ancak bütün bu entelektüel hareketin tavrını belirleyen şey, Lacan’ın özneyi tamamen merkez dışına çıkarmasıydı. Burada bir dil biçiminde yapılandırılan kişinin bilinçdışı bile kişinin kendisine ait olduğu söylenemeyecek bir söylemi oluşturur. Dolayısıyla özne kaçınılmaz olarak dilin içinde dağılmaya maruz kalır. Burada özne, daima, sadece başka gösterenler için var olan gösterenler halkasındaki “silik bir şey” den başka bir şey değildir. Öznenin bu şekilde dağıtılması, örneğin Barthes’ın temsil ettiği ve yazarın özerkliğini ortadan kaldıran bir edebi eleştiri biçiminde somutlaşıyordu. Edebi metinler, bir yazar kategorisinin terimleriyle açıklanamayacak anlamlarla çoğalırlar. Bura da yazar, hem bir dil sisteminin hem de toplumsal ve siyasal bir düzenin işleyişindeki unsurlardan sadece biridir.(sayfa41-42)

1960’lı yılların Fransa’sında hümanizm ve antihümanizm, tarih ve sistem konuları etrafında dönen çeşitli tartışmalar en nihayetinde nasıl düşünülmesi gerektiğiyle ilgiliydi. Bu konuda ortada rehber olarak addedilen iki karşıt ve oturmuş yaklaşım vardı: Yapısalcılık ve fenomenoloji.(sayfa43)

Durması gereken yerin Husserl’in Akıl’ı olmadığını gören ve Levi-Strauss’un ebedi sistemine sığınmak istemeyen Foucault’nun önündeki tek yol kendi tarihsel düşünme biçimini keşfetmekti.Ne yapısalcılık ne de fenomenoloji Foucault’ya yol gösterecek şeylerdi. Foucault dünyamızı yaratan faktörlere dair cehaletimizi ve içinde bulunduğumuz çağdaş dönemin farklılığını anlamamız gerektiğini düşünüyordu;  işte bu düşünceleri Foucault’yu yapıslcı yaklaşımlardan ayırıyordu.                  Öte yandan Foucault’yu  Husserl’den farklılaştıran şey ise fenomenolojinin insanın öznelliğini ve anlamını tanrılaştırmasıydı. Dolayısıyla Foucault, olayların, yani düşünce ve eylemin önüne daha öncekilerden farklı haller sunan tarihsel kopmaların analizinde hem yapısalcılığın hem de fenomenolojinin yetersiz kaldığı sonucuna ulaşıyordu. Bu yetersizlik ise, tarihsel olarak inşa edilen ve Foucault’nun çok önem verdiği kapatılmalardan kaçışın yolunu gösterememe acizliğini doğuruyordu. İşte Foucault’nun düşüncesini özgün kılan başlıca unsurlardan biri, kişiye  “ya fenomenoloji ya yapısalcılık” diyen bu dar ortamdan kurtulma olanağı sunan araştırma deneyleri yaratmaktır. Bu şekilde hem fenomenolojik hem de yapısalcı incelemenin nihai kaynağını oluşturan hümanist sorunsalı ve kültürü kavrayan kişi, bu iki seçeneğin dışına çıkma olanağı bulabilmektedir.(sayfa46-47)

Foucault’nun biçimlendirdiği düşünmedeki farklı deneyler, tamamen somut deneyimler aracılığıyla düşüncenin nasıl güçlü bir kaçış hareketi olduğunu göstermeyi hedefliyordu. Fakat bunlar kesinlikle rastgele seçilmiş deneyler değil, ortak bir kaçış dinamizmi ve modeli yaratacak şekilde bir araya getirilen deneylerdi. Bu dinamizm ve model, düşüncenin kendisi için bir etiktir.(sayfa48)

Foucault’nun etiğinin alanını ya da tözünü oluşturan şey, örtük ya da açık bir biçimde, ahlaki anlayış ve kararların uygulanmasını gerektiren meseleleri ön plana çıkaran pratiklerdir. Ahlaki deneyimleri ya bir dinsel vahye tepki ya da estetik bir göreve bağlılık çerçevesinde reddeden modern çağ, ahlaki davranışı bilginin doğru biçimleri bağlamında tanımlıyordu. Foucault’nun projesi ise, ahlaki düşünümde ön sıralara yerleşen bilgi ya da söylem biçimlerini irdelemek suretiyle, bu modern tanımlamaları sorunlaştırıyor. Bu tür söylemler arasında psikoloji, tıp ve seksolojinin yanı sıra, hem bilişsel uğraşları hem de teknolojileri insani ilerleme doğrultusunda yönlendiren insan bilimleri sayılabilir. Foucault, bu söylemlerin nasıl hakikat alanları olarak yaratıldığını irdelemekle, bu doğru bilgi biçimlerinin meşrulaştırdığı gerçeklik deneyimini ve, bununla birlikte de, bunların dayattığı ahlaki perspektifleri baltalıyor. Bizim gerçeklik deneyimimizin belirlenmesinde ve ayrıca da sanki böyle bir belirleme yokmuş gibi bunun üzerinin örtülmesinde modern bilgi biçimlerimizin oynadığı rolü keşfetmedeki içgörüsü,psikoloji alanındaki bizzat kendi çalışmalarına ve dilin iktidarını kavrayışına dayanıyor. Aynı zamanda, kuşkuculuğun büyük ustaları olan Marx, Nietzsche ve Freud bu alanın keşfini kolaylaştırmıştı. Bu ustaların okunacak hiçbir öncül gerçeklik olmadığını söylemeleriyle birlikte, “ yorumlama, en sonunda, sonu olmayan bir görev halini aldı.” Bunun sonucundadır ki Foucault, gerek siyasal gerekse de kişisel kaygılarla alakalı olarak işleyen değişik bilgi biçimlerinin gerçekliğe ilişkin ortaya koyduğu yorumların nasıl inşa ve idame edildiği sorunu üzerinde yoğunlaşma fırsatı bulabiliyordu. Ancak Foucault’nun çalışmaları, adı geçen bu kuşku ustalarının dile getirdikleri bir programın hayata geçirilmesi değildir. Bu çalışmalar, onların kendi yorumlarından kesinlikle ayrılan çalışmalardır.

Foucault, Marx’ın aksine, pratiğin teoriden önce geldiğini kabul etmiyor ve dolayısıyla da bu bilgi biçimlerini, tarihsel failler olarak kendi görece özerk statülerine oturtuyor. Nietzsche’nin aksine,kendini hayat nosyonuna yapıştırmıyor; ama felsefi bir yorumbilgisi olarak hayatın kendisinin de nasıl modern bir biyosiyasetin operasyonlarıyla inşa edildiğini göstererek Nietzsche’nin tavrını sorunsallaştırıyor. Nihayet Foucault, Freud’unkinin tersine bir yaklaşımla, psikanalitik yorumdaki insani bireysellik biçimini ve  kendilikle ilişki biçimini kabul etmiyor. Foucault’nun bu üç düşünüre yönelik bu vasıflı muhalefeti, çağdaş bir etiğin işleyebileceği alanın sınırlarının çizilmesine bir giriş niteliği taşıyordu: Hakikatlere ve bunların siyasal ve kişisel olanla ilişkilerine dair etik bir analizdi bu. Sorgulanan eksenlerin işleyişine duyduğu ilgi Foucault’nun etik perspektifine işaret ediyor: Bilgi ne yapar (neyi okur değil);  iktidar nasıl inşa eder (nasıl bastırır değil);  ve, bir kendilik ilişkisi nasıl icat edilir (nasıl keşfedilir değil). Foucault, bu alanın sınırlarını çizmek suretiyle, irdelenmesi gereken yeni bir hakikat  değerleri alanı eklemliyordu. Bu yeni alan, sadece eski kültürün selamet ve estetik değerlerinden kopmakla kalmaz, aynı zamanda modernliğin önerdiği alternatiflerden de ayrı durur. Hakikat üreten bilgi biçimleri, Marksist emek analizlerinin yerini alıyor. Bilgi-iktidar ilişkilerinin analizi, Nietzsche’ci hayat metafiziğinin tahtına oturuyor. Ve nihayet bilgi-iktidar-özne ilişkileri incelemesi ise Freudçu bilinçdışı okumalarının yerini alıyor.

Foucault’a göre, modernliğin bilgi biçimleniminin (konfigürasyon) içkin unsurları olan emek,hayat ve dil kategorileri, modern kültürün bu üç büyük eleştirmeninin temel düşüncesinde yaşıyordu. Nitekim bu üçlünün üçü de modernliğin özgül bir alandaki başarısızlığına, yani bir ahlak geliştirememe acziyetinin kervanına katılıyordu. Etik bir değerlendirmeyle, düşüncenin kendisini, düşüncelerimize yol gösteren, siyasal durumumuzu yorumlayan ve kendiliklerimizle kurduğumuz ilişkileri şekillendiren bilgi biçimlerinin endişe verici kaynağı olan bir eylem olarak ortaya koyan Foucault, bunu yapmakla sözü edilen başarısızlığı aşmanın bir yolunu gösteriyor.

Foucault’nun düşünce etiğinin ikinci unsuru, kendisinin tabi kılma kipi olarak adlandırdığı şey, yani etik düşünce alanının sorgulanmasında izlenen aydınlanma tipidir. Foucault’nun Kant dolayımıyla yaptığı tartışma, bu unsuru kavramasında merkezi önem taşıyor. Bizim burada ele aldığımız Foucault’nun düşünce deneylerinin ilk üçü (yani arındırıcı, uyumsuz ve muhalif düşünme deneyimleri) bilgi, yükümlülük ve umut konusunda Kant’ın ortaya attığı büyük soruları doğallıktan çıkarma ya da tarihselleştirme doğrultusundaki çabalarını temsil ediyor. Bu çabaların güttüğü amaç,entelektüel soruşturma seçimimize yeniden etik bir matris sokmaktır.

“ Neyi bilebilirim?” değil; bunun yerine, “Sorularım nasıl türetiliyor?” ve “Biliş yolum nasıl belirleniyor?”  “Ne yapmalıyım?” değil; bunun yerine, “Gerçekliği deneyimleme konusunda nasıl konumlandırılıyorum?” ve “Yükümlülük alanımın tanımlanmasında nasıl bir dışlama işlemi gerçekleşiyor?”  “Neyi ümit edebilirim?” değil;  bunun yerine, “Dahil olduğum mücadeleler nelerdir?” ve  “Özlemlerimin, emellerimin parametreleri nasıl tanımlanıyor?”  Bu tür kaydırmaların amacı, düşünceyi formel yapı arayışlarından kurtarmak ve onu evrensel, zorunlu ve yükümlülük olarak sunulan şeylerdeki tekil, olumsal ve keyfi unsurlarla yüzleşmesini gerektiren tarihsel bir alana yerleştirmektir. “Kısacası amaç, zorunlu sınırlandırma biçiminde ortaya konan eleştiriyi, olası bir ihlal biçimini alan pratik bir eleştiriye dönüştürmektir.”

Bu tür ihlaller, araştırmalarımızı yönlendirme yöntemlerinin bir asetizmi aracılığıyla, Foucault’nun etiğinin üçüncü unsurunu oluşturan bir asetizm dolayımı ile geçekleştiriliyor. Foucault’nun tarihsel analiz yönteminin amacı, Kant’ın merkezinde yer alan insan sorununu ve bunun yol açtığı formel eleştirileri yerinden etmektir. Foucault , bunun yerine, entelektüel sorumluluk pratiği için farklı üç yön öneriyor;  ki bu pratik, söylem, iktidar ve kendilik eksenlerinde kendi kendimize yapmamız gereken bir işe işaret ediyor. Burada dile yaptığımız varsayılan etkiler üzerinde odaklanmaktan, dilin bize yaptıklarının incelenmesine doğru bir kayma yaşanıyor. Bu tür bir sorgulama, spesifik söylemlerin rakipsiz tahakkümlerine verdiğimiz desteğin sorumluluğunu taşıdığımızı vurguluyor;  bu destek kendisini ister bir söylem üzerindeki otoriter denetime sahip olan uzmanları kabulümüz olarak, isterse de bir söylemin çeşitli kurumsal yayılma kalıplarını onaylamamız biçiminde göstersin, sorumluluğumuz değişmiyor. Foucault’nun hapishane üzerine yaptığı incelemeler, bir kurumsal reform söyleminin nasıl olup da aslında eleştirdiği bir düzenlemenin merkezi öğretilerini ister istemez savunur hale geldiğini gösteren mükemmel bir örnektir. Hümanist temaların asetik bir yaklaşımla bertaraf edilmesi, eleştiri getiren kişinin aslında kendisi de modern kurumların bir ürünü olan reformcu söylemden kurtulmasına hizmet ediyor. Bu tür reformcu söylemlerin stratejisi değişim tahayyülü oluşturmak için kendi kısıtlı kategorilerini yaratmak suretiyle, temel eleştiriyi etkisizleştirmektir. Yaptığı soybilimsel araştırmalar aracılığıyla Foucault eylem alanımızı yeniden tanımlıyor: Bu yeni tanımlama ile birlikte,teşhis edilebilir baskılar ve bunların ortadan kaldırılması için spesifik özgürleşme programları bağlamında zaten tanımlanmış olan bir arenadan, iktidarın en soylu niyet ve projeleri bile pençesine alma kapasitesine sahip  olduğu sürekli değişen bir tarihsel mekana geçiliyor. Bilgi-iktidar ilişkilerinin analizi bir dizi çağrıda bulunuyor: Görünüşte liberal olan değerlerle iç içe geçen ve bu değerlerin aslında kendinden beklenmeyen roller üstlenebildikleri  pek çok toplumsal ve siyasal stratejiye bu değerlerin ötesinden bakma;  mevcut özgürlük itibar anlayışlarının apaçık ortada olan ve yanlarında farklı köleleştirmeler getirmeyen şeyler olduğu inancından daha fazla kuşku duyma çağrıları. Soybilim, sonu olmayan bir özgürlük pratiği doğrultusunda sürekli ve acımasız eleştiriler getirmektir.Son olarak, Foucault’nun etik sorgulama yöntemleriyle birlikte entelektüel yükümlülük, insani bir öze dayanan ahlaki kodlarının eklemlenmesi ya da rasyonelleştirilmesi sorumluluğundan, kendiliklerimizle ilişkilerimizi şekillendiren pratiklerin sorgulanması ödevine kayıyor. Foucault’nun etiği, bunu yapmakla, belirli bilgi biçimlerine ve belirli özgürleşme programlarına duyduğumuz arzuyu belirleyen güçlerle yüzleşmemizi gerçekleştirmiş oluyor.

Foucault’nun düşünce etiğinin dördüncü unsuru,  özlemidir. Evet, Foucault  bilgi-iktidar-kendilik ilişkilerinin biçimlerinden kesin bir kaçışın imkansız olduğunu fark etmişti. Ama yine de, hiçbir özgül biçimlenimin kaçınılmaz ve değiştirilemez olmadığı inancından asla ödün vermedi. Foucault’nun insanın ölümünü ilanı, son yıllarındaki bir öneriyle tamamlanıyordu. Bu öneri, kendini geliştirme doğrultusunda, Batı teknolojilerin çocukları olarak miras aldığımız kendilik ilişkilerinden kurtulmaktı.  Bu öneri, daha önceki dönemlerde sürekli değişen ilgi alanlarını kucaklama istekliliği ile düşünme deneyimlerini süsleyen canlılığı yansıtıyordu. Aynı zamanda bu öneri, keşfettiği tutarlılıklardan ziyade karşı karşıya kaldığı farklılıklar tarafından, yönlendirildiği evrimlerden çok yüzleştiği süreksizlikler tarafından kamçılanan bir düşünce pratiğine çağrıydı. Foucault için, ister arındırıcı, ister uyumsuz isterse de muhalif kipinde olsun, düşünmede keşfedilecek özel bir zevk mevcuttu. Bu zevk,entelektüel disiplinler tarafından konulan sınırları ihlal etmenin, üzerinde düşünmeye değer ve sanatsal dönüşümlere açık şeyler olarak yeniden tanınmayı bekleyen bir dünyanın ve bir tarihin gizemini keşfetmenin esrik deneyimiydi. Böyle bir dünya, kişide, nihayetinde kendi kimliği halini alan düşünce ve eylem rutinlerinden yakasını kurtarma arzusunu esinliyor. Foucault, düşüncenin amacının, yaratıcılığımızla mücadele eden güçlere yönelik daimi bir kışkırt(ıl)ma olduğunu keşfetmişti. Dolayısıyla, eğer Foucault’nun felsefesi bir anarşizm olarak betimleniyorsa, bunun tek nedeni, modernliğin entelektüel yaşamı bürokratikleştirmesiyle  birlikte, düşünmenin sergilenmesi gereken özgürlük pratiğinin zora sokulmuş olmasıdır. Foucault, dev araştırma ve değerlendirme projelerinin yarattığı arka plan üzerine, kişinin söylediği hakikatler için, bu hakikatlerin girdiği siyasal ilişkiler için ve nihayet bizi ya bu ilişkileri aynen benimseyen ya da bunlara direnen kişiler kılan kendiliklerimizle kurduğumuz ilişki biçimleri için sorumluluk etiğini yerleştiriyordu. Bu etik, düşüncenin ahlaki sorumluluklarıyla birlikte bunun heyecanını ve zevkini  de talep etmeye destek veren, zamanlaması yerinde bir etiktir. İşte Foucault’nun yazıları, düşünce pratiğinde çok seyrek görülen bir şeyi yaparak sorumluluk ile zevki bir araya getirdiği için bu kadar ilgi görüyor.(sayfa49-50-51-52-53)

    Kliniğin Doğuşu’nu istisna sayarsak, Foucault’nun l962 ile  Kelimeler ve Şeyler ‘in çıktığı 1966 yılları arasında yayımladığı yazıların neredeyse hepsi edebiyatla ilgilidir. Bu dönemde bir kitap kalınlığındaki Raymond Roussel çalışmasından başka  Hölderlin,  Rousseau,  Bataille,  Mallarme,  Sade, Robbe-Grillet,  Klossowski,  Flaubert,  Blanchot,  Verne, v.d. üzerine yazdığı yazılar ve daha genel edebiyat analizleri yapmıştır.(sayfa114)

Edebiyat üzerine düşünümlerinde Foucault’nun keşfettiği en temel nokta, gerçekliğin deneyimi olarak dilin sahip olduğu özerkliktir. Gerçeküstücülük şunu anlamamızı sağlamıştı:  Deneyimin ortaya çıktığı yer dildir ve bizler dilin içinde konuştuğumuz için konuşmalarımız hep dil üzerinedir. Bundan dolayıdır ki düşünce için dil  “hükümran bir konum”da bulunur.(sayfa115)

Foucault’ya göre edebiyatı önemli kılan asıl özelliği, bir ihlal deneyimi olmasıdır. “Bir zamanlar diyalektik düşünce için çelişki deneyimi” ne kadar önemli idiyse, bugün bizim düşüncemiz için de ihlal deneyimi o denli önemlidir. Bu deneyim her ne kadar  “varlığın ışığı neredeyse tamamen istikbalde” olan deneyim olsa da, Foucault, bu deneyimin düşüncenin kendi karakterinin anlaşılmasına yarayacak olan esas içerimini yakalar.(sayfa116)

Aslında Kant, bir sınırlar felsefesi bağlamında, bir temel düşünme girişiminde bulunmuştu. Fakat sonuçta yaptığı iş, sınırlar sorgulamasının yerine, “çelişki ve bütünlük”ün yerleştirildiği bir diyalektiğin yolunu açmak olmuştu. Halbuki Foucault’a göre  temel düşünmenin özelliği, sınırların sorgulanmasıdır. Düşünce, kendisini, dilde ve algısal kodlarda kendisi için kurulmuş bir gerçeklik mekanının sınırları içinde bulur. Ama düşünce tam da bu sınırları aşma gücüdür;  tarihsel gelişmelerin çakışmasıyla yerleştirildiği yapının dışına çıkma gücüdür. Fakat öte yandan böyle bir düşünce özerk değildir, çünkü yeni bir deneyim yapısının ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde gerçekleşmektedir. Ayrıca dışarıdan bir düşünme olarak, bir ihlal gücü olarak düşünme, ancak  “Tanrının ölümü” denen olayın ardından ortaya çıkmıştır. Bu olay, Batı düşüncesinin içine kapatıldığı “sınırsızın sınırı”nı ortadan kaldırmıştır. Foucault’ya göre bu ortadan kaldırılmanın önemi “sınırlı ve pozitivist bir dünyaya değil, kendi sınır deneyimi tarafından ifşa edilen bir dünyaya, kendini aşan ihlal tarafından kurulan ve yıkılan bir dünyaya” dönüş olarak anlaşılmalıdır. İşte  arkeoloji, dışsal alanda hareket eden, tarihsel olarak inşa edilmiş düşünce sınırlarını ifşa eden ve bunları tam da düşünerek ihlal eden bir düşünme biçimidir. Dolayısı ile  arkeoloji bir “dışarıdan düşünme”dir.(sayfa118)

Kelimeler ve Şeyler  sentetik bir önerme değildir, Foucault’nun, düşünümünü eklemleme yolunda attığı belirleyici adımlardan biridir. Buradaki hedef, alt başlığında da belirtildiği gibi, “insan bilimlerinin arkeolojisi”ni yapmaktır. Psikoloji, sosyoloji, edebiyat, mitoloji, tarih, psikanaliz ve etnoloji bilimlerinin tamamının tarihsel kimlikleri ve varoluş koşullarının radikal biçimde sorgulanması gerekmektedir.  …Foucault’nun böyle bir arkeolojiyle yapmaya çalıştığı şey, “ölü toprağı serpilmiş dünyalarımızı gedikleriyle, istikrarsızlıklarıyla ve noksanlarıyla yüzleştirmek “ amacıyla “Batı kültürünün en derin katmanlarını günyüzüne çıkarmak”tır. Kelimeler ve Şeyler’in ana kaygısı arındırmadır:  Çağdaş bilgi biçimlerini belirleyen koşulların anlaşılması ve pisliklerinden paklanması.(sayfa123)

Kliniğin Doğuşu ile Foucault şu hükme varmıştı:  Yazgımızı tarih belirliyor ve deneyimlerimiz spesifik ve geçici kodlar tarafından önceden yapılandırılıyor. Yazgımızı tarihin belirlemesi aynı zamanda dile kapatılma demektir ve bu kapatılma Kelimeler ve Şeyler’de daha fazla öne çıkıyor:  “Kendi kelimelerimize söz düşmeden çok önce dil bizi yönetiyor ve elimizi kolumuzu bağlıyor.” Yaşadığımız dönemdeki düşünümlerimiz karşısında dilin işgal ettiği hükümran konumdan dolayı, dilin sorgulanması demek ( ki Kelimeler ve Şeyler ‘de yapılan budur) aynı zamanda düşüncenin kendisinin sorgulanması demektir. “Düşünüyorum”un doğasının irdelenmesi  “konuşuyorum”un araştırılmasıdır.(sayfa125)

Foucault’nun insan sorunuyla ilgilenmesi ve antropoloji konusunda net bir kavram ya da kesin bir pozisyon geliştirmekteki sıkıntısı şaşırtıcı değildi. Fakat okurları için şaşırtıcı olan şey, Kelimeler ve Şeyler’de insan sorununa getirdiği çözümün radikalliğiydi. Bu eserde Foucault, çağımızın insan bilgisinin, belki de kendini en rahat hissettiği iddiası olan, insanın zamansallığı (temporality) savının yerine, insanın geçici (temporary) bir figürden başka bir şey olmadığını öne sürüyor. Buna göre insan sadece “yeni bir icat”tır, 18.yüzyılın sonunda doğan bir modadır. Fakat olay bununla da bitmiyor. Çünkü insan “muhtemelen bir ayağı mezarda” bir icattır. Dolayısıyla da “insan üzerine düşünmekten artık vazgeçmemiz gerekip gerekmediği ya da, daha doğrusu, artık insanın sonu üzerine düşünüp düşünmememiz gerektiğini” sorgulamalıyız. Bu insanın bitişi tahayyülü, Nietzsche’nin Tanrının öldüğünü ilan etmesi kadar radikaldir.(sayfa127-128)

Kelimeler ve Şeyler , Foucault’nun daha önceki eserlerinde bir pratik olarak karşımıza çıkan arkeolojik yöntemin tanımlanmasına katkıda bulunuyor. Burada insan bilimlerinin arkeolojisinde incelediği tarihsel dönemler Deliliğin Tarihi’nde incelenenlerle aşağı yukarı aynıdır: 17.yüzyılın ortalarında çıkan ve 19.yüzyılın başlarındaki modern döneme uzanan klasik dilim.

…Kelimeler ve Şeyler ‘de arkeoloji, en çok da Foucault’nun  “doksoloji” dediği şeyin karşısında tanımlanıyor. Doksoloji, zamanın aşikar entelektüel tartışmalarının ve bu tartışmalarda çeşitli birey ve grupların yaptıkları seçimlerin ön plana çıktığı bir inançlar tarihidir. Arkeolojinin üzerinde yoğunlaştığı mesele ise, tarihin belli döneminde çarpışan spesifik inançları açıklayan gizli koşulların eklemlenmesi ve formülleştirilmesidir.(sayfa129)

Foucault’nun  Kelimeler ve Şeyler ile yapmak istediği şey, modern aklın Aynı’yı nasıl kurduğunu göstermek, deneyimi sadece kendi sonluluğunun yansıması olarak gören bir insan figürünün antropoloji tarafından nasıl inşa edildiğini gözler önüne sermektir. Modern aklın ve antropolojinin tersine Foucault’nun yapmaya çalıştığı iş, bir teşhisin yol haritasını çıkarmaktır: “Şimdiki zamanı konuşmak, içinde yaşadığımız zamanın şimdiki zaman olmayan her şeyden nasıl farklı olduğunu ve nasıl tamamen farklı olduğunu söylemek.” Foucault’ya  göre çağdaş deneyime ilişkin yetkin bir düşünümün mümkün olabilmesi, farklı düşünebilmekle ilgilidir. O halde mesele arkeolojinin böyle bir kabiliyetinin olup olmadığı meselesidir.(sayfa156-157)

Bu açıdan bakıldığında arkeoloji, tarihin belli bir döneminde  varolan teori ve pratik tiplerini açıklayan bilgi sistemini irdeleyen bir “araştırma alanı”na işaret ediyor. Arkeoloji, bu alanı incelerken, bilgi bağlamında zorunlu olarak evrimsel bir perspektif benimseyecek olan her türlü tarihsel değerlendirmenin eleştirisi halini alıyor.

…Dolayısıyla arkeoloji, sürekliliğe ilgi duyan normal tarihçinin tersine, bizi süreksizlik üzerine düşünmeye, “bazen bir kültürün birkaç yıllık zaman dilimi içinde eski düşünce biçimini bırakıp başka şeyleri başka bir biçimde düşünmeye başlaması” gerçeği üzerinde kafa yormaya itiyor. Süreksizlikleri araştıran böyle bir arkeolojik perspektifin vaat ettiği en önemli avantajlardan biri,  bir teorinin gelişimindeki ana aşamaların normal düzenlemelerine meydan okumaktır. Nitekim Kelimeler ve Şeyler şunu gösteriyor:  Modern biyolojinin entelektüel temellerini anlayabilmemiz için başvurmamız gereken figür Lamarck değil Cuvier’dir;  ekonomi alanında ise ortak antropolojik varsayımlarla karşımıza çıkan figürler Marx ve Ricardo’dur.

Bu araştırma ve eleştiri tarzı, Kelimeler ve Şeyler ‘in ışığında, esas olarak antropolojik olmayan düşünme olarak tanımlanabilir. Bu düşünme, öznelliğin ve bir anlam ya da teleoloji arayışının dışında duran, sadece düşüncenin aracı olabilen kişilerle ilgilenmeyen ve insan fikrinin kendi araştırma tarzında yerinin olmadığına inanan bir düşünmedir. Burada tarihsel düşünmenin nesnesi olarak insandan boşalan tahta, söylenen şeylerin yoğunluğunu oturtuyor Foucault.(sayfa159-160)

Foucault’nun yöntembilimsel çalışmalarıyla yapmak istediği şey, antropolojik temalardan arındırılmış ya da kurtarılmış olan ve görevine bir düşünce formelleştirmesi ne de bir yorumlama olan bir düşünme biçimi tarif etmektir. Bilginin Arkeolojisi özgül bir arkeolojik araştırma düzlemine ve bunun sorgulamalarının prosedürlerine  yetecek bir üslüp ortaya koyuyor.(sayfa169)

Söylemler bir taraftan “doğru” söylemlerle uyumlarına dayanarak kendilerini haklı ilan ederken, öte yandan ise arzu ve iktidar ilişkilerini gizlerler.(sayfa172)

Varlık, “farklılığın yinelenmesi “olarak tasavvur edilmelidir ve burada düşüncenin ödevi ise bu farklılıkların oyununu betimlemek ve açıklamaktır. Düşüncenin hedefi farklılığı düşünmektir ve bu hedefe ulaşmak demek,  olaya hakkını vermek demektir;  olayın ayrı düzlemini kavramak ve fenomenolojinin bunu hükümran bir kendiliğe tabi kılan pencesinden kurtarmak demektir;  bizleri bunu sabit merkezli bir zaman kalıbına tabi kılmaya çağıran bir tarih felsefesinin ayartmalarına direnmek demektir. Olayı karanlığa iten şey “düşüncenin başarıyla eklemlenmesinin önüne geçmektir” ve bundan dolayı da arkeolojinin kaderi olay adı verilen bu kırılgan varlığın kurtuluşuna bağlıdır.

…İşte soybilim, varoluşumuzu, iç içe geçmiş ve belli herhangi bir başlangıcı ya da sonu olmayan bir olaylar karışımının içine yerleştirir. Soybilimsel kaygı, Platoncu ideal varlık kimliği ve belleği tutkusunun tersine, tarihsiz sayılan alanların tarihini yazmaya uğraşır:  Duygular, aşk, beden,vicdan. Böyle bir kaygının hedeflediği şey  “gerçek tarih”tir (historie effective):  “Tarih, bizzat varlığımızın içine süreksiz olanı dahil ettiği ölçüde  ‘gerçek’ olacaktır. Duygularımızı bölecektir;  iç güdülerimizi         dramatikleştirecektir;  bedenimizi çoğaltacak ve onu kendine karşıt kılacaktır.” Aslolan şey, tarihin yarattığı çoğulluklar ve farklılıklardır.(sayfa173-174)

…Foucault’un projesi, Hegelci bütünleştirme arzusu ve diyalektik tutkusunun reddine bağlıdır. Diyalelektik akıl yürütmenin ürünü olan farklılığın varlık-olmayana indirgenmesi, tam da Foucault’nun olay felsefesinin savaştığı düşmandır. Hyppolite hep felsefeyi bütünleştirme çabasına bağlayan sadık bir Hegel müridi olarak kalmıştır. Fakat sarsılmayan bu Hegelci havaya rağmen, Hyppolite’in Hegel öğretisindeki öteki unsurlar Foucault için çok daha önemliydi.(sayfa181)

…Foucault’un düşüncesini en çok meşgul eden filozof Nietzsche olmuştur. Arkeolojinin tarihten faydalanması açıkça Nietzsche’ci bir soybilimle ilintilidir. Ancak Nietzsche gelecekteki bir arkeolojik düşünce için hazır bir araç sunmamış, sadece bu düşüncenin zemininin oluşmasında katkısı olmuştur. …Nietzsche, hem antropolojiyi hem de diyalektiği sorgulamakla Foucault’nun düşüncesine hakim olabilecek iki düşünürü de saf dışı bırakmış oluyordu:  Kant’ın etkisiyle antropolojik düşünme ve Hegel’in etkisiyle tarihsel düşünme. (sayfa183-184)

Çağdaş siyasetin temeli, Foucault’nun “biyosiyaset” (bio-politique) dediği şeyde, yani moden çağda işleyen bilgi ve iktidarın ürettiği bir hayat siyasetindedir. Batı toplumlarının üyeleri, biyolojik hayatıyla meşgul olan ve bu hayatın idaresine adanmış bir siyasi davranış sergileyen bir nüfus olarak kurulmuştur. Foucault’un hapishane ve cinsellik üzerine yaptığı çalışmalar, bu biyosiyasetin doğuşu için hayati önem taşıyan iki boyutu ele alıyor: İnsan bedeninin disipliniyle ilgilenen boyut ve de bir bütün olarak toplumsal bünyenin sağlığına hitap eden boyut. Foucault’nun çağdaş siyaset anlayışında bu boyutlar birbirinden ayrılamaz.(sayfa221-222)  …Bu disiplinci iktidar ve tekniklerin temsil ettiği şey ne bir köleleştirme (çünkü bedenlere sahip olunmuyordu) ne de asetizm (çünkü buradaki amaç terk etme değildi). Disiplinin hedefi oldukça farklıdır:  Bedeni hep daha fazla uysallaştıran süreçler sayesinde bedenden en yüksek verimi almak. Bedenin siyasi anatomisi bedeni daha da itaatkarlaştırmak suretiyle onun gücünü arttırmaya, onu daha faydalı kılmaya ve ama aynı zamanda da onun siyasal gücünü azaltmaya çalışmaktadır.  Kısacası “ iktidarı bedenden koparıyor” ve  “daha fazla yetenek ile daha fazla tahakkümü”  bedende kesiştiriyor.(sayfa232)

…Dolayısıyla da, iktidarı alışageldiğimizden farklı düşünmeliyiz.  Bu iktidar, sahip olunan bir şey değil uygulanan bir şeydir. Mutlak hükümdarla özdeşleştirilen güç ritüellerinden değil, hafif ve derinden işleyişlerde tezahür etmektedir. En önemlisi de bu iktidar pozitif bir iktidardır:  “İktidarın etkilerini hep negatif terimlerle tanımlama huyundan artık vazgeçmeliyiz:  İktidar ‘dışlar’, iktidar ‘bastırır’, iktidar ‘sansürler’, iktidar ‘soyutlar’, iktidar ‘maskeler’, iktidar ‘saklar’.  Bunu bırakmalıyız artık. Gerçekte iktidarı, üretken kapasitesi bağlamında düşünmeliyiz.Foucault’a göre bu üretkenliğin en yoğun olduğu yer bilgi alanıdır. …Ancak Foucault’a göre, insanları toplumu oluşturan atomlar olarak gören anlayış, daha çok 17.yüzyılda işleyen bu spesifik disiplin teknolojisinin ürünüdür. Bireysellik, disiplin tarafından kurulan ve yetenekler arasında bir farklılaşma ve hiyerarşik sınıflandırmanın oluştuğu karşılaştırma alanıyla bağıntılıdır. “Modern hümanist anlayıştaki insanı yaratan” belki de en temel faktör, disiplinci bir toplumun iktidar ve tekniklerinin işleyişidir. Modern dönemde bilinecek (tanınacak) bir nesne haline gelen sadece suçlu değil, aynı zamanda insani gerçekliğin kendisi, yani insan figürüdür:  “Bilinebilen insan (ruh, bireysellik, bilinç, davranış, artık ne derseniz)” disiplinci bir toplumun “nesne etkisi”dir. Aynı şekilde kriminoloji de bütün insan bilimlerinin doğuşunu açıklayan bu koşulların ürünüdür.(sayfa234-235-236)

…Bir cinsellik tarihi yazarken Foucault’nun yapmak istediği şey farklı cinsel davranış örüntülerini açıklamak değil, birçok yerleşik normu olan cinselliği bilgiye ve normalleştirme iktidarına bağlayan temelleri irdelemektir.(sayfa237) …Cinsellik, ne kilise ne de devlet iktidarının denetlemeye çalıştığı doğal bir veri olarak ne de bilginin ifşa etmeye çalıştığı bir gerçeklik olarak anlaşılmalıydı.  Cinselliğin kendisi zaten tarihsel bir inşaydı;  iktidar ve bilginin işleyiş biçiminin ürünüydü.(sayfa242)

…Modernlik bir biyosiyasetin doğuşuyla ilan edilmişti:  “İktidar ve bilgi yöntemleri, hayat süreçlerinin sorumluluğunu üstlendiler ve bu süreçleri denetlemeye ve dönüştürmeye giriştiler.” Biyosiyaset, “yaşam ve yaşam mekanizmalarını açık hesaplar alanına sokan ve bilgi iktidarını insan yaşamının dönüşümününün bir failine dönüştüren olay.”(sayfa246)

Dispozitif, Foucault’nun düşüncesinin de izlediği stratejik düşünce modelinden doğan bir kavramdır. Yöntembilimsel anlamda, bu kavramla tanımlanmak istenen şey, söylem alanından ya da söylemsel-olmayanın alanından daha genel bir araştırma düzlemidir. Yani dispozitif, söylemlerden, kurumlardan, mimari düzenlemelerden, idari prosedürlerden vb.’den oluşan hetorojen bir tümel-kümedir. Soybilimci,  bu tümel-küme üzerinde çalışırken, herhangi bir zaman dilimi içinde spesifik bir tarihsel aciliyete tepki verme gereksinimi tarafından bu kümenin öğeleri arasında tesis edilen birtakım ilişkileri betimlemeye uğraşır.(sayfa254)

Modern dönemde, isyanların yöneleceği yerler olarak krallar ya da iktidar merkezleri yoktu artık. Artık sadece çeşitli biçimlerde ve farklı düzlemlerde işleyen çok farklı unsurlardan oluşan kocaman bir ağ vardı. Daha önceki çalışmalarındaki yasaklayıcı iktidarlara karşı ihlal kavramı yine bir ölçüde çekicilik sağlayabilirdi belki;  yeni çalışmalarındaki iktidar anlayışında bu iktidarın devrilmesi gibi bir şey söz konusu bile değildi.  “Topyekün bir Reddin yöneleceği tekil hiçbir mekan, hiçbir isyan ruhu, bütün ayaklanmaların kaynağı ya da arı devrim yasası gibi bir şey” yoktur.  İçinde bulunduğumuz karmaşık iktidar-bilgi sisteminde, bilinçli bir biçimde sistemi işleten ya da işleyişini yürüten tek bir insan ya da belirli bir grup olmadığına göre, kime karşı ya da hangi oluşuma karşı ayaklanacağız?(sayfa260)

…”İktidar ilişkisinin olduğu her yerde direnme imkanı vardır. İktidar bizi asla tuzağa düşüremez: İktidarın pençesini belirli koşullarda ve belli bir stratejiye göre her zaman için gevşetebiliriz.” İşte entelektüelin siyasi işlevi bu gevşetme göreviyle bağlantılıdır.(sayfa262)

…Siyasi yargının, hakikat söylemleri tarafından her geçen gün biraz daha kıstırıldığı bir ortamda ilerici bir siyaset, halihazırda hegemonya kurmuş olan söylemlere meydan okumakla tanımlanır. Muhalif bir eylem olarak ilerici siyasetin nihai hedefi, toplumsal yaşamımızın yeniden siyasileştirilmesidir. (sayfa266)

…Foucault’ya göre siyasal düşüncenin ve siyasi mücadelenin asıl görevi stratejikti:  İktidarın en zayıf ve direnişin de en verimli olduğu yeri keşfetmek. Böyle bir stratejik eylemin sınırlarını çizen şey olaydır; yani, siyasi gelişimin normal kalıplarını kıran ve dolayısıyla da bu kalıplar için öngörülen stratejileri yıkan beklenmedik bir oluşumun her daim imkan dahilinde oluşudur. Tarihte bu tür olayların patlak vermesi durumunda, insanlara, kendi zamanlarının bir evrim değil bir tarih olduğunu hatırlatan olaylarla karşı karşıya kalmanın ıstırabını azaltacak herhangi bir ideolojik formül sunulmuyor Foucault’nun düşüncesinde. Foucault’nun radikal tarihsel kırılma beklentileri ölümünden önceki yıllarda azalmıştı. Ancak o, muhalif düşünce ve eyleme olan inancını asla yitirmedi. (sayfa274)

…Daha bilgi-iktidar ilişkilerinin gücünü irdelediği dönemde Foucault şunu kavrıyordu:  İnsanoğlunu radikal bir özgürlük olarak tanımlamak yanlıştı;  çünkü  “insan özgürlükle değil sınırla başlıyor”du. Ayrıca böyle bir kavrayışın etikten vazgeçmeyi gerektirmediğini de görüyordu. Çünkü bu sınırlarla karşılaşmak onları aşma fırsatını yaratıyor ve hem düşüncenin hem de eylemin coşmasına imkan hazırlıyordu.(sayfa303)

…Foucault’nun yaptığı şey, herkes için geçerli olabilecek genel bir ahlak biçimi aramak değil, bizzat kendi özgürlüğü ve düşüncesinin tarihinden doğan özel bir tarz geliştirmektir. Foucault’nun etiği hem klasik ahlaktan hem de Hırıstiyan ahlakından önemli unsurlar almış olsa da, bunlara başvurması ne modern öncesinin bir idealleştirilmesini temsil eder, ne de modern öncesine bir geri dönüşü.(sayfa306)

…Foucault’nun çalışmaları çok çeşitli sorunları işliyor olsa da, etik projesinin çekirdeğini oluşturan şey bir  “ hakikat  tarihi”ydi;  insanoğlunu uzun zaman boyunduruğunda  tutmuş olan özel bir hakikat rejiminin acımasızca sorgulanmasıydı.(sayfa316-317)

Ölümünün ardından Foucault için yazılan sayısız yazılardan birinde Edward Said ortak bir duyguyu dile getiriyordu:  “Hiç kuşkusuz bütün okurlarının hatırlayacağı şey,  onu ilk kez okudukları zaman karşılaştıkları çok özlü ve ilginç bir aklın yarattığı şoktur. Arka arkaya elektriksel kıvılcımlar saçan bu akıl, kendi derinlik ve güçlük düzeyindeki başka hiçbir yazarın sahip olamadığı bir üslup kabiliyetiyle fikirlerini sahneye koyuyor.”(sayfa54)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s