Edebiyat · Felsefe · Postmodernizm

Deleuze&Guattari Üzerine Bir İnceleme/ Ronald Bogue

Gilles Deleuze&Felix Guattari

Birey Yayıncılık, 2002, Çevirenler: İsmail Öğretir- Ali Utku, notlandıran: Mehmet Uysal

…ve belki bir gün bu yüzyıl Deleuzecü bir yüzyıl olarak bilinecek.

                                                                                                Michel Foucault

Ne Deleuze ne de Guattari öncelikle bir edebiyat eleştirmenidir, ancak her ikisi de uzun uzadıya edebi kişiler (en başta Proust ve Kafka) üzerine yazdılar ve her ikisi de tüm yazılarında edebiyat eserlerini geniş biçimde kullandılar. Temsilin doğası, yorumun statüsü, göstergenin yapısı, dilin toplumsal kurumlarla ve söylemsel olmayan gerçeklikle bağıntısı gibi, yakın zamanlarda edebiyat teorisyenlerinin zihinlerini özellikle meşgul eden birçok felsefi meseleyle ilgilendiler. Deleuze ve Guattari herhangi bir Freudçu ya da Lacancı edebiyat eleştirisine ciddi bir meydan okuma ortaya koyan bir psikanaliz eleştirisini dillendirdiler ve edebiyat tarihinin esaslı bir yeniden konumlandırılması için çeşitli imkânlar sunan tarihsel modeller önerdiler. Sonuç olarak, edebi ve edebi olmayan söylem arasındaki ayrım üzerine, tüm düşünceyi sanatsal yaratıcılık, tüm yazımı bilimsel deneyim olarak kabul eden özellikle ikna edici bir post-yapısalcı saldırı biçimi geliştirdiler. (sayfa 19)

Nietzsche ve Felsefe (1962), aynı zamanda Deleuze’ün kariyerinde de önemli bir aşamaya işaret eder, çünkü onun geç eserlerindeki merkezi tema ve ilgilerinin birçoğu, ilk ifadelerini burada bulurlar. Deleuze’e göre Nietzsche yalnızca rapsodik ve aforizmacı değil, Platon, Hegel ve Kant’a verdiği yanıtlar çağdaş düşüncenin temel sorunlarını resmeden derin bir felsefe tarihi anlayışıyla entelektüel açıdan tutarlı bir filozoftur. Deleuze’ün görüşüne göre, Nietzsche’nin başlıca hedefleri Platonculuğu yıkmak ve bir güç fiziği üzerine kurulu bir oluş felsefesini geliştirmek; Hegel’in “olumsuzlama’nın olumsuzlaması”nın yerine bir olumlama felsefesi yerleştirmek; ve Kant’ın eleştirel felsefe projesini, onu Batı rasyonalitesinin geleneksel ilkelerine karşı yönelterek tamamlamaktır. Bunlar aynı zamanda Deleuze’ün kendi eserlerinin çağında peşinden koştuğu ereklerdir. (sayfa 26)

Eğer edebiyat eleştirisi basitçe edebi eserlerin incelenmesi olarak tanımlanırsa, o zaman Deleuze’ün Proust ve Göstergeler’i (1964) ve Leopold von Sacher-Masoch Sunuşu (1967) edebiyat eleştirisi eserleri olarak sınıflandırılacaktır. Bununla beraber, eğer edebiyat eleştirisi esas olarak olay örgüsü, karakter yaratma, tema ve üslup gibi şeylerin analiziyle ilgiliyse, o zaman bu incelemelerin başka bir kategoriye ayrılması gerekir. Deleuze, her ne kadar bu eserlerde geleneksel edebi sorunlara değinse de, her incelemede onun asıl ilgisi her bir yazarın eserlerinin korpusu hakkında bilgi veren düşünce sistemini resmetmektir. Proust incelemesinde Deleuze, Proust’un Geçmiş Zaman Peşinde’sinin son cildindeki sanat ve özler üzerine değerlendirmelerinin eserin bir bütünü olarak yorumlanması için anahtar sağladığını ve Proust’u, merkezi düşünce etkinliği göstergelerin yorumlanması olan bir tür anti-felsefi idealist olarak ortaya koyduğunu gösterir. (sayfa 51)

Sacher-Masoch üzerine sorgulamasında Deleuze, şimdilerde yalnızca mazoşizmin isim verici örneği olarak hatırlanan, 1870’ler ve 1880’lerin ünlü ve üretken bir yazarı olan Sacher-Masoch’un ününü, eserleri Marguis de Sade’ınkilerle birlikte Kantçı yasa kavrayışının bir yıkımını amaçlayan sapkın bir idealizmi dillendiren, zeki bir psikolog ve derin bir düşünür olduğunu kanıtlayarak yeniden canlandırmaya çalışır. Açıkçası Deleuze, Proust ve Sacher-Masoch’u düşünceye ve yaratmaya yaşamın yeni imkanlarının keşfedilmesi anlamını yükleyen Nietzscheci filozof sanatçılar olarak kabul eder. (sayfa 52)

Sonuç olarak, her bir öz tarafından açığa çıkarılan dünya, diğer özler tarafından açığa çıkarılan dünyalardan radikal biçimde farklıdır. Proust için kozmos, onun çeşitli monadik görüş açılarının tüm perspektiflerini birleştiren  Leibnizci  bir kent değildir. Ortaklaşa sahip olduğumuz dünya, konuşma dostluk ve  fikir alışverişi dünyası aldatıcı ve yanıltıcıdır. Proust’a göre, yalnızca sanat aracılığıyla bir başka bireyin kuşattığı farklı bir öz dünyasına giriş yolu bulabileceğimiz için “sanatsal olanın dışında öznelerarasılık yoktur”. (sayfa 58)

Proustçu hakikatler, metodun değil sınırlamanın, rastlantının ürünleridir, özneyi düşünmeye zorlayan bir göstergeyle rastlantısal karşılaşma. Bu tür Hakikatler keyfi ve soyut değil, zorunlu ve özeldirler, adeta öznenin özgül bir özü açıklamak için ‘seçildiği’, ayrıldığı ve zorlandığı tekil bir karşılaşmanın hakikatleri. Ve düşünceyi düşünmeye zorlayan şey göstergedir. Tek gerçek düşünce yorumlamadır ve tek gerçek yaratma düşünce edimidir. “Düşünmek daima yorumlamaktır, bir göstergeyi açmak, geliştirmek, çözmek,tercüme etmektir. Tercüme etme, çözme, geliştirme salt yaratma biçimidir.” Proustçu yorum ve yaratma Nietzscheci yorum ve değer biçmeye paraleldir (Değer biçme ara sıra Deleuze tarafından yaratıcı biçim yükleme olarak tasvir edilmiştir),tıpkı özneyi düşünmeye zorlayan gösterge gücünün düşünceyi elinde tutan aktif güç istencine paralel olması gibi. (sayfa 64)

Nietzsche ve Felsefe’de Deleuze, Nietzsche’yi, Kantçı bir eleştirel felsefe projesini tamamlayarak Platonculuğu yıkmaya çalışan anti-Platonik bir filozof olarak sunar. Fark ve Tekrar’da Deleuze bu Nietzscheci görevi kendisi devralır. Deleuze’ün Platonculuğu alt etme stratejisi, sanıldığı gibi basitçe öz ve görünüş hiyerarşisini ters çevirmek değil, Platon’un metinlerinden hem modelleri hem de kopyaları, hem özü hem de görünüşü yıkan –simulakruma ait-kenarda bırakılmış bir kategoriyi çekip çıkartmaktır. Onun Kant’ı dönüştürme taktiği, yetilerin, her bir yetinin bilinçdışı şartının açığa çıktığı ayırıcı bir kullanımını önermek ve duyulabilir bir yoğunluklar alanını ve ideal problemler alanını ortaya sermektir. Deleuze’ün Platon ve Kant temellüklerinin arkasında tek amaç vardır: özdeşlik ve temsil felsefesinin yerine, simulakrumun hem fiziği hem de metafiziği olan bir fark felsefesini geçirmek. (sayfa 79)

Anti-Oedipus, diğerlerine oranla, Deleuze ya da Guattari’nin en meşhur eserleridir. Nietzsche’nin Antichrist’inin çağdaş karşılığı niteliğindeki Anti-Oedipus, Oedipus kompleksi olarak bilinen çağdaş sofuluk biçimine cepheden bir saldırıdır. Her ne kadar özellikle, 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında Fransız toplumsal ve entelektüel yaşamında yaygın bir güç olan psikanalize karşı yöneltilmişse de, Anti-Oedipus, nihayetinde aile ilişkilerini ve aynılaştırılmış benliği üstünlük konumlarına yücelten her psikolojik teoriye meydan okur. Deleuze ve Guattari, tüm arzunun ailesel olmaktan çok toplumsal olduğunu ve toplumsal arzuya en iyi yol gösterenin nevrotik egodan çok şizofrenik id olduğunu öne sürerler. Psikanalizin yerine, alt-bireysel beden uzuvlarına ve üst-bireysel, toplumsal bağlara odaklı ve Freudçu ve Marxist teorik sahaları tek bir arzulama-üretimi alanı olarak ele alan şizo-analizi koymayı önerirler. Sırf Freudo-Marxist bir sentez olmayan Anti-Oedipus, yalnızca psikanalizin ve geleneksel Marxizm’in bir eleştirisi için değil, aynı zamanda bir toplumsal-libidinal etkinlik tarihi politikası geliştirmek için de, Marx ve Freud’u temel görevi gören bir Nietzscheci çerçevenin içine sokar. (sayfa 110)

Görülebileceği üzere, Guattari’nin psikolojik gruplar teorisi doğrudan politik imalara sahiptir ve onu Komünist Parti’nin ve onun ortodoksluklarının uzunca bir eleştirisine yönelten şey özne-grup kavramıdır. Guattari devrimci bir partinin, işçilerin ihtiyaçlarını peşinen açıklayan katı, hiyerarşik bir halk ‘temsilci’si değil, proleteryayı işçi sınıfının kendi arzularını dillendirebilecek şekilde yapılandıracak bir özne-grup olması gerektiğini öne sürdü. ” Parti, devlet gücünü ele geçirmenin bir devrim meselesi olduğuna inanmakla kapitalizmin doğasını yanlış anlamaktadır, çünkü kapitalist erk “son derece karmaşık bir üretim ilişkiler ağı” içinde merkezsizleştirir ve eğer bir sosyalist devlet kurulacaksa, uluslar arası bir kapitalist pazar sistemi ağına düşmüş olacaktır. Parti, Devlet gücünü ele geçirmeye yoğunlaşırken aynı zamanda geleneksel kurumların işlevini sorunlaştırmayı reddeder. Ekonomik üretim “bu üretimi destekleyen kurumdan” ayrılamaz ve devlet anti-üretim yapan bir “baskı makinası”dır, yani her öznel grup sürecinin ortaya çıkışını yasaklamak ve kısıtlamak için varolan göstergelerdir.” “Böylesi bir baskıcı makine, hayali bir yerliyurtlulaşmaya, “ırkçılık, bölgecilik, ulusçuluk” gibi fenomenlerde fantazmatik bir grup bütünleşmesine yol açar. Kapitalizm geleneksel alışkanlıkların ve toplumsal ilişkilerin temelini aşındırma eğilimindedir, fakat bunu öteki baskı biçimlerini onların yerine koymak için yapar:  kapitalizm ne kadar kendi eğilimine göre ‘kodsuzlaştırır’, ‘yersizyurtsuzlaştırır’sa, kendi özel eğilimiyle çelişen bir hareketi izleyerek o kadar yapay yurtlar, artık kodlar yaratmaya ya da canlandırmaya çalışır.” Devletin yapısını ebedileştirmek, bir baskı kurumunu desteklemek ve kapitalizmin tamamlayıcı yersizyurtsuzlaştırma ve yeniden-yerliyurtlulaştırma süreçlerini dokunulmaz kılmak demektir. (sayfa 116)

Kafka’da Deleuze ve Guattari, Kafka’nın eserleri içinde yalnızca çoğul arzu politikalarının, onların açılımlarının, kısa devrelerinin, zigzaglarının, blokajlarının ve başkalaşımlarının izini sürmezler, aynı zamanda bir temsil ve yorumlama mantığı üzerine kurulu tüm Kafka okumalarının da bir eleştirisini sunarlar. Onlar Kafka’yı trajik değil, neşeli, kendi kendisini sorgulayıcı ve dünyadan kopuk değil, olağanüstü bir politik yazar olarak görürler. Kafka bir insan olarak Nietzsche gibi büyük acılar çekmiş olabilir, fakat bir yazar olarak olumlayıcı kahkahanın “Şen Bilim”ini pratiğe geçirmiştir. Kafka, bir alegorici, bir sembolist, bir saçmacı değil, toplumsal makinenin çark ve dişlilerini kabaca tamir etmeye çalışan ve onlara çılgınca aşırı yük yükleyen bir deneyimcidir. (sayfa 143)

Öyleyse Gregor böcekliği taklit etmez, ne de böceklik Gregor’a benzer hale gelmez; daha çok Gregor’la böcekler arasına bir şey geçer, karşılıklı yersizyurtsuzlaşma olan bir oluş geçekleşir. O bir böceğe dönüşmez, “insanın mutlak yersizyurtsuzlaşması’na” bağlı bir insanın-böcek oluşu olarak kalır. Bu da,  “bir eşiği atlatmak için, artık kendilerinden başka değere sahip olmayan yoğunluklar sürekliliğine ulaşmak için, tüm biçimlerin, tüm anlamlandırmaların, gösterenler ve gösterilenlerin biçimlenmiş-olmayan madde, yersizyurtsuzlaşmış akımlar ya  da anlamlandırmayan göstergeler lehine bozulduğu bir salt yoğunluklar dünyası bulmak için” ona yol gösterir. (sayfa 146)

Kafka’nın pratiği, “aşk mektubunu aşkın yerine koymaktır(?). Aşkı yersizyurtsuzlaştırmaktır. Çok korkulan evlilik sözleşmesi yerine bir şeytani pakt koymaktır.” (sayfa 148)

Deleuze ve Guattari’nin Kafka’da buldukları bir tür edebiyat makinesidir ve onlar bunu, Kafka’nın Varşova’daki İbranice’yle karışık Alman lehçesiyle yazılan Yid edebiyatı ve Prag’daki Çek edebiyatıyla ilgili kapsamlı bir günlüğün girişinden aldıkları bir kavram olan “minör edebiyat”ın genel sorunsalı içine yerleştirirler. Kafka’nın analizinde minör bir edebiyat, etnik bir grubu ortak yaşamının odağı olarak hizmet verir ve toplumsal sorunları çözmeksizin içinde çelişkilerin dillendirilebileceği bir ortam sağlar. Böylesi bir edebiyat büyük bireysel yazarlara (alman edebiyatında Goethe ya da İngiliz edebiyatında Shakespeare gibi) sahip değildir, ama sonuçta sonraki yazarları korkutan ya da onları kanonik eserlere kölece ikna eden devleri de yoktur. En önemlisi, politika ve edebiyat minör edebiyatta sıkı bir ilişki, içindedir ve edebi geleneğin himayesi de kamusal yaşamın merkezindedir; minör edebiyata sahip bir ulusta, “edebiyat, edebiyat tarihinden çok halkın meselesidir.” (sayfa 152)

Deleuze ve Guattari, Kafka’nın minör edebiyat tarifini, onu,doğrudan doğruya toplumsal ve politik bir işleve sahip; bireyselden çok kolektif ifadeleri besleyen; “güçlü yersizyurtsuzlaşma katsayısıyla” bir dili kullanan edebiyat tarzında tanımlayarak genişletirler. (sayfa 153)

Bu incelemede, iki düşünce gövdesini ana hatlarıyla sunmaya çalıştım: Deleuze’ün fark felsefesi ve Deleuze-Guattari’nin şizoanalitik arzulama-üretimi felsefesi. Her iki düşünce gövdesinin temeli, bir bağıntılı güçler çokluğunun kesintisiz oluşu olarak tek bir Nietzscheci kozmos arayışıdır. Bu çokluk sabit kendilikleri değil yalnızca dinamik kuantumları kabul eder ve böylece özdeşlikten çok fark açısından anlaşılması gerekir. (sayfa 195)

Öyleyse Deleuzecü fark felsefesinin ve Deleuzeguattarici arzulama-üretimi felsefesinin merkezi, -hem bir güçler çokluğunun oluşu olarak, hem de fark ve güç istenci/ebedi dönüşün gücül alanı olarak-  physis’in sorunsal doğası üzerine genişletilmiş bir Nietzscheci meditasyondur. Bu meditasyonun kendisi, yaratma ve deneyim olarak, sağduyu, rasyonalite ve  temsilden kaçan şeyin bir keşfi olarak temelde Nietzscheci bir düşünce kavrayışı tarafından biçimlendirilir. Kendi fark felsefesinde Deleuze, tüm düşüncenin değer biçme ve yorumu öngerektirdiğini ve hakikatin keşfedilmekten çok yaratıldığını öne sürerek Nietzscheci perspektivizmi ve estetizmi kucaklar. Aklın özdeşlik ve  Aynı’nın mantığına göre işlev göstermesinden dolayı farkın akıldan kesinlikle sıyrıldığını iddia eder. Bu yüzden fark düşüncesi, rasyonel anlayışa karşı çıkan ve zihinsel yetileri dengesizliğe sokan paradoksal bir unsurla (bir yoğunluk ya da tekillik) başlamalıdır. Bundan sonra düşünce, derhal perspektifsel bir hakikat icat ederek ve gerçeğin bir deneyimi aracılığıyla gücül fark alanını keşfederek paradoksal unsur içinde ‘ima edilen’ fark dünyasını ‘açıklamalı’ ya da açmalıdır. (sayfa 200)

Deleuze ve Guattari, Fransız postyapısalcılığının gelişiminde önemli rol oynamışlardır ve burada onların eserleriyle çağdaşlarının (örneğin Jean-François Lyotard,  Jean Baudrillard,  Louis Marin,  Michel de Certeau,  Clement Rosset,  Paul Virilio,  François Laruelle) eserlerini birbirine bağlayan bir çok alışveriş çizgisini gözden kaçırmak imkânsızdır. Fakat onların yazıları ve çokça tartışılan iki postyapısalcının (Jacques Derrida ve Michel Foucault yazıları arasındaki yakınlıkların kısa bir değerlendirmesiyle muhtemelen onların postyapısalcılık içindeki konumlarına dair bir fikre ulaşılabilir. Her ne kadar Deleuze’ün ilk yazılarını ve Guattari ile ortak girişimlerini tek bir Nietzscheci temalar kompleksiyle esinlenmiş görsem de, Anti-Oedipus’un bir çok yönden Derrida’nın yapıbozumuyla uyumlu bir fark felsefesinden Foucault’nun soykütüksel erk incelemesiyle yakından ilişkili bir arzulama-üretimine doğru bir dönüşüme işaret ettiğini de öne süreceğim. (sayfa 202)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s