Psikoloji

Psikoloji ve Din/ Ali Ayten

Notlarını Tuba Metin paylaştı, teşekkür ederiz.

Psikoloji ve Din/ Ali Ayten/ İz Yayıncılık, İstanbul 2006

Eser psikoloji dünyasının önemli ismlerinin dinlere ve tanrıya bakışını inceliyor.

Sigmund Freud (1856-1939) Nevroz ve Yanılsama Olarak Din

  1. İnsan Görüşü: Determinist ve Pesimist Bir Yaklaşım

Ölüm içgüdüsü, kişinin kendine ve başkalarına yönelik tabiatında var olan bir yok etme duygusudur. Yaşam içgüdüsü ise yıkıcı değil yaratıcıdır ve insan ırkının devamını sağlar. Yaşam içgüdüsünü çalıştıran enerjiye “libido” ismini veren Freud ölüm içgüdüsü için böyle bir isim tanımlamamıştır. (s.21)

Freud’a göre insan, saldırgan ve cinsel dürtüleri kontrol altına alınması gereken olumsuz ve yıkıcı niteliklere sahip bir yaratıktır (s.22)

İnanların tatmin arayan isteklerini bastırmaları başta nevrozlar olmak üzere psikolojik rahatsızlıklara sebep olmaktadır. (s.22)

Freud bu görüşünü, “uygarlığın bedeli nevrozla ödenir” şeklinde özetlemektedir. (s.22)

Freud insan kaderini 0-5 yaş arasındaki çocukluk yaşamına indirger (s.22)

Freud cinsiyet konusunda ise indirgemeci bir yaklaşım benimseyerek kadınların ahlaki normallik düzeylerinin erkeklerden farklı olduğunu kadının erkekten daha düşün adalet duygusuna sahip olduğunu ve kadınların kararlarında şefkat ve düşmanlık gibi duygusal unsurların daha etkili olduğunu savunmaktadır. (s.22)

  1. Din ve Tanrı Görüşü: İndirgemeci Bir Yaklaşım

Kendi ifadesiyle o her zaman “Tanrısız bir Yahudi” olarak hayatını devam ettirmiştir.

Tanrının hakiki gerçekliğinden çok psikolojik gerçekliği ile ilgilenmiştir. Her türlü dini otoriteye karşı çıkan Freud, çocukluğunda babasıyla sağlıklı bir ilişki geliştiremediği için dini otoriteye karşı çıkarken adeta babasından intikam almaktadır. (s.28)

Freud psikanalizin dinin anlaşılmasındaki rolü hakkında şunları söyler:

Psikanaliz, bize baba kompleksi ile Tanrı inancı arasındaki bağlantıyı öğretti. Ayrıca Tanrının yüceltilmiş babadan başka bir şey olmadığını ve birçok gencin babalarının otoritesinden kurtulur kurtulmaz dini inançlarını kaybettiklerini gösterdi. Psikanaliz sayesinde din ihtiyacının köklerinin çocuklukta yaşanan komplekslere (oedipus ve elektra) dayandığını öğrendik. Artık her şeye gücü yeten tanrı ve tabiat ana imajlarının çocuklukta tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek tekrar canlandırılmasından başka bir şey olmadığını biliyoruz.” (s.29)

Freud dini bazen saplantı nevrozu (obsesyon), bazen bebeklik arzularının tatmini, bazen de bir yanılsama(illusion) olarak değerlendirmektedir. (s.29)

  1. Bir Nevroz Olarak Din:

Freud, obsesif (saplantılı) davranışlar ile dini davranışlar (ritüeller) arasında bir benzerlik kurar ve dini ibadetlerin saplantı nevrozu olduğunu iddia eder. (s.29)

Ona göre dini ritüellerle saplantılı davranışlar arasında sekiz benzerlik bulunmaktadır.

-İhmal edildikleri taktirde hem dini ritüel hem de saplantılı davranış, bireyde vicdan azabı ve sıkıntı oluşturur. (s.30)

-Her iki davranış türü de zihnin önemli bir bölümünü meşgul eder. Birey bunları gerçekleştirirken diğer işlerinden soyutlanır. (s.30)

-Her iki davranış türünde de tüm ayrıntılar özenle yerine getirilir. (s.30)

-Suçluluk duygusu: Freud’a göre dini davranışta bulunan bireyler de tıpkı saplantılı davranış gösterenler gibi yaptıkları davranışı suçluluk duygusunun etkisinde kalarak yerine getirirler ve eğer bu davranışları yapmazlarsa kendilerine bir kötülüğün isabet edeceğini düşünürler. (s.30)

-Pişmanlık duygusu: Ona göre dini ritüeller ve saplantılı davranışlar yapılmadığı zaman bireyler pişmanlık duygusu hissederler. (s.30)

-İçgüdüsel dürtülerin bastırılması: Freud’a göre nevrozlarla dini ibadetler arasındaki en önemli benzerlik, her ikisinde de bir takım içgüdüsel isteklerin bastırılmasıdır. (s.30)

-Uzlaşma hali: Ona göre saplantılı davranışlar güdülerin istediği zevklere engel olurlar ve zamanla kendileri zevk haline gelirler. (s.30)

-Yer değiştirme mekanizması: Saplantılı davranışlar gerçekte önemsiz davranışlar olmalarına rağmen gerçekte önemli şeyleri temsil ederler. (s.31)

Kısaca Freud, dinin evrensel bir saplantı nevrozu olduğunu söylemekte ve kendince dini ritüeller ve saplantı nevrozları arasındaki benzerlikleri bu iddiasına delil olarak getirmektedir. Ona göre din, tıpkı nevroz gibi hastalıklı bir haldir, ve bireylerin ondan kurtulması gerekmektedir.

  1. Totem ve Tabu: Dinin İlkel Kaynakları:

Freud’a göre dinin kaynağını eski çağlarda yaşayan ilkel kabilelerin tecrübelerinde bulmak mümkündür. Her şeye (güce, mallara ve kadınlara) sahip bir babanın (klanın başında bulunan ve mutlak otorite sahibi olan primal baba) hakimiyeti altında yaşayan ilkel kabilelerde oğullar birleşerek hem nefret ettikleri hem de ideal olarak gördükleri babayı öldürürler. Fakat sonra pişmanlık duyarlar, ve aynı akibete uğramamak için bir daha bu eylemin işlenmemesi için ve aynı aileden kadınlarla evlenilmemesi doğrultusunda katı kurallar koyarlar, ve klanlar halinde yaşamaya başlarlar. Klanlar halinde yaşayan ilkeller daha sonra kendinden korkulan güçlü bir hayvanı totem olarak belirleyerek babanın yerine ikamet ederler. Zamanla totem, korkulan, nefret edilen ve kıskanılan ilk babanın yerinde olmaktan çıkarak Tanrının prototipi haline gelir (s.32)

Freud’a göre ilkel babayı öldüren oğulların işlediği suç sebebiyle daha sonraki nesillerin suçluluk psikolojisine girmeleri, Hristiyanlıktaki “asli günah” inancını hatırlatır.

  1. Bir Yanılsama (İllüzyon) Olarak Din:

Freud’a göre insanın tabiatın getirdikleri karşısında çaresiz kalması, onda çocukluk çağlarında aciz kaldığı zaman kendisine yardım eden güçlü bir baba imajının devamı niteliğinde bir Tanrı arzusu oluşturmuştur. (s.33)

Freud’a göre din gibi bir güce tutunmak hayatın tehlikelerine karşı insanın korkularını dindirmektir. (s.33)

  1. Dine Yapılan Son Eleştiri: Musa ve Tektanrıcılık:

Musa, tıpkı oğulları tarafından öldürülen primal bir baba gibi bu yanılsamanın başka bir örneğidir.

Freud, İslam’ın Yahudiliğin bir özeti olduğunu iddia eder.

Carl Gustav Jung (1875-1961) Arketip Olarak Din ve Tanrı

  1. Jung’un Metodu:

Jung yargılarla değil, gerçeklerle ilgilenilmesi gerektiğini dile getirmiştir. (s.45)

Doğu dinlerinin insanın özündeki kurtuluş imkanını ortaya çıkaracak, iç görüye sahip olması ve zıtlıkların çözümünde daha başarılı olması nedeniyle Batı dinlerinden daha üztün olduğunu belirtmiştir. (s.46)

Jung’un İslam ile ilgili yaptığı tek kapsamlı yorumu, “Yeniden Doğuş” ile bağlantılı olarak yaptığı Kur’an’daki Kehf Suresine dair psiko-mitolojik yorumudur. (s.46) – (Ayrıntılı bilgi için: bkz. Jung, Dört Arketip, Metis Yayınları, İstanbul 2001.)

Aşkın bir Tanrının varlığı konusunda ise Jung Agnostiktir. (s.48)

  1. Din: Psikolojik Bir Gerçeklik

Dinin yorumunu kollektif bilinçdışı, arketipler ve bireyleşme üçgeninde sunarak bütüncül bir din anlayışı için model oluşturmayı amaçlamıştır. (s.48)

Dini, insan aklının en eski ve en yaygın uğraşlarından biri olarak gören Jung, bu nedenle insanı inceleyen her psikoloji dalının dini sadece tarihsel bir olay olarak görmeyip, çok sayıdaki insan için kişisel bir ilgi alanı olduğunu da fark etmesi gerektiğini düşünmektedir. (s.48)

Jung’a göre dini tecrübe inanç tarafından yönlendirilse de, dinin özü inanç değil, tecrübedir. Tanrıya inanmak ise, onunla karşılaşmak, onu tecrübe etmektir. (s.49)

Jung kurumsal dine karşı çıkmaktadır. (s.49)

Arketipler: Din ve Tanrı’nın Kökeni

Arketipler, bireyi benzer durumlarla karşılaşan ataları gibi davranmaya hazırlayan zihinsel deneyimlerin daha önceden var olan belirleyicileridir. (s.49)

Jung, arketipleri, kişinin bireysel hayatında sonradan elde edemediği, psişik yapısında kalıtsal olarak var olan bilinçdışı psişik içerikler ve her insanda var olan psişik organlar olarak tanımlar. (s.50)

Jung arketipleri ikiye ayırır: 1- Bilinç alanında olmayan, dolayısıyla algılanamayan (kendi başına) arketipler. 2- Hali-hazırda bilinç alanına giren, algılanabilir duruma gelen arketipler (gerçekleştirilmiş arketipler) (s.50)

Jung, Tanrının bir arketip olduğunu öne sürer (s.51)

Kollektif Bilinçdışı: Tanrı İmgesinin Yeri

Jung’a göre kollektif bilinçdışı: Daha önceki nesillerin birikimli deneyimlerini kapsayan, tüm insanlarda ortak ve bilinçdışı mitolojik karakterli içeriklerin , başka deyişle arketiplerin bulunduğu, bilinçdışının kişisel olmayan bölgesidir. (s.52)

Kollektif bilinçdışı din olgusunun kaynaklandığı yerdir. Dinin temel süreçleri kollektif bilinçdışında oluşur ve bunlar psişik anlamda gerçek olgulardır. (s.52)

Bireyleşme (Kendini Gerçekleştirme): Dini Bir Süreç:

Jung’a göre kendini gerçekleştirme, psişik bir oluşum olarak bütünlüğe doğru orjinal bir eğilimdir. Bu eğilim, bizim önceki potansiyel ve orijinal bütünlüğümüzün bir ürünü ve yavaş yavaş gelişmesidir. (s.54)

  1. Dinin Fonksiyonu

Jung, Freud’un aksine dini sağlıklı olmanın bir göstergesi ve Tanrının varlığına inanmayı da insanı nevrozdan kurtaran bir unsur olarak görmektedir. (s. 55)

Ona göre dinlerin yokluğu ruhsal rahatsızlıklara sebep olur. Bilinçli zihin dinin varlığını kabullenmese de bilinçdışı etkenler vardır ve ego bu etkenleri bastırmaya çalışır. (s.55)

Din, insan hayatına anlam ve yön belirler. Modern zamanlarda insanın yaşadığı sendromlara cevap verir. İnsanın yabancılaşmasını engeller. (s.56)

  1. Dini Kabul Konusunda İnsanın Konumu

Dini ve Tanrıyı kabul konusunda insanın irade sahibi olmadığını, bilinçdışı tarafından sürüklenen insanın dini ve tanrıyı bulmasının kaçınılmaz olduğunu ifade eder. (s.57)

Jung’a göre Tanrı insanın içinde taşıdığı, her an çekimini hissettiği ve sürekli düşüncelerini etkileyen merkezi bir güçtür. (s.58)

  1. Jung’a Yöneltilen Eleştiriler

Jung, insanın bireysel çabasını ortadan kaldıracak bir din görüşü ortaya koymakta dinsel yaşantıyı özel duygusal bir süreç, insanın kendisini bilmediği yüksek bir güce teslim etmesi olarak görmeltedir. (s.59)

Erich Fromm (1900-1980) Otoriter Dine Karşı Hümaniter Din

Fromm’a göre psikoloji, sevgi, akıl, vicdan ve değer yargılarıyla da ilgilenmelidir. Çünkü bunlar insan ruhunun temel fonksiyonlarıdır. (s.70)

  1. İnsan Görüşü: Enerji Yüklü Bir Varlık

Fromm’a göre insan dıştan gözlemlerle tanımlayabileceğimz bir varlık olmadığı için onu anlamak istediğimizde kendi kişisel tecrübelerimize de müracat etmek zorunda kalırız. İnsan gözlenebilen basit bir yapıdan daha fazlasıdır. (s.72) … O vicdan, sevgi, ve akıl sahibi bir varlıktır. (s.72)

İnsan kendine özgü bir yapısı olan, enerji yüklü bir varlıktır. Dış şartları olduğu gibi kabul etmek yerine onlara uygun tepkiler verebilir. Yeniliklere açıktır. Hayatının her anın da değişme ve gelişme niteliğine sahiptir. (s.73)

İnsan sadece fizyolojik ve biyolojik ihtiyaçları olan ve bu ihtiyaçları doyurulduğunda problemsiz hayat yaşayan bir varlık değildir. Onun psikolojik ve ruhsal ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyaçları da doyurulmalıdır. (s.73)

Fromm insanın ihtiyaçlarını beş bölümde toplar:

-İlişki ihtiyacı (Relatedness)

-Yaratıcılık ihtiyacı (Creativity)

-Kimlik ihtiyacı (Identity)

-Köklülük ihtiyacı (Rootedness)

-Algı dayanağı ihtiyacı (Frame of Orientation) (s.73)

Fromm, insanın doğuştan bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü olduğunu savunan görüşleri kabul etmez. Ona göre her iki görüş de aşırı uçtur. İnsanda iyi ve dürüst olma eğilimleri olduğu gibi, saldırganlık ve yıkıcılık potansiyeli de vardır. (s.74)

İnsanın hayattaki başlıca görevi, kendini yaratmak, sahip olduğu potansiyelleri ve güçleri en üst düzeyde geliştirmektir. Tüm cabalarının sonucunda kazanacağı ürün kendi kişiliğidir. (s.74)

Fromm’a göre önemli olan dine ya da Tanrıya yönelmek değil, sevgiyi yaşaması ve hakikati düşünmesidir. (s.75)

  1. Sahip olmak” mı? “Olmak” mı?

Fromm Sahip Olmak ya da Olmak isimli kitabında, büyük yaşam ustaları olarak nitelediği İsa (hz.), Meister Echart ve Karl Marx’ın fikirlerinden yola çıkarak, insan varoluşunda yer alan iki temel yönelim belirlemektedir. Bunlar sahip olmak (to have) ve olmak (to be) yönelimleridir. Bu yönelimler insanın kendine ve dünyaya karşı nasıl bir tavır aldığını gösteren iki ayrı karakter yapısını oluştururlar. (s.77)

Sahip olmak yöneliminde bireyin dünyaya karşı tavrı, elde etmek ve kontrol altında tutmak biçiminde ortaya çıkar. Böyle bir yönelimde kişi, kendisi de dahil olmak üzere her şeyi kendinden kılmak ve mülkiyeti altına almak ister. Hırs böyle bir yönelimin doğal sonucudur. Olmak yöneliminde ise birey, hiçbir şeyi elde etmek ve kontrol altında tutmak istemez. Her şeyi kendi bütünlüğü içerisinde değerlenlendirerek, olduğu gibi kabul eder ve sever. Örneğin, sahip olmak yönelimli birey para, mülk, bilgi, şöhret ve insanı elde etmeye ve onlara hükmetmeye çalışır. Oysa kişiliğinde olmak yönelimi etkili olan bir birey, bunların geçiciliğini ve kendi kişiliğini geliştirmesinin daha önemli olduğunu farkeder. Fromm’a göre dünyayla doğru bir ilişkiye girme biçimi ancak “olmak” yönelimiyle mümkündür. Oysa batıdaki endustriyel medeniyette para, hırs, şöhret ve gücü içeren “sahip olmak” temelli bir yönelim görülmektedir. (s.77)

Sahip olmak yöneliminde mutluluk, başkasından öncelikli olma, çalma, zapt etme, öldürme gibi özellikleri içerir. Olmak yöneliminde ise mutluluk, sevme paylaşma ve vermeyi esas alır. (s.78)

Sahip olmak yöneliminde elde etme hırsı, kişinin insani ve ahlaki yönlerinin önüne geçmiştir. Sahip olmak yöneliminin hakim olduğu birey, mal varlığını arttırarak mutlu olurken, olmak yönelimli birey, onları ihtiyaç sahipleriyle paylaşarak mutlu olur. (s.78)

Sevgi canlandırıcı ve hareket ettirici bir eylem olmasına rağmen sahip olmak yönelimine dayanan bir sevgi, bu özelliklerini kaybeder. Bu yönelim gereğince sevgi, kontrol altında tutmak anlamına gelecektir… olmak ilkesine uygun bir sevgide ise, sahip olma ve kontrol altında tutma yoktur. Sevgide canlılık ve hareket ettirici bir özellik vardır. İki taraf da enerjisini birbirini geliştirmeye harcar. (s.78)

Sahip olma yönelimine bağlı iman, akli bir kanıtı olmayan şeyler konusunda bir çözüme sahip olmayı içerir. Böyle bir yönelimde iman sahibi, bir güce (otoriteye) inanmakla kendini güvende hisseder ve düşünmek, karar vermek gibi sorumluluklardan kurtulur. Birey burada kendi özgürlüğünden feda ederek güvenilir bir inanca sahip olur. Sahip olmak yönelimine bağlı imanda tanrı bir puta dönüştürülür. (s.78)

Olmak yönelimli imanda ise birey, belirli bazı dogmatik fikirlere inanmak yerine içsel yönelme biçimiyle kendi tavır ve davranışarını ortaya koyar. Özgürlüğünü korur sorumluluklarını kendi üzerine alır. Bu tür imanda kendi sübjektif tecrübemizden kaynaklanan bir kesinlik vardır. Fakat dogmatik bir otoriteye teslim olmak yoktur. Böyle bir imanda tanrıya inanç, kişinin sahip olduğu Tanrısal nitelikleri iç tecrübe yoluyla doğrulamasıdır. Sürekli bir kendini yaratma sürecidir. Bu yönelime bağlı iman hümanist dinin nitelikleri arasında yer alır. (s.79)

  1. Sevgi: Bilgi ve Çaba Gerektiren Bir Sanat

Fromm’a göre sosyal bir varlık olan insan davranışlarına yön veren en güçlü motiv, içgüdüsel ihtiyaçlar değil sevgi ihtiyacıdır. Sevgi hoş bir duygudur, fakat bunun ötesinde bilgi ve çaba gerektiren bir sanattır. Bu sanata ulaşmak için disiplin, yoğunlaşma ve sabır gerekir. Sevgi sanatında başarılı olmak isteyen, kendini ona adamalıdır. Aynı zamanda sevgi, aktif bir eylemdir, almaktan çok vermeyi gerektirir. Vermeyi içeren bir sevgi, insanın canlılığını ortaya koyar ve kişiye mutluluk verir. Sevgi başkalarına ilgi ve saygı gösterebilme yeteneğidir. Başkasının gelişmesiyle yakından ilgilenmedir. Başkalarını anlama kapasitesidir. Bir şeye kapılmak değil, o şeyin içerisinde olmaktır. (s.79)

Kişi sadece birini seviyorsa (bu ebeveynden biri ya da bir arkadaş olabilir) ve diğer insanlara karşı ilgisiz ise onun bu sevgisi gerçek sevgi değil, pasif bir bağlanmadır. Çünkü sevgi çok boyutlu bir eylemdir, kişi birini sevdiği zaman onun şahsında kendini, tüm isanları, dünyayı, hayatı ve Tanrıyı da sevebilmelidir. (s.80)

Fromm’a göre bir dinin temelinde sevgi olması gerekir. Eğer bir dinin öğretileri o dine inanan kimsede özgürlük ve mutluluk yaratıyorsa, bu öğretilerin kaynağının sevgi olduğu söylenebilir. (s.80)

  1. Vicdan: İnsanın Özüne Dönüşü

Vicdan insanın benliğine uyan veya uymayan davranışlara gösterdiği bir tepkidir. İnsanın kendine dönüşüdür. (s. 81)

Fromm vicdanı kaynağına göre, otoriter ve hümaniter-insani vicdan olmak üzere ikiye ayırır. Otoriter vicdan, içselleştirilmiş bir dış otoritenin, anne-babanın, devletin ya da belli bir kültür içerisindeki herhangi bir gücün sesidir. Otoriter vicdan, kuvvetini otoriteye karşı duyulan hayranlık ve korkudan almaktadır. Otoriter vicdanda rahatlık, otoriteyi hoşnut ettiğinin farkında olma, suçluluk hissi ise otoritenin isteğini ihmal ettiğinin farkında olmaktır. Fromm’a göre otoriter vicdan Freud’un süperego ismini verdiği şeydir. (s.81)

Hümaniter vicdan ise, her insanın içinde var olan, dışsal ödüllendirme ve onaylamalardan bağımsız bir sestir. Bu ses, insanların kendilerini beğendirmek zorunda oldukları ve hoşlanmamasından korktukları bir otoritenin içselleştirilmiş sesi değildir. O her insanda bulunan mükafat ve cezadan bağımsız kendi sesleridir. Bireyleri insanlıklarına döndüren bu ses, onların insani bir hayat sürmesini sağlar. (s.82)

  1. Din ve Tanrı Görüşü: Hümanist Bir Yaklaşım

Ona göre dinler, insani gelişimi destekleyerek temel görevlerini yerine getirirler. Bu açıdan insanlar için önemli olan, hangi dine inandıkları değildir. Sevgiyi yaşamaları ve doğru düşünmeleri onlar için daha önemlidir… ona göre gerçek bir dinde Tanrı fikrine yer yoktur. (s.84)

Onun din hususunda kabullenemediği şey, kilisenin dini kendi tekelinde tutması, kendini bir kurtarıcı olarak görmesidir. O, kilisenin sevgi ve alçak gönüllülüğü uygulamaya geçirerek insanlara örnek olmak yerine, teorik dogmalarla uğraşmayı seçmesini hoşgörmez. (s.85)

Dinin ve tanrının aşkın boyutu ve gerçekliği konusunda olumsuz bir tutum sergileyen Fromm, dinin toplumsal ve insani bir olgu olması üzerinde durmakta, bu bağlamda dinlerin bir ihtiyaç olduğundan bahsederek, dinin ve Tanrı inancının bireysel ve toplumsal fonksiyonlarıyla ilgilenmektedir. (s.86)

Fromm’a göre insanlardaki bu dini ihtiyacın kökenleri, insanın doğadan kopuşun yarattığı sıkıntıyı yenme isteğinde yer almaktadır. Otoriter ve hümaniter dinler, insanı insanların çelişkilerden kurtarma ve onları geliştirme yönünden birbirinden farklıdır. Hümaniter din, insani güçlere ve insanın varolma yeteneğinin sembolü olan Tanrıya teslimiyeti isterken, otoriter din dış bir otoriteye körü körüne itaati isteyen bir Tanrıya başeğmeyi gerektirir. (s.86)

Otoriter dinde , kişi kendini her şeye gücü yeten bir Tanrı karşısında güçsüz hisseder. Böyle bir din insan gelişimine engel olduğu için Fromm bu tür dinlere gelişmemiş (immature) dinler ismini vermektedir. Güç, kontrol, teslimiyet ve itaat bu tür dinleri niteleyen kavramlardır. Otoriter bir dinde birey kişisel özgürlüğünden vazgeçerek , üstün bir güce teslim olmak durumundadır… böyle bir dinde, ştaat temel erdem, itaatsizlik ise en büyük günahtır. Otoriter dinin korku veren Tanrısı karşısında insanoğlu değersiz bir konumdadır. Bu dinlerde tüm güçlerini tanrıya yansıtan insanoğlu, özünü yok sayar ve kendine yabancılaşır. Bu dinde insan mazoşist (özgürlüğünü feda ettiği ve otoriteye teslim olduğu için) bir durumdadır. (s.88)

Hümaniter din ise, sevgiye, hakikate ve kendini gerçekleştirmeye önem verir. Hümaniter dinin merkezinde insan ve onun gücü yer almaktadır. İnsan kendini ve diğer insanlarla olan ilişkilerini anlamak ve evrendeki yerini kavramak için öncelikle aklını ve sahip olduğu güçleri geliştirmeli ve tüm çabasını bu yönde göstermelidir. Çünkü asıl erdem itaat değil, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. (s.89)

Abraham Maslow (1908-1970) Gerçek Dindar: Kendini Gerçekleştiren Birey

  1. İnsan Görüşü: Kendini Gerçekleştirmeye Yetkin Bir Varlık

Ona göre insan, öyle bir yapıdadır ki, sürekli olarak varlığını daha çok tamamlamaya yönelir. İnsandaki bu yöneliş, dürüstlük, sevgi, diğerkamlık, nezaket, cesaret ve adalet gibi iyi değerlere yönelik bir istektir. (s.99)

Biyolojik doğamızın kötü değil iyi ya da nötr olduğunu savunur. Ona göre birçok psikolojik hastalık, temel doğamızın değiştirilmesi, reddedilmesi ve ona engel olunması nedeniyle oluşur. İnsanın tabiatında kötülük yoktur, kötülük tepkisel bir karaktere sahiptir…asli günah doktrinini reddeder. (s.100)

Maslow, insan tabiatının çevrenin şekillendirebileceği bir boş sayfa (tabula rasa) dan ibaret olmadığını söyler. Aksine insan tabiatında gekişen ilerleyen bir kendilik vardır. (s.100)

  1. Temel İhtiyaçlar ve İhtiyaçlar Piramidi

İnsan ihtiyaçlarını bütüncü (holistik)-dinamik teorisi çerçevesinde değerlendiren Maslow, bunları temelde alt düzey ve üst düzey ihtiyaçlar olmak üzere iki kategoriye ayırmıştır. (s.101)

En temel ihtiyaçlar yeme, içme ve cinsel ihtiyaç gibi fizyolojik ihtiyaçlardır…Fizyolojik ihtiyaçlar tatmin edildiğinde güvenlik ihtiyacı bunun yerini alır. Bu ihtiyaçlar korunma, istikrar, hür olma, korku, kaos ve kaygıdan uzak olma, kanun ve nizam arayışı gibi ihtiyaçlardan oluşmaktadır. Bu ihtiyaçlar, bir sonraki aidiyet ve sevgi ihtiyaçlarından daha öncelikli ve motivasyonel açıdan daha güçlüdür. (s.101)

Aidiyet ve sevgi ihtiyaçlarının tatmininden sonra da yeterlilik, rekabet, başarı, ün ve prestij isteği ve bağımsızlık gibi özellikleri içeren saygı ihtiyacı vardır… ihtiyaçlar piramidinin en tepe noktasında kendini gerçekleştirme ihtiyacı yer almaktadır. (s.102)

  1. Kendini Gerçekleştirme ve Kendini Gerçekleştiren Bireyin Özellikleri

İnsanın varoluduğunun bilincinde olarak yaşaması, varolmaktan hoşnut olması ve yaşamını kendi kararları doğrultusunda, etkin ve huzurlu bir şekilde sürdürebilmesidir. (s.104)

Kendini gerçekleştirmiş insanlar nevrozdan uzaktır ve hemen hemen hepsi orta yaşta veya daha yaşlıdır. Her insanda kendiini gerçekleştirme eğilimi olmasında rağmen çok az sayıda insan bunu başarabilir. Birçok insan için bu bir arayış, özlem ve istenilen ancak henüz elde edilememiş bir safhadır. (s.105)

Maslow’un sağlıklı insan olarak tanımladığı kendini gerçekleştirmiş bir birey, şu temel özelliklere sahiptir: (s. 105-106-107-108-109)

-Gerçeği olduğu gibi kabul edebilme

-Kendini, başkalarını ve doğayı kabul edebilme

-Kendiliğindenlik, sadelik, doğallık

-Problem merkezcilik

-Önyargıdan uzak olma ve yanlız yaşayabilme

-Çevreden bağımsız olma ve kendini kontrol edebilme

-Takdir edebilme

-Doruk deneyim yaşayabilme

-İnsanlıkla özdeşleşme

-İnsanlarla etkili iletişim kurabilme

-Demokratik karakter yapısı

-Araç ile amaç ve iyi ile kötü arasında ayrım yapabilme

-Nüktedanlık

-Yaratıcılık

-Belirli bir kültürün kalıpları içinde kalmama

-Daha varoluşsal bir hayat sürme

  1. Varlık Alanı: Varlık Sevgisi, Varlık Bilişi ve Varlık Değerleri

Varlık sevgisi, bir başkasının varlığına duyulan gereksinimsiz ve bencil olmayan sevgidir. Bunun karşıtı ise, bencil bir sevgi olan esneklik sevgisidir. Bu sevgide çıkar ön plandadır. Varlık sevgisi sahiplenici olmayan, gereksinimden çok değer vermeyi ilke edinen, karşı tarafı sömürmeyi düşünmeyen bir sevgidir. Bu sevgiye sahip olan kişi, başkalarının yaşam haklarına saygı duyar, insanlar arasında ayrım yapmadan onları sever ve onlara değer verir, onların kendini gerçekleştirmelerine imkan tanır. (s.110)

Varlık bilişi, objelerin (insan ve nesnelerin) değiştirilmeden ve müdahale edilmeden olduğu gibi algılanmasıdır. Bireyin objeyi ihtiyaçlarına göre algılaması söz konusu değildir. Varlık bilişinin zıddı ise, eskilik bilişidir. Eskilik bilişinde değiştirme ve müdahale vardır ve algılanma esnasında ihtiyaçlar etkilidir. Böyle bir bilişe sahip birey, objeyi olmasını istediği şekilde algılar. (110)

Varlık değerleri ise, insanların varlık bilişi esnasında karşılaştıkları değerlerdir. Bu değerler Maslow’un en büyük keşfidir. Bu değerler, bütünlük, kusursuzluk, tamamlama-tamamlanma, adalet, yalınlık, güzellik, anlamlılık, sadelik, latifecilik, iyilik, eşsizlik, çabasızlık, şen olma, doğruluk, kendine yeterlik, özgürlük ve özerklik gibi değerlerdir. (s.111)

  1. Doruk (Peak) ve Plato (Plateau) Deneyimler

Doruk deneyimi, kişinin kendisiyle daha barışık olduğu, gerçek kimliğine büründüğü, deneyim yaşayan benlik ile gözlemleyen benlik arasındaki ayrımın ortadan kalktığı an olarak tarif edilmektedir. (s.112)

Ona göre Plato deneyimler, dokunaklı, yoğun duygusal yaşantılar içeren, mucizevi olana karşı özerk tepkilerin verildiği, bütünleştirici, huşu içerisinde bırakan deneyimler olmaktan çok, sakin yaşanan deneyimlerdir. (s.114)

  1. Din Görüşü: Din, Tanrı ve Dini Tecrübe:

Maslow, dini insan tabiatının doğal bir ürünü olarak görür. (s.115)

Kurumsal dinin öngördüğü ritüelleri kabullenmemiş ve bunları insanın olumlu enerjisini boşa harcamak olarak görmüştür…mistik deneyim yaşayanları gerçek dindar olarak nitelendirmiştir. (s.115)

Maslow, dinin evrenselliği dörüşüne karşılık dini tecrübelerin evrenselliği görüşünü ileri sürmektedir. Ona göre tanrı, tabiatın mucizelerinde tecrübe edildiği gibi, salt bir kozmik güzellik ve iyiliktir. Böyle kişisel olmayan bir Tanrı, tabiatüstü değildir. Tanrı bizi seven, gözetleyen ve bizim ibadet ettiğimiz bir varlık da değildir. Tanrı bizim korktuğumuz, işbirliği yaptığımız bir varlıktır. (s.115)

Maslow’a göre bütün dinlerde şu inançlar vardır:

-Tanrı varlık değerlerinin bir tecessümüdür.

-İdeal, aziz insan, varlık değerlerini kendi hayatında yaşayan kimsedir.

-Varlık değerlerini kazanmada ritüeller ve inanç esasları vasıtadır.

-Cennet varlık değerlerinin son erişme noktasını temsil eder.

Maslow’a göre dinlerdeki kelime ve semboller somutlaştırıldı ve somutlaştırılan bu özellikler dinin özü haline getirildi. Bu somutlaştırmayla birlikte dinin özü olan dini tecrübeler unutuldu ve otomatik, yüzeysel hareketler dini olarak nitelendi. (s.117)

Maslow hayatının sonlarına doğru, insanın farklı bir boyutundan söz eder. Bu boyut insanın kozmosla bütünleştiği, aşkınlık boyutudur. (self-transcendence) (s.118)

Kendini aşan birey, hem kendini gerçekleştiren bireylerin özelliklerine sahip olur hem de varlığı aşarak evrenle bütünlük oluşturur. Kendini aşmada kişi, doğasındaki tanrısallık potansiyelini en güzel şekilde yaşar. (s.118)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s