Biyografi · Düşünce · Felsefe · Sanat · Siyaset

Walter Benjamin/ Bernd Witte

Walter Benjamin

Almancadan Çeviren:  Mustafa Tüzel, Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı:  İstanbul, Ocak  2002, notlandıran: Mehmet Uysal

BENJAMİN, Kraus üzerine yazdığı denemede, Kraus’un yeni bir çağın eşiğinde mi durduğuna ilişkin retorik soruyu sorar: Ah,kesinlikle değil. –O,kıyamet gününün eşiğinde duruyor.” Benjamin bunu kendisi hakkında düşünür. Kıyamet gününden önce son entelektüel, -Modernliğin bu kadim kahramanı, harabeleriyle, tuhaf görüleriyle, hayalleriyle, nüfuz edilemez melankolisiyle, yere eğilmiş bakışıyla-  içinde birçok “görüşü” sakladığını ve düşüncelerin yaşamını acı sona kadar savurduğunu, böyle adil ve böyle insanlık dışı olabildiğini, açıklayacaktır.

Susan Sontag, The New York Review of Books, 12 Ekim 1978

Walter Benjamin, Berliner Choronik’teki otobiyografik notlarında kendini, doğuştan varlıklı bir burjuva çocuğu olarak betimlemişti. Babası, 1866 doğumlu Emil Benjamin, uzun süredir Rheinland’da yaşayan tüccar bir aileden geliyordu ve gençliğini Paris’te geçirmişti. Annesi Pauline (kızlık soyadı Schönflies) dedeleri, bir zamanlar büyükbaş hayvan ya da tahıl tüccarları olarak Marken’da ve Mecklenburg’da yaşamışlardı.  Anne ve babasının aileleri 1871 yılından sonra, yeni kurulan imparatorluğun hızla büyüyen başkenti Berlin’e taşınmışlar, Benjamin’in çocukluk  günlerinde, kentin eski batı kesimindeki aynı caddede oturmuşlardı. Benjamin’in anne ve babası da 1891’de evlendikten sonra Tiergarten ve Zoo  semtlerinin güneybatısındaki bu semte yerleştiler; büyük oğulları 15 Temmuz 1892’de  burada doğdu ve nüfus kütüğüne Walter Benedix Schönflies Benjamin adıyla kaydedildi. Üç yıl sonra erkek kardeşi Georg, 1901 yılında da kız kardeşi Dora dünyaya geldi. (sayfa 7)

Benjamin, kendisindeki entelektüel öz-değer duygusu yüzünden, Freiburg’da tanıdığı biçimiyle akademik öğretimi açıkça reddediyordu. Kendi düşünsel istemlerini ise daha çok, dostları Philipp Keller ve Fritz Heine ile yaptığı kişisel söyleşilerde;  birlikte yaptıkları Spitteler, George, Rilke ve Kierkegaard okumalarında karşılayabildiğini söylüyordu. Böylece, kendi çevresinde oluşturduğu,aynı kafadaki kişilerden  oluşan küçük grupta, insanları kendi gençliklerine geri getirmeye çabalıyordu.(sayfa 23)

Benjamin, etkin bir Siyonist ve doğu Yahudi edebiyatı çevirmeni olarak, Yahudiliğin kendine dönmesinin en kararlı savunucularından biri olan Ludwig Strauss’un tersine, siyasal ve toplumsal bir hareket olarak siyonizmle arasına bir mesafe koydu; çünkü bu hareketin Yahudiliğe çağrısındaki milliyetçilik, uluslarüstü bir radikal kültür istemiyle taban tabana zıttı.

Bunun yerine, Yahudi değerlerini her yerde gören ve bu değerler için çalışan bir kültür siyonizmini benimsedi Benjamin. Benjamin esas olarak bu görüşe, yaşamı boyunca bağlı kalmıştır. Bu görüşü, gerçek tarih, Almanya’daki nasyonal sosyalist iktidar tarafından, Yahudiliğin Avrupa’daki kültürel misyonunu bir yanılsama haline getirdiğinde bile savunmuştur. Paris’te mülteciyken, 19.yüzyıl’ı yeniden yapılandırma yolundaki ümitsiz çabalarının da gösterdiği gibi, kendi yaşamının fiziksel tehdit altında oluşu bile, Avrupa kültürünün Yahudiliğin tininden yola çıkarak tamamlanmasına yönelik ütopik tasarımını engelleyememiştir. (sayfa 25)

Dora ve Walter Benjamin 17 Nisan 1917’de Berlin’de evlendiler. Yaz mevsimini St. Moritz’te ve Zürih’te geçirdikten sonra, sonbaharda Berlin’e yerleştiler; izleyen yılın Nisan ayında oğulları Stefan doğdu. Benjamin planladığı doktora tezine bir konu arayışı içindeyken, çok geçmeden yeniden Kant’ın felsefesiyle ilgilenmeye başladı. “Felsefe, ancak Kant’ın ve Platon’un çizgisinde ve inanıyorum ki Kant’ın gözden geçirilmesi yoluyla öğreti olabilir ya da en azından öğretiye eklenebilir.” (sayfa 36)

Benjamin, doktora sınavını verdikten sonra 1919 sonbaharına dek İsviçre’de kaldı: orada  özellikle Ernst Bloch’la görüştü ve gerçekten eşzamanlı ve çağdaş anlatım olarak Bloch’un  Geist der Utopie ( Ütopyanın  Tini) yapıtını inceledi; bu yapıt, Benjamin’in günümüzdeki her türlü siyasal eğilimi reddedişine güç vermişti. (sayfa 44)

Benjamin’e göre, o zamana kadarki  yorumcuların, romanın  ideolojik içeriği olarak kavramak istedikleri, aşk ve  evlilik, tutku ve toplumsal kural, tensellik ve törellik gibi kutup niteliğindeki karşıtlıklar tümüyle mitos alanına aittirler.

Benjamin’in geç dönem yapıtlarına dek merkezi önemini koruyan bu kavramda, onun çağa yönelik eleştirisi vardır. 1919 yılında yazdığı  “Schicksal und Charakter” (Yazgı ve Karakter) makalesinde, mitosu Kant’ın doğa ve doğaüstü ayrımının yardımıyla, doğa tarihi olarak tanımlamayı denedi. Benjamain’in tarih felsefesine ilişkin yapımının zaman bağlantısı, 1921 yılında  “Wahlverwandschaftenarbeit” tan  (Seçilmiş Akrabalıklar Çalışması) hemen sonra yazdığı “Zur Kritik Der Gewalt” (Şiddetin Eleştirisi Üzerine) denemesinde daha net bir biçimde dile gelir. Bu denemede Benjamin, Hermann Cohen’in Die Religion de Vernunft aus den Quellen des Judentums (Yahudiliğin Kaynaklarında Akıl Dini) yapıtında ortaya koyduğu mitsel çoktanrıcılık ile tektanrıcı dinin doğruluğu arasındaki karşıtlığı ele alıyor. Ancak Cohen’den farklı olarak,Benjamin’i din felsefesine ilişkin bilgiler değil, güncel siyasal bağlantılar ilgilendiriyor. Benjamin’de 1918/1919’daki devrimi nitelediği siyasal genel  grev, bir  iktidar elitinin yerine yalnızca bir başkasını geçirdiği için, mitsel bir şiddet olarak görünüyor. Buna karşılık arı araç olarak, şiddet içermemesi gereken proleter genel grev’in, genel olarak iktidarı ortadan kaldırmasını ve böylelikle, kendine tarih adını veren, hep aynı şeyin mitsel yinelenişinin  kırılmasını istiyor. Bu, mitosu yok eden anarşist bir devrim ütopyası, Benjamin’in yapıtında bütünüyle teolojik olarak temellendirilmiştir. İlk dönem yazılarında, “Kritik der Gewalt”te (Şiddetin Eleştirisi) olduğu gibi, son metni  “Thesen über den Begriff der Geschichte” de (Tarih Kavramı  Üzerine Tezler) de bu devrim, Tanrı’nın mesih kılığında tarihe girmesi olarak tasarlanmıştır.

Benjamin, ilerleyen bir ussallaşma sürecine bağlı oldukları genellikle kabul edilen, toplumsal durum, hukuk ve tarihi, toptan yalın yaşam alanına itmiştir. Böylece Benjamin’de tarih, olduğu haliyle dünyanın toptan olumsuzlanışının şifresi, onun yok edilmesi isteminin temellendirilişi olarak görünür ve bu bakımdan Lukacs’ın modernliği  “tamamlanmış günahkarlığın” çağı olarak tanımlayışına son derece yakındır. Benjamin  “Seçilmiş Akrabalıklar Denemesi”nde doğa tarihi aşamasında durup kalmış bir dünyaya karşı ilkesel muhalefetini sanata aktarır ve romanın dünyasının, tüm yaşamın doğal günaha bulaşmışlığının yeniden üretiminden başka bir şey olmadığını kanıtlar. (sayfa 48-49)

Benjamin, 1930 yılında, 7 yıllık bir tereddütten sonra eşinden boşandı. (sayfa 51)

Benjamin’in en yakınında olan sevdiği kadını; onu  Ottilie’de stilize ederek, en uzaktaki, yani en uzaktaki uzaklığa, ölüme kaçan bir sevgili yapıyor. Böyle bir mesafe koymaya onu iten nedir? Öteki kadınlara, örneğin Asja Lacis’e olan benzer davranışları düşünüldüğünde, savunma yoluyla sürekli bir bağlılıktan korunmaya çalıştığı, çünkü gündelik yaşamda aşkın ölümüne katlanamayacak olduğu tahmini akla yakın geliyor. Ama burada söz konusu olan birey psikolojisine ilişkin olgular değil, büyük bir aşığın gözünde aşkın bir tek hangi biçimde olanaklı göründüğüdür:  onu gerçekleştirmekten vazgeçerek. Benjamin sevgiliyi bir metne ve metni asıl sevgiliye dönüştürüyor. Sonsuz çalışmayı ancak bu sevilen nesne daha yakınlaştırabilir. Aynı zamanda, sıradanlık içinde yok etmemek için, saygıdeğer bir uzaklıkta da tutar onu. (sayfa52)

Benjamin,sözlüklerin anlamsal içeriklerinde görgül nesnelere gönderme yaptıkları ve yalnızca onlardan tümevarım yoluyla kavramlar kaz anabildiği noktada daha üst bir bilgiye vardırdıkları biçimindeki indirgenmiş dil kavrayışının karşısına; Yeni Kantçı kavramsal çerçeveyi kullanırken onu yeni metafizik içeriklerle yüklemekten de geri kalmayan kendi dil kuramını çıkarıyor. Benjamin’in dil kuramına göre sözcük, nesnelerin adı olabilir ve onların adı olarak, onların idesini,tinsel özünü içine alabilir. Bu bilgi kuramının kendini pozitivist bilimin gerçeklik kavramından ayırdığı metafizik iddia; kendinde, kendi tarih felsefesine ilişkin konumu üzerine bir düşünsemeyi içeriyor. Felsefenin büyük idealist dizgelerinin miadı dolduktan sonra;  Benjamin bu dizgelerin temelindeki özne-nesne karşıtlığını, bir üçüncü öğeyi, dili asıl gerçeklik aracı yaparak çözmeye çalışıyor. Tragedya Kitabı’nın odağında yer alan konudan örnek verecek olursak:  aynı zamanda tarihsel bilimlerin geleneksel yöntemini de belirleyen, alışılageldik dil davranışına göre, araştırmacı Barok tragedyanın çok sayıdaki  tarihsel örneğinden, tümevarım yoluyla,tragedya kavramı gibi bir şeyi çıkarabilir. Demek ki onu ilgilendiren, tarihsel bir tür kavramıdır. Buna karşılık Benjamin’i tragedyanın ne olduğuna ilişkin dilden kazanılacak deneyim, tragedyanın başlangıcı ilgilendiriyor. Makalenin başlığında kullandığı bu sözcük , Benjamin için türün tarihsel kökenini değil, tarihten  “dışarı sıçradığı” anı, yani kendini tarihten çektiği ve böylelikle ide olduğu anı gösteriyor.

Platoncu terimler kullanmasına karşın, Benjamin’in bilgi-kuramsal yöntemi kesinlikle tarih-dışı değildir. Daha çok, olayları kendi içinde sınır durumlar olarak ele almaya çalışması bakımından, aşırı  tarihseldir. Tarihin yoz, kötü ünlü “taşkınlık”larından, doğruluğun imgesini, onu betimlemeden oluşturan bir takımlanış kurmayı hedefliyor. Aşırı olana, tarihsel sürecin düşüşüne bu geri dönüş, Benjamin’in incelemesini sağlıklı insan anlağının tarihi olmaktan ve böylelikle egemenlerin tarihi anlamında, eleştirel olmayan bir tarih olmaktan koruyor. Bilgi Eleştirisel Öndeyi’nin yöntemsel temel cümlesinden anlaşılacağı gibi, bütünü kapsamak istiyor:  “Başlangıcın bilimi olarak felsefi tarih, gelişmenin uzak uçlarından, görünürdeki taşkınlıklarından, bu tür karşıtlıkların anlamlı bir yanyanalığı  olanağı ile tanımlanan bir bütünsellik olarak, düşünce düzenini ortaya çıkartan biçimdir.” Bu cümlede, biginin hedefi olarak istenen bütünsellik artık simgesel dünya nesnesinin uyumlu bütünselliği değil, en uyumsuz malzemelerden oluşturulmuş, kopuşları gizlemeyen, dünyanın onun içine çelişkileriyle birlikte girebildiği bir bütünselliktir.(sayfa 68-69)

Benjamin, resmi bir ret yanıtı almamak için, arkadaşlarının tavsiyesiyle, 1925 Eylülü’nde doçentlik başvursunu geri çekti.(sayfa 73)

Benjamin, komünist partiye girme adımını atmamıştır. Bu adım, Benjamin’in gözünde, varoluşsal ve tinsel bağımsızlık için verdiği temel kararına ve de öğretim görevliliği konumuna aykırı düşerdi. Buna karşılık, yayıncılık tasarıları çok geçmeden somutluk kazandı. 1925 Ağustosu’nda Rowohlt Yayınevi’yle bir sözleşme imzaladı.(sayfa 74)

Benjamin tarzı diyalektik materyalizm, doğanın sömürülmesini, çare bulunması gereken asıl kötülük olarak görür. Bunun aracı da egemen sınıfların kar hırsı’ndan kurtarılmış teknik olacaktır. Buna göre insanlığın kurtuluşu ve doğanın kurtuluşu, birbirinden kopmaz biçimde bağlıdır. Benjamin, proleteryaya devrimin hedefi olarak doğa ile insanlık arasındaki ilişki üzerinde egemenlik kurmayı göstererek, kendini sadece ekonomik ve toplumsal süreçlere sabitlenmiş ortodoks Maarksizmden ayırıyor.

Benjamin’in en radikal anlatımında, Birinci Dünya Savaşı’nın tarihsel felaketinin, gelecek kurtuluşun garantisi olarak ima edildiği dolaysız dönüm noktasında, onun mesiyanizminin sadece izlerine rastlanmaktadır. Bu mesiyanizm, burjuvazinin devam eden iktidarı üç bin yıllık bir kültür gelişimini tehlikeye soktuğunda, yangın ihbarcısı adıyla, yanan fitili kesmeye çağrılan hakiki politikacı anlayışını da altan alta belirlemektedir. Benjamin politik davranmayı değil, daha çok kurtarıcı müdahale için doğru anı görmeyi, yani en büyük tehlikenin ve kurtuluş olanağının aynı zamanda var olduğu bunalımın iki karakterinin ortaya konmasını, istiyor. Benjamin’in  “politika”sı, bu müdahaleci bilgiyi üretmeyi hedefliyor.(sayfa79-80)

Solcu marjinallik; işte Benjamin’in gelecekte alacağı toplumsal konumun tam tanımı budur. Tragedya Kitabı’nda kendi deneyiminden yola çıkarak tanıladığı burjuva sanat döneminin sonu; Fransa’nın en yeni yazınsal üretimiyle onayladığını gördüğü bu tanı, onun gözünde entelektüelin geleneksel toplumsal rolünü de  geçersiz kıldı. Benjamin, Sovyetler Birliği’nin devrim sonrası toplumunda, entelektüeli yeni bir görevin hizmetinde buldu; bu görevi Alman okurlarına en göze görünür yerde, 11 Mart 1927 tarihli Literarische Welt’in resimlenmiş bir başyazısında, sundu. “Rus Yazarların Siyasal Gruplaşması” yazısının daha başlığıyla bile, yeni toplumda yazarların gruplaşmasını estetik değil, politik ilgilerin belirlediğini ima ediyor.

Ona göre Sovyet toplumsal düzeninde edebiyat artık bir burjuva elit tabakanın kendini anlama aracı işlevini görmüyor; tersine politik reşitliğe çağrılan kitlelerin  “okur-yazarlaştırılması” na hizmet ediyor. Bu didaktik-politik iletişim dizgesinde artık özgür yazarın bir varoluş gerekçesi kalmamıştır ve bu yüzden, Benjamin’in de değindiği gibi, ekonomik ve ideolojik açıdan  “devlet aygıtının şu ya da bu biçimine bağlanacak…bu aygıt tarafından ve memur ya da başka bir şey olarak denetlenecektir.” (sayfa 88-89)

Bir Alman entelektüeli olarak Benjamin, ayrıcalıklarının yok edilmesiyle burjuva toplumunun muhalifi konumuna düşmüş ve “anarşist cephe ile devrimci disiplin arasındaki son derece tehlikeye açık konumu kendi bedeninde…deneyimlemek zorunda kalmıştır.” Yine de Benjamin’in, entelektüelin görevini tanımlayışı, sürrealistlerin somut bağlanımının tersine, salt negatif bir tanım olarak kalır: entelektüelin kötümserliği  örgütlemesi ve izdüşünümlerinin toplumsal uzamı oluşturduğu sahte imgelerin, diyalektik bir biçimde yok edilişini hızlandırması gerekmektedir.(sayfa 93)

Benjamin hemen hemen 40 yaşına dek, karısı ve çocuğu ile birlikte, anne babasının villasında oturmuştu. Çılgınca yolculuk düşkünlüğü, oyun tutkusu ve sık sık yaşadığı ruhsal çöküntüler, bu çok güçlü bağdan kurtulma yolunda ümitsiz çabalardan başka bir şey değildir. Benjamin’in annesi 1929 Şubatı’nda ağır hastalandı ve 2 Kasım 1930’da öldü. Benjamin’e anne baba evine bağımlılığını kesin olarak sona erdirme olanağını, ancak bu ölüm verdi.(sayfa 97)

Benjamin’in hem Brecht’le hem de Scholem’le ilişkilerinin sürekli maruz kaldığı yanlış anlamalar; Benjamin’in, Yahudi dil felsefesinin ve diyalektik materyalizmin taban tabana zıt görüşlerini kendi eleştirel düşüncesinde birleştirmek gibi son derece cesur bir denemeye girişmesinden kaynaklanıyordu. (sayfa 110)

Benjamin, yazanın görevini belirlerken, mistik umudunu tam da yazma sürecinin içerik açısından hiçliğine bağlayarak, kendisi hakkında da konuşmaktadır. Kendisini, inceleyenlarin saflarına sokmakta ve kendi yazışı için, incelemeye atfettiği kurtarıcı güçten yardım almaktadır. Benjamin’e göre yazmak, “unutma yönündeki akıntıya karşı…kürek çekmektir,…inceleyenin varoluşu yazıya dönüştüren yönü, geri dönmektir,… Adaletin kapısı, incelemektir.” Yazma uğraşında hep yeni baştan deneyimlediği, örneğin Kraus denemesinde, aracılığın olanaksızlığında, teolojik ve materyalist kategorilerin salt estetik olarak uzlaştırılmasında dile gelen başarısızlığı, böylelikle kutsanmaktadır. Eleştirmen gizlice mesih rolüne, bu sonu gelmez Sisyphos çalışmasına soyunmuştur; ama yine de enikonu materyalist ve nihilist bir mesihtir bu.(sayfa 138)

Benjamin, savaşın başlamasıyla  Nevers’teki Clos St Joseph kampında gözaltında tutuldu. Kasım 1939’da serbest bırakıldı. Paris’e döndü.

Benjamin, Almanya’nın iyice belirginleşen saldırı savaşı yüzünden, kendi yaşamının da büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağının bilincindeydi; yine de Dora’nın kendisini ikna etmeye çalıştığı, Londra’ya ya da ABD’ye göç etme fikrini Pasajlar Çalışması’nı kesintiye uğratmamak için, henüz ciddi ciddi düşünmüyordu. Bunun yerine, Fransız yurttaşlığına geçme işlemleriyle, kendi deyişiyle “özenle ama yanılsamaya kapılmadan” uğraşıyordu.”Gerçekleşme şansı zaten düşüktü, şimdi bir işe yarayacağı da kuşkuluydu. Avrupa’daki hukık düzeninin çökmesi, her türlü yasallaştırmayı yanıltıcı kılılıyordu.” 1939 Şubatı sonunda Berlin’de Gestapo, Benjamin’i Alman vatandaşlığından çıkarma işlemlerini başlatmıştı; gerekçesi de, Onun Moskova’daki Das Wort dergisinde yazılarını yayımlatmış olmasıydı. O zamandan beri Benjamin pasaport yerine kullandığı Almanya kökenli sığınmacı kimliğinin Fransız meşruluk belgesi’ne muhtaç durumdaydı. (sayfa 154)

1940 Mayısı’nda Batı cephesindeki  “oturma savaşı” sona ermişti; Hitler’in birlikleri Hollanda’ya, Belçika’ya ve Fransa’ya girmişti. Haziran’ın ortasında, ilk Alman birliklerinin Paris’i işgal etmelerinden hemen önce, Benjamin kız kardeşiyle birlikte güneye kaçtı. Gaz maskesi ve özel eşyaları dışında başka hiçbir şeyi yanına alma fırsatı bulamamıştı. El yazmaları ve diğer ufak tefek eşyaları Paris’te kalmıştı. Pasajlar Çalışması’na ilişkin malzemeleri ve önçalışmalarını Georges Bataille’a vermişti;  Bataille da bu malzemeyi Bibliotheque Nationale’de koruyarak kurtarmıştı. Benjamin Haziran ortasından Ağustos sonuna dek Lourdes’da kaldı ve Horkheimer ve Adorno’nun kendisine ABD için bir giriş vizesi sağlamayı başarabilip başaramayacaklarının belirsizliğinden büyük sıkıntı duydu.

Sonunda vizeyi Ağustos’un  son günlerinde, Marsilya’daki Amerikan konsolosluğundan alabildikten sonra, bir grup mülteciyle birlikte Pireneler’den gizlice İspanya’ya geçmek üzere yola koyuldu. Fransa’dan çıkış vizeleri olmadığı için, İspanyol sınırından geri çevrildiler.

Bunun üzerine Benjamin, 1940 yılının 26 Eylülü’nü 27’sine bağlayan gecede, sınır köyü Port-Bou’da aşırı dozda morfin hapı içerek yaşamına son verdi. Bu küçük yerleşimin mezarlığında, Benjamin’in mezarının hangisi olduğu artık belli değildir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s