Küreselleşme · Sosyoloji

Küreselleşme/ Zygmunt Bauman

Enis Duman notlandırdı.

Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2010

Hepimiz ister istemez, kendi seçimimizle ya da başka seçenek olmadığı için hareket halindeyiz. Fiziksel olarak yerimizde çakılı duruyor olsak bile hareket halindeyiz: Hareketsizlik sürekli değişen bir dünyada pek de gerçekçi bir seçenek değil. Bununla birlikte, bu yeni koşulun yarattığı sonuçlar son derece eşitsiz. Bazılarımız eksiksiz ve gerçek anlamda “küresel” hale geliyor. Bazılarımızsa hayat oyununun kurallarını koyanın da, gidişatını belirleyenin de “küreseller” olduğu bir dünyada hiç de memnuniyet verici ya da tahammül edilir bir durum olmayan “yerellik”lerine saplanıp kaldı.

Küreselleşmiş bir dünyada yerel kalmak, toplumsal sefaletin ve alçalmanın bir göstergesidir. Yerel varoluşun getirdiği sıkıntılar yetmezmiş gibi, kamusal mekanlar yerelleşmiş hayatın menzili dışına çıkmıştır; ve yerel birimler anlam yaratma ya da anlam müzakere etme kapasitelerini kaybetmekte, kendi denetimleri dışındaki anlam verme ve yorumlama eylemlerine giderek daha fazla bağımlı hale gelmektedir; küreselleşmiş entelektüellerin cemaatçi hayalleri/avuntuları da bundan ibaretti zaten. (s.9)

Modern çağın başlarında yaşamış ortada görünmeyen derebeylerinin, toprak ağalarının aksine, geçmodern dönemin kapitalistleri ve arsa spekülatörleri, artık akışkan olan kaynaklarının kazandırdığı yeni hareket kabiliyeti sayesinde, onları riayete zorlayacak kadar sahici –katı, sert, dirençli- sınırlamalarla karşılaşmazlar. Hissedebilecekleri ve saygı gösterebilecekleri yegane sınırlama, idari makamlar tarafından sermayenin ve paranın özgür hareketine dayatılan sınırlamalardır. (s.18)

Kaydetmek gerekir ki yukarıdaki bu saptama, “sınırların gerçekliği”nin neden bir kural gibi çoğu zaman sınıflara göre belirlenen bir fenomen olduğunu da gösterir: Bugün olduğu gibi geçmişte de zengin ve güçlü seçkinler tabakası oturdukları topraklardaki nüfusun geri kalanına nazaran kozmopolitliğe her zaman daha fazla eğilimli olmuşlardır; daima, aşağı halkın yerinden kıpırdamasına izin vermeyen sınırla çok az ilişkisi olan, kendilerine has bir kültür yaratmaktan yanadırlar; sınır ötesindeki seçkinlerle, kendileriyle aynı sınır içinde yaşayan, ama seçkin olmayanlara kıyasla daha çok şey paylaşırlar. Yine, görünen o ki, günümüz dünyasının en güçlü seçkinlerinin sözcüsü olan Bill Clinton’ın tarihte ilk defa iç ve dış politika arasında bir farkın kalmadığını ilan edebilme nedeni de budur. Aslında, seçkinlerin hayatında “burası” ve “orası”, “iç” ve “dış”, “yakın” ve “uzak” ayrımlarının artık pek bir anlamı kalmamıştır. (s.20)

Seçkinler yalıtımı seçmiştir ve bu uğurda canı gönülden bol bol para öderler. Nüfusun geri kalanı ise tecrit edilmiş ve bu yeni yalıtılmışlığın ağır kültürel, psikolojik ve politik bedelini ödemek zorunda bırakılmış halde bulur kendini. Ayrı yaşam konusunda tercih hakkında sahip olamayan ve bu yaşamın emniyet altına alınmasının maliyetini karşılayamayanlar, modern çağın ilk dönemlerindeki gettoların çağdaş benzerlerinde yaşamaya mahkumdur; rızaları alınmadan etrafları “çitlerle çevrilir,” daha dün herkesin olan otlaklara adım atmaları yasaklanır, “özel mülk” ikaz işaretine dikkat etmeyerek ya da dile dökülmemiş olan, ama gene de hiç de daha az kararlı olmayan “geçmek yasaktır” imalarını ve ipuçlarını okumayarak yasak bölgeye girme gafletine düştüklerinde tutuklanır, kapı dışarı edilir ve ani, keskin bir şokla tanışıtlar. (s.30)

Homojen bir yerellikte, insanlar arasındaki farklılıklarla ve belirsizlik durumlarıyla başa çıkmak için ihtiyaç duyulan becerileri ve karakter özelliklerini edinmek son derece güçtür; ve böylesi becerilerin ve niteliklerin yokluğunda ötekinden, sırf bir öteki olduğu için, -belki tuhaf ve farklı olduğu için; ama en başta, aşina olmadığımız, kolaylıkla kavranamaz, tam olarak anlaşılamaz, kestirilemez olduğu için- korkmak çok kolaydır. (s.57)

Özetleyecek olursak: Kontrol artık hiç kimsenin elinde değilmiş gibi görünüyor. Daha kötüsü, bu koşullarda “kontrolü elde tutma” nın neye benzeyeceği de açık değil. Eskiden olduğu gibi, bütün düzen sağlama girişimleri ve eylemleri yerel ve tek tek konulara yönelik; ancak bir bütün olarak insanlık için sesini yükseltecek ya da sesini yükselttiğinde insanlık tarafından dinlenecek ve itaat edilecek kadar mağrur bir yerellik yok artık. Küresel meselelerin bütününü kavrayıp özetleyebilen ve herkesin üzerinde mutabık olduğu tek bir sorun da yok. (s. 69)

Paradoksal olarak, devlet olma fikrini böylesine inanılmaz ölçüde popüler kılan şey, devlet egemenliğinin zaferi değil, ölümüydü. (s. 76)

Radikal bir Latin-Amerikalı siyaset analistinin isabetli tesbitine göre,

Küreselleşme sahnesine çıktığından devlet striptiz yapmaya başlar, gösterisinin sonunda üzerinde yalnızda çıplak acil ihtiyaçları, yani baskı güçleri kalır. Maddi temeli tahrip olmuş, egemenliği ve bağımsızlığı iptal edilmiş, politik sıfatı silinip kaybolmuş ulus devlet, mega şirketlerin bir güvenlik birimi haline gelir… Dünyanın yeni efendilerinin doğrudan yönetmeye ihtiyacı yoktur. Ulusal hükümetler onlar adına işleri yoluna koyma görevini üstlenmiştir.” (s.77)

Her tahakküm esasen benzer bir strateji izlenerek kurulur; bu strateji, tahakküm altına alınan tarafın karar alma özgürlüğüne mümkün olan en katı sınırlamaları dayatırken, tahakküm kuran tarafa olabildiğince geniş bir hareket alanı ve büyük bir manevra özgürlüğü bırakmaktadır. (s.81)

Bugün “küreselleşme olarak pazarlanan şey, turistlerin düşleri ve arzularına göre ayarlanmıştır. Bunun ikinci etkisi –ki bu kaçınılmaz bir yan etkidir- birçok başka insanı aylaklara dönüştürmesidir. Aylaklar, turiste dönüşme hakkı tanınmayan gezginlerdir. Ne oldukları yerde kalmalarına (arzu edilmeyen hareketliliğe son verecek, kalıcılığı garanti edecek hiçbir yer yoktu) ne de daha iyi bir yer aramalarına izin verilir. (s.106)

Yerinde duramayan bir dünyada, turistlik tek kabul edilebilir insani yerinde duramazlık biçimidir. (s. 107)

Dilencilere ve evsizlere sokakları yasaklayarak, onları uzak, “girilmez” gettolara hapsederek, sürülmelerini ya da hapsedilmelerini talep ederek, aylağı halının altına süpüren turist, umutsuz bir biçimde, son tahlilde boşuna olsa da, kendi korkularından kurtulmak derdindedir. Aylakların olmadığı bir dünya, Gregor Samsa’nın başkalaşım geçirip bir sabah kalktığından kendini bir böcek olarak bulmayacağı, turistlerin de aylak olarak uyanmayacakları bir dünyadır. Aylakların olmadığı bir dünya turistler toplumunun ütopyasıdır. (s.111)

Hapse atmak mekansal sınırlamanın en radikal biçimi ve ulaşacağı son noktadır. (s. 120)

Düzenler yereldir, ama seçkin kesim ve boyun eğdiği serbest piyasa yasaları yerel aşırıdır. (s. 141)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s