Düşünce · Felsefe · Sosyoloji · Tarih · İslam

Yunanca Düşünce Arapça Kültür/ Dimitri Gutas

gutas

Ammar Kılıç

Kitap Yayınevi, 2003, İngilizceden çeviren: Lütfü Şimşek

[Kitap çok fazla değerli satır barındırıyor, buraya bir kısmını alabildim, devamını eklemeyi istiyorum. Yazarına ve kitaba hürmetsizlik etmeden faydalanmanız dileğiyle.]

Giriş

Bizans imparatorluğu ve Yakındoğu’da bulunabilen edebiyat ve tarih dışındaki hemen hemen bütün din dışı Yunanca kitaplar, 8. yüzyılın ortasından 10. yüzyılın sonuna kadar Arapça’ya çevrilmişti. [..] Kühn’ün hazırladığı Galenos’un bütün yapıtlarının ve Berlin Akademisi’nin yayına hazırladığı Aristoteles üzerine Yunanca yorumların (çevrilmiş kitapların yalnızca küçük bir kısmı) yetmiş dört büyük ciltte toplandığı düşünüldüğünde, çevrilen malzemenin boyutları açısından girişimin azameti daha iyi anlaşılır. Bu nedenle, klasik çağ sonrası dinsel olmayan Yunanca eserler konusundaki araştırmaların Arapça’nın tanıklığı olmadan ilerlemesinin çok zor olacağı haklı olarak iddia edilebilir. Arapça bu bağlamda Latince’nin bile önüne geçmekte, ikinci klasik dil olmaktadır. (15)

12. yüzyılda, Aristoteles ve diğer ilkçağ metinleri de benzer şekilde Yunanca ve Arapça’dan Latince’ye çevrilmiş, bunun da önemli sonuçları olmuştu; bilim adamları bu harekete Batı Avrupa’da ruhban sınıfından olmayan yeni öğretmenler sınıfının ortaya çıkışının yol açtığı üzerinde uzlaşırlar. Özünde, burjuvazinin yükselişinin analizinden kaynaklanan bu açıklamaya gçre, bu yeni sınıf farklı toplumsal-ekonomik yetişme tarzı nedeniyle, papazların geleneksel kilise öğrenimlerinden bağımsız ve bu öğrenime karşı çıkan yeni türde bir bilgiye ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle, “Aristoteles’in.. aşağı yukarı 1200 yılından itibaren okura sunulan eserlerinin eskisinden daha etkili olmasının nedeni rastgele çevrilmiş olmaları değil, üstatların artık bilgiyi aktarmak için değil, kendileri öğrenmek istedikleri için çeviri yapmalarıydı.” Batı Avrupa toplumunun değişen yapısı bu çeviri hareketine ivme kazandırmışa benziyor.

Yunanca-Arapça çeviri hareketi konusunda ne buna benzer bir çözümleme girişiminde, ne de bu yönde bir öneride bulunulmuştur. [..] 8. yüzyılda tamamen farklı koşullara sahip Bağdat için böyle bir çözümlemenin anlamlı olup olmadığı kuşkuludur. Toplumdaki bütün dini gruplar, bütün mezhepler din, dil ve kabile ayrımı gözetmeksizin çeviri hareketine destek veriyordu. Araplar ve Arap olmayanlar, Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar, Sünniler ve Şiiler, askerler ve siviller, tüccarlar ve toprak sahipleri vb herkes hareketin aktif destekçisiydi. (17-18)

Çeviri Hareketini Hazırlayan Koşullar bölümünden

Arap fetihlerinin hiç küçümsenemeyecek tarihsel bir önemi vardır. Mısır ve Bereketli Hilal, Büyük İskender döneminden sonra ilk kez İran ve Hindistan’la siyasi, idari, ve en önemlisi ekonomik bakımdan yeniden ve bu kez Büyük İskender’in hayatından çok daha uzun bir zaman süresince birleşti. İslamiyet’in yükselişinden önce uygar dünyayı bin yıl boyunca birbirinden ayıran büyük ekonomik ve kültürel bölünme, Doğu ve batı arasında iki büyük nehir tarafından çizilen ve her iki yakada birbirine muhalif iki iktidar yaratmış olan sınır, ortadan kalktı. Bu durum hammaddelerin, mamul malların, tarımsal ürünlerin, lüks eşyanın, insan ve hizmetlerin, teknik, beceri ve fikirlerin, yöntemlerin ve düşünme tarzlarının serbestçe dolaşımına olanak tanıdı. Bu olayın bölgeyi harabeye çeviren, yerel nüfusun çoğunluğunun ölümüne yol açan ve ticareti bozan 570-630 Bizans-Pers savaşları felaketi ardından meydana gelmesi, olumlu etkilerinin çok daha derinden hissedilmesini sağladı. (23-24)

Doğu ve Batı’nın yeniden birleşmesinin doğurduğu ekonomik refahın özel olarak üzerinde durulması gereken bir yönü vardır: Tahmin edilebileceği gibi ticaret “pax islamica”nın yarattığı yeni koşullarda önemli bir gelişme göstermiş, tarımda ise tam bir devrim yaşanmıştı. Hindistan ve Doğu Akdeniz arasındaki sınırların ortadan kalkması, pek çok bitki türünün, baklagillerin ve meyvelerin Güneybatı Asya ve Akdeniz’e düzenli ithal edilmesini, yeni türlerin geliştirilmesini sağladı. Bunun yanı sıra tarım teknikleri, yoğun çiftçilik bilgisi ve nadasa bırakılan toprakların tam kapasiteyle kullanımı da batıya aktarıldı. Böylece, Arap fetihlerinin ilk yüzyıllarındaki tarım devrimi, yuei imprartırluıkta daha önce hiç görülmemiş bir gelişim ve genişleme yaşayan ticaretten bile daha fazla zenginlik yarattı. Nimetlerinden yalnızca tüccar sınıfının yararlandığı ticaretin aksine, tarımın yarattığı zenginlikten, ürünü alan toprak sahibi üst sınıflardan toprağı eken köylülere ve aldıkları gıdalar çeşitlenen alt sınıflara varıncaya dek bütün toplumsal tabakalar yararlandı. (24)

İslamiyetin doğuşuyla, bütün bu merkezler [Deyr Kunnâ, el-Hîre, Harran ve Merv] siyasal ve idari olarak birleştirildi ve en önemlisi, bu merkezlerdeki bilim adamları kendi çalışmalarını sürdürüp hangi dinden olursa olsun hiçbir resmî “Ortodoksluk”tan kaygı duymadan karşılıklı ilişki kurabildiler. Böylelikle bölgenin her tarafında, 7. ve 8. yüzyıl boyunca kendi aralarında aktif ve değişik dillerde çalışmalar yapan birçok “uluslararası” bilgin ortaya çıktı. (27)

Bu bilginlerin Arap fetihleriyle birlikte siyasal ve dinsel sınırların kalkmasıyla oluşan yeni koşullarda, yaşayan bilimsel geleneklerin temsilcileri ve kendi alanlarının uzmanları olduklarını vurgulamak gerekir. Birkaç dil biliyorlardı, bu nedenle Yunanca’dan başka dillerdeki bilimsel yazından da yararlanabiliyorlardı. Ya doğrudan seyahatlerle veya yazışmalar aracılığıyla birbirleriyle sürekli ilişki içindeydiler. Sonuncusu ve en önemlisi, birçok dil bildikleri için çeviri yapmaksızın bilgiyi yayabiliyorlardı. Bütün bunlar, Abbasiler bilginlerin çabalarını birleştirip yazılı kaynakların çevrilmesi işini desteklemeye karar verir vermez, birçok bilginin Abbasi sarayında adeta bir gecede belirivermesini açıklamaktadır. (28)

Yunanca, Arap fetihlerinden sonra Emeviler dönemi boyunca (661-750), hatta muhtemelen 8. yüzyılın ikinci yarısından sonra hemen hemen her yerde kullanılmaya devam etti. Suriye ve Filistin’de yerel nüfusun önemli bir kısmının anadili, iş ve ticaret dünyasının lingua franca‘sıydı. [..] Eski Bizans uygulamalarını büyük ölçüde sürdüren Şam’daki Emevi iktidarı, Abdülmelik (sal. 65/685-86/105) reformlarına kadar Yunancayı yönetim dili olarak kullanmayı sürdürmüştü. Yüksek mevkilerdeki pek çok memur ve nazırın dili Yunancaydı. Bunlar ya Yunanlı veya Yunanlıların eğittikleri Araplardı. [Divan başı Sercûn ibn Mansûr er-Rûmî gibi] (29)

Emevilerin Şam’daki yönetimde yöredeki Bizanslılara veHrıstiyan Araplara bel bağlamaları gibi, ilk Abbasiler de Bağdat’taki İranlılara, Hıristiyan Araplara ve Aramilere bel bağlamak zorundaydılar. Şam hıristiyanlarının aksine Helenleşmiş bir kültüre sahip bu halklar arasında, Ortodoks Hıristiyan Bizans çevrelerinin Yunan bilimi düşmanlığı görülmüyordu. Dolayısıyla hilafetin Şam’dan Irak merkezine -yani Yunanca konuşulan bir bölgeden Yunanca konuşulmayan bir bölgeye- taşınması, Bizanslıların neredeyse kökünü kurutup yok ettikleri klasik Yunan mirasının korunmasını sağlama gibi paradoksal bir sonuç doğurdu. (31)

El-Mansûr/ İlk Dönem Abbasilerinde İmparatorluk İdeolojisi ve Çeviri Hareketi

Her geçen gün daha iyi anlıyoruz: İlk Abbasi halifelerinin kendilerini bütün gruplar nezdinde meşrulaştırmak için seçtikleri yol, imparatorluk ideolojisini “İran” unsurunun kaygılarına yanıt verecek şekilde genişletmekti. Bu nedenle hem Peygamberin soyundan olduklarını (böylece hem Sünni hem Şii müslümanlar hoşnut edilmiş oluyordu), hem de Babillilerden Sasanilere kadar Irak ve ve İran’daki eski imparatorlukların da varisi olduklarını ilan ettiler. Bu sayede, Irak’ın doğusundaki nüfusun geniş kesimleri arasında hâlâ asıl egemen kültür olan Sasani kültürünü, Abbasi kültürünün ana potasına katabildiler. Bu politikanın mimarı Mansur’du. (39)

Mansur’un imparatorluğun kültürel ve ideolojik yöneliminde büyük önem taşıyan çeviri hareketini desteklemesinin rastlantısal veya öylesine bir ilgi olduğu söylenemez. Öyleyse sorulması gereken soru, Mansur’un neden böyle bir politika benimsediği, bunun altında da neyin yattığıdır. (42)

El-Mansur’un bilimleri ve çevirileri teşvik etmesini anlatan bu kaynaklarda onun astrolojiye merakının ve inancının bu kadar öne çıkması insanı şaşırtıyor. [..] Astroloji, Sasani kültür kalıplarının özümsenmesiyle birlikte zamanla Arap yöneticilerinin günlük yaşamının bir parçası haline gelmişti. İslamiyet öncesi veya İslamiyetin başlangıcında Arap toplumunda astrolojinin varlığına dair hiçbir belirti yok. (42)

İranlılar, başta Horasanlılar olmak üzere, Abbasilerin 750’de Emevilere karşı kazandıkları zaferin vazgeçilmez öğesiydi. Bu grup, önceden de belirtildiği gibi, en azından iki kuşaktan beri bölgede yaşayan ve evlilik veya kültürel özümseme yoluyla “İranlılaşmış” Müslüman Araplar, İslamiyeti kabul etmiş Araplaşmış İranlılar ve hâlâ Zerdüştçü olan İranlılardan oluşuyordu. Eskiden Sasani İmparatorluğu’na ait bu bölgelerin yerel halkı olan Yahudiler ve Arami Hıristiyanlar gibi farklı geçmişlere sahip başka halklar da bu gruba dahildi. Sasani kültürünün gerek dinsel gerek dindışı çok güçlü öğeleri bu insanlar arasında şu ya da bu ölçüde yaşamaya devam etmişti. Bu grupların ileri gelenleri Abbasi idaresinin önemli mevkilerine geçtiler. Durumu simgeleyen en iyi örnek, Abbasilerin ilk dönemlerinde Bermeki ailesinin siyasette (750-803) ve Buhtişu ailesinin tıp alanında ele geçirdikleri yüksek mevkilerdir. Bu kişilerin taşıdığı Sasani kültürü, Mansur’un Abbasi davasını güçlendirme düşüncesi açısından son derece önemli iki unsur içeriyordu: Zerdüştçü imparatorluk ideolojisi ve siyasi astroloji. Bu ikisi bir araya getirilince Abbasi hanedanı ideolojisinin köşe taşı ortaya çıktı. (43)

Resmi dini Zerdüştçülük olan İran Sasani İmparatoluğu (226-642), kendisini geçmişin saygın ve eşsiz uygarlığı Ahameniş İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak görüyordu. Dolayısıyla bu temel kabul üzerinde biçimlenen ve bu görüşü yayan bir kültür ve ideoloji benimsendi. Tahta çıkan Sasani imparatorlarının çoğu, bu uygarlığın tarihsel ve dinsel kayıtlarının toplanmasında, yazılmasında ve düzenlenmesinde aktif görev aldılar. Sasani ideolojisini anlatan ve bize kadar ulaşmış olan bu kayıtlara en son biçimini veren ünlü imparator I. Hüsrev’in ölümünden yalnızca yarım yüzyıl sonra, imparatorluk Müslüman Arapların eline geçti. Zerdüştçülüğün ve Pers uygarlığının bir hazine niteliğindeki kayıtlarının içinde İran’ın en eski dönemlerinden I. Hüsrev’in hükümdarlığına kadar oluşmuş eski bilgi ve bilimlerin İran’da kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığının bir izahatı da vardı. (44)

Böylece, Zerdüştçü imparatorluk ideolojisi hem uygarlığın temeli için gerekli eserleri -esas olarak ilkçağdan kalma bütün dillerdeki mevcut eserler, çünkü bunların ya Avesta’dan çevrildikleri veya ondan türetildikleri ileri sürülmekteydi- hem de bu eserlerin elde edilmesini mümkün ve arzulanır kılan genel bir kültür çerçevesi sunmaktaydı. Mansur’un, sonraki bölümde sayacağımız nedenlerden ötürü Sasani imparatorluğu ideolojisini benimsemesi, bu ideolojinin bir parçası olan çeviri kültürünü de benimsemesini zorunlu kıldı. (53)

Ebu Sehl [Kitabün-Nahmutân’da] şunları söyler:

Her çağın ve dönemin insanları yeni deneyimler kazanır, yıldızların hükmü ve Zodyak’ın işaretlerine göre kendileri için yenilenen yeni bilgilere sahip olurlar. Yıldızların hükmü her şeye kadir Allah’ın buyruğuyla zamanı yönetir.

Abbasi yöneticilerine verilen mesaj açık: Yıldızlar tanrının emriyle artık bilimleri canlandırma sırasının, tıpkı daha önce sıranın Sasaniler’de olması gibi, Abbasilere geldiğini buyuruyor; Ebu Sehl’in astrolojik tarihinin amacı da budur. İlk olarak I. Hüsrev Anuşirvân’ın Denkard’da ifade ettiği bilgiyi yayma buyruğu, şimdi Ebu Sehl tarafından mükemmel bir ustalıkla yıldızların ve özünde tanrının buyruğu şeklinde değiştirilerek tekrar edilmektedir. Başka bir deyişle, eski Zerdüşt inancı Ebu Sehl tarafından “İslamileştirilerek” yeniden ete kemiğe büründürülmektedir. (53)

Mansur’un siyasi olarak Abbasi hanedanı iktidarına karşı çıkılamayacağı mesajını, ideolojik olarak da yeni kurulmuş bu hanedanın aslında Sasanilerin mirasçısı olduğu mesajını verecek politikalar benimsenmesinin haklı sebepleri vardı; çünkü Abbasi yönetimine muhalefet eden ve geçmişi canlandırmak isteyen Pers ve Zerdüşt harketlerine karşı savaşmak zorundaydı. (54)

Zerdüştçü Sasani kültürel gelenekleri, hemen kuruluşunun ardından Bağdat’ta kabul gördüğünde, dindışı bilginin Arapça’ya çevrilmesi de bu sürecin bir parçası oldu. Sanırım bu, ilk Abbasi halifelerini çeviri hareketini desteklemeye iten sebepleri açıklamak için yeterlidir. Bu yorum olgular tarafından da destekleniyor: Yunanca eserlerin bugün elimizde bulunan ilk çevirileri aslında doğrudan Yunanca’dan çevrilmemiş, Pehlevice aracılığıyla bugüne ulaşmışlardır; çevrilen kitapların büyük çoğunluğu da astroloji üzerinedir. (57)

Bilim tarihçilerinin Mansur’un Eukleides çevirisiyle ilgilendiğini sık sık iddia ettiklerinden bahsetmiştim; Mansur’un kitabı okuduğu veya başkalarını kitabı okuyup kendisine anlatmakla görevlendirdiği kesindir. O toplumda Eukleides’i bilenler için bunun anlamı, halifenin bu ilkçağ bilgilerini uyguluyor olmasıydı. Böylece Ebu Sehl’in İslami terimlerle yeniden ifade ettiği, Denkar’ın kaynağı ne olursa olsun kadim bilimi aramak ve ondan faydalanmak ilkesi, Mansur tarafından yerine getirilmiş oluyordu. Dahası, sadece Bağdat’ın kurulduğu yerin Ktesifon’a [Pers ve daha sonra Sasani imparatorluğunun başkenti] yakınlığı bile, bunu görenlere, yeni hanedanın aslında eski Pers imparatorluklarının devamı olduğundan başka bir şey ifade etmeyecekti. Yani Mansur burada da eski Sasani imparatorluk geleneğini devam ettiriyordu. (59)

Beytül Hikme sorunu

[Beytül Hikme,] El Mansur zamanında, Sasani örgütlenmesini örnek alan Abbasi yönetim mekanizması içinde, muhtemelen bir ‘büro’ olarak kurulmuş bir kütüphaneydi. Sasani tarihi ve kültürü üzerine Farsça’dan Arapça’ya çevirilerin yapıldığı ve bu çevirilerin muhafaza edildiği bir yerdi. (…) Beytül Hikme Yunanca eserlerin Arapça’ya çevrildiği bir merkez değildi; Yunanca-Arapça çeviri hareketiyle Beytül Hikme’de yürütülen çalışmalar arasında hiçbir bağlantı yoktu. Yunanca eserlerin Arapça’ya çevirlmesi hakkında elimizde bulunan düzinelerce belge arasında bir teki dahi Beytül Hikme’den bahsetmiyor. Aksine, Farsça’dan yapılan çeviriler hakkında az da olsa bazı referanslar var; üstelik az önce aktardığımız fihristte geçen iki referansta Beytül Hikme kelimesi geçer. En şaşırtıcı olanı, Büyük Huneyn’in bile çeviri hareketi üzerine incelemesinde Beytül Hikme’den söz etmemesidir. Dahasını söyleyelim, kütüphanede Yunanca yazmalar bulundurulmuyordu. Huneyn Yunanca yazmaları bulmak için çok çaba harcadığından söz eder de, Bağdat’ta, burnunun dibindeki Beytül Hikme’ye baktığına dair hiçbir şey söylemez. Himyerî ve Etiyopya el yazmalarını Memun’un kütüphanesinden aldığını söyleyen İbn en-Nedîm, çeşitli Yunanca eserlerden söz ederken böyle bir yerin adını bile anmaz. (64)

Beytül Hikme’nin Yunanca-Arapça çeviri hareketine katkısına gelince, çeviri için bir talebin ve bu talebe cevap verebilecek koşulların olduğu bir atmosferin yaratılmasında teşvik edici bir rol oynadığına değinmek gerekir. Eğer Beytül Hikme gerçekte Abbasi yönetiminin dairelerinden biri idiyse, demek ki Pehlevice’den Arapça’ya çeviri kültürünü kurumsallaştırmıştı. Bunun anlamı şu: Bu kültürün öne çıkardığı ve önerdiği bütün faliyetler -yani kadim Avesta metilerinin Yunanca eserlerin (tekrar) çevrilmesi yoluyla canlandırılmasını amaçlayan Zerdüştçü ideoji ve bunun çağrıştırdığı her şey- yarı resmi faliyet olarak yürütülebilirdi ya da en azından bu faliyetlere resmen göz yumulmuştu. (65)

Reklamlar

Yunanca Düşünce Arapça Kültür/ Dimitri Gutas” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s