Milliyetçilik · Tarih

Milletler ve Milliyetçilik/Eric John Ernest Hobsbawm

Notlar Büşra Bulut’a ait. Teşekkür ederiz Büşra.

Eric John Ernest Hobsbawm’ın  1985 yılında verdiği konferanslarının toparlanıp kaleme alındığı “Milletler ve Milliyetçilik” kitabı  ilk olarak 1989’da yayımlanmış ve Türkçe yayım olarak 1993’de Ayrıntı yayınlarından çıkmıştır. Notlandırma kitabın 4. Basımından yapılmıştır.

Kitap giriş, sonuç ve 5 bölümüyle ağırlıklı olarak Avrupa merkezli ve ‘gelişmiş’ bölgeleri merkez alarak 19.yy ve 20.yy başlarındaki dönemlere yoğunlaşmıştır.

Millet sözcüğünün modern anlamı 18.yy’dan eskiye gitmez . (17) Millet olmak için nesnel kriterler saptamaya ya da belirli gruplar “milletleşirken”,belirli grupların neden “milletleşmediğini” açıklama girişimleri; genellikle ya dil ve etnik köken gibi tek bir kritere yada dil,ortak toprak, ortak tarih,kültürel özellikler gibi bir kriterler kimesine dayanmıştır. (19)

Yazar, konuyla ilgili görüşlerin nesnelliği yada öznelliği her halukarda yanıltıcıdır ve bundan dolayı bir araştırmacının benimseyeceği en iyi tutum bilinemezci bir tutum olduğunu dile getiriyor ve kitabın da bu düzlemde seyredeceğine vurgu yapıyor.

Millet” yalnızca özgül ve tarihsel bakımdan yakın bir döneme aittir. “Millet” ancak belli bir modern teritoryal devletle, “ulus devlet”le ilişkilendirildiği kadarıyla bir toplumsal birimdir; bununla ilişkilendirilmedikçe bilerli ve milliyeti tartışmanın hiçbir yararı yoktur. Kısacası analitik düzlemde milliyetçilik milletlerden önce gelir Milletler devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz,doğru olan bunun tam tersidir(24)

Millet,özünde tepeden oluşturulmuş; ama ayrıca aşağıdan bir bakışla, yani sıradan insanların mutlaka milli olması gerekmediği gibi milliyetçiliği daha da az olan varsayımları, umutları,ihtiyaçları,özlemleri ve çıkarları temelinde analiz edilmedikçe anlaşılmayan ikili bir olgudur.(25)Milliyetçilik toplum nezdinde açıkça öyle olmadığı bilinen bir şeye sıkı sıkıya bağlanmayı gerektirir.Renan’ın dediği gibi “tarihi yanlış yazmak bir millet olmanın parçasıdır”(27)

Yepyeni Bir Şey Olarak Millet : Devrimden Liberalizme

Halkçı-devrimci bakış açısıyla “millet”in ortak bir yanı varsa bu,aslen etnik köken,dil ve benzeri unsurlar değildir.Pierre Vilar’ın işaret ettiği gibi aşağıdan bir bakışla milli halkı karakterize eden şey,özel çıkarlara karşı ortak çıkarı,ayrıcılığa karşı ortak yararı temsil etmesiydi.(36)

“Milliyet ilkesi” pratikte yalnızca belirli bir büyüklüğe sahip (ekonomik olarak) milliyetlere uygulanmalıydı. Milletlerin kendi kaderini tayin etmesi yalnızca yaşama şansına sahip olduğu düşünülen milletler için geçerliydi ve burada kastedilen yaşayabilirlik tam olarak ne anlama gelirse gelsin,kültürel açıdan ve kesinlikle ekonomik açıdan da yaşama şansına sahip milletler söz konusuydu. (49)

Bazı küçük milliyetlerle dillerin bağımsız bir geleceği yoktu: Gerek ilkede gerekse pratikte milli kurtuluşa düşmanca yaklaşmayan insanlar bile genellikle bu görüşe yürekten katılıyorlardı.İlerlemenin yasalarına topluca kurban gidenlerin dilleri ve kültürüne karşı hiçbir düşmanlık içermiyordu bu tutum. (52)

Bir halkın millet olarak sınıflandırılmasına olanak tanıyan üç kriter vardır. Birincisi, milletin mevcut devletle tarihsel bağı ya da oldukça eskiye dayanan ve yakın döneme uzanan geçmişle bağlıydı. İkincisi,yazılı bir milli edebi ve idari anadile sahip olan, yerleşik bir kültürel elitin varlığıydı. İtalyan ve Alman halklarının özdeşebilecekleri bir devlet olmadığı halde, millet olma iddialarının temeli buydu. Üçüncü kriter ise,kanıtlanmış bir fetih yeteneğiysi.  bir halkın bu haliyle koleftif varlığının bilincine varması için emperyal bir halk olmaktan daha iyi bir yol yoktur.(55)

Liberalizm açısından  “millet”in gerekçesi,insan toplumunun tarihsel gelişmesinin bir aşamasını temsil etmesiydi.(59)

Popüler Ön-Milliyetçilik

Ön- milli bağlar iki türlüdür.İlk olarak, insanların yaşamlarının büyük kısmını geçirdikleri gerçek mekanları tanımlayan çizgileri aşan,yerel-üstü popüler kimlik biçimleri vardır. İkincisi, devletler ve kurumlarla daha doğrudan bağlantılı olan seçkin grupların daha sonradan genelleştirilecek, genişletilebilecek ve popülerleştirilebilecek politik bağları ve sözcük dağarları vardır. (65)

Milli diller,hemen hemen daime yarı yapay kurgular ve yer yer, modern İbranice gibi,neredeyse basbayağı icat edilmiş şeylerdir. Şöyle ki, milliyetçi mitolojinin varsayımının tersine,milli kültürün, ilk temeli ve milli düşünce yapısının dayanağı olmayan milli diller,genellikle, fiilen konuşulan çeşitli deyişlerden,standartlaşmış bir deyiş geliştirmeye yönelik girişimlerden hayat bulmuştur. Milli dillerin kuruluşundaki ana sorun,standart ve homojenleştirilmiş dilin temeli olarak hangi lehçenin seçileceğidir.(73)

Elit bir yazınsal yada idari dilin var olduğu yerde, bu dili fiilen kullananların sayısı ne kadar az olursa olsun, B. Anderson’un çok iyi biçimde ortaya koyduğu üç nedenle ön-milli birliğin önemli bir unsuru haline gelebilir dil.Birincisi dil, birbirleri ile iletişim kuran bu elit kesimden birtopluluk çıkarabilir ve bu topluluk,belirli bir teritoryal devlet alanı veanadil bölgesiyle çakışıyorsa veya çakıştırılabilirse,henüz var olmayan ama kendi arasında iletişim kuran daha geniş ‘millet’ topluluğu için bir tür model ya da pilot uygulama işlevi görebilir.(79)

ikinci neden ortak dilin doğal bir evrimle ortaya çıkmayıp yaratılmış olması nedeni ile onu gerçekte olduğundan daha kalıcı ve buna bağlı olarak daha ‘ebedi’ kılan yeni bir sabitliğe kavuşmasıdır. Üçüncüsü,yöneticiler ile elit kesimin resmi ya da kültür dilinin,kamu eğitimi ve diğer idari mekanizmalar yoluyla modern dervletlerin fiili dili olmaya başlamasıdır. (82)

Dilin yanında ön-milli çabaların bir unsuru da etnik kökendir.

Heredotçu anlamıyla etnik köken,geniş toprak parçalarında, hatta dağınık olarak yaşayan ve ortak bir yönetim yapısından yoksun olan insanları çn-millet denebilecek şekilde birbirine bağlayan bir şeydi, bir şeydir ve gelecekte de olabilir.(85) İkincisi, “gözle görülür” etnik kökenin,bir insanın kendi grubundan ziyade “öteki grubu” tanımlamakta kullandığını göz önünde bulundurursak, negatif bir içeriği vardır. Üçüncüsü,negatif anlamdaki bu etnik köken; belki, gerçekten etnik açıdan hemen hemen ya da bütünüyle homojen yapıda olan bir halktan olulşan, son derece ender rastlanan tarihsel devlet örnekleri arasında yer alan Çin, Kore ve Japonya’daki gibi bir devlet geleneği türünden bir şeyle birleştirilemediği ya da birleştirilmediği sürece, ön-milliyetçilikle hemen hiçbir zaman bir ilişkisi olmamaıştır. (87)

Polonya ve İrlanda örneklerinin kanıtladığı gibi, din ile milli bilinç arasındaki bağlar çok sıkı olabilir.Aslında milliyetçiliğin bir kitlesel güç haline geldiği yerlerde bu ilişki, bir azınlık ideolojisi ve aktivist hareketii aşamasında olduğu yerleden daha yoğun görünmektedir. Din ortak pratikte komünyon kurmanın eski ve sınanmış bir yöntemi,başka ortak yönü olmayacak insanlar arasında bir tür kardeşlik bağıdır. Gene de din ön-milliyetçilik açısından; daha doğrusu, dini genellikle, ‘millet’in kendi üyelerinin bağlılığı üzerinde tekel kurmasına meydan okuyabilecek bir güç olarak görüp ona ciddi bir ihtiyatla yaklaşan modern milliyetçilik açısından paradoksal bir çimentodur.(89)

Dinsel- etnik kimlik, bulunduğu yerde,tam olarak ne anlama gelir ? Açıktır ki bazı örneklerde,etnik bir din seçilmesinin nedeni, bir halkın kendisini en başından komşu halklar veya devletlerden farklı hissetmesidir.(90)

Gellener’ın işaret ettiği gibi, bir halkın genellikle dünya dinlerinden birine geçerek daha geniş kültürlerle,özellikle yazılı kültürlerle bağ kurması, bir etnik grubun daha sonra millete dönüşmekte ve buna uygun bir yapı kurmakta yardımına başvurabileceği avantajlar kazanmasına olanak tanır.(92)Din ön-milliyetin zorunlu bir işereti değilse bile kutsal ikonlar modern milliyetçiliğin olduğu kadar ön-milliyetin de önemli bir parçasını oluşturur.(93)

Ön-milliyetçiliğin son ve neredeyse kesinlikler en belirleyici olan kriterlerine, yani aidiyet ya da kalıcı bir politik birime aidiyet bilincine geliyoruz. Bilinen en kuvvetli ön-milli çimento, kuşku yok ki, on dokuzuncu yüzyıl jargonuyla “tarihsel bir millet” olacaktır. Çünkü çoğu örnekte, aslında daha sonraki millet-halkın sözcük dağarcığını formüle eden “politik millet”, bir devlette yaşayanların küçük bir kesiminden, yani ayrıcalıklı elit kesim,soyluluk ile gentry’den ibarettir.(95)

Açıkçası “politik millet” kavramı ve sözcük dağarı sonuçta, milliyetçiliğin hemen hemen kesinlikle geçmişe dönük bir bakışla savunduğundan çok daha sonra gündeme gelmekle birlikte,bir ülkede yaşayanlar kitlesinin oluşturduğu varsayılan bir millete genişletilebilirdi.Gerçekten, millet-öncesi çağda, on beşinci ve on altıncı yüzyıl Avrupası’ndaki gibi, bugün yabancı işgallere karşı özerk bir halkın milli savunma hareketi sınıfına sokacağımız bir durumla karşılaştığımızla, böyle bir hareketin ideolojisi milli değil,toplumsal ve dinsel bir içerik taşıyacaktır. (96)

Ön-milliyetçilikle sürekliliğin bulunduğu ya da öyle göründüğü örneklerde bile bağlantı pekala yapay olabilir. Yahudi ön-milliyetçiliği ile moder Siyonizm arasında hiçbir tarihsel süreklilik yoktur.(98)

Ön-milliyetçiliğin, görüldüğü yerlerde,ikisi arasındaki farklılıklar ne kadar büyük olursa olsun,ön-milli topluluğun mevcut sembolleri ile duyguları modern bir davanın ya da mpdern bir devletin peşinden seferber edilebildiği sürece,milliyetçiliğin işini kolaylaştırdığı açıkça ortadadır. Ancak bununla ikisinin aynı şey olduğunu, hatta mantık açısından veya kaçınılmaz olarak birinin öbürüne zemin hazırladığını söylüyor değiliz.Çünkü tek başına ön-milliyetçiliğin,bırakın devletleri milleyetleri ve milletleri oluşturmaya bile yetmediğini herkes görmektedir. Devletli ya da devletsiz milli hareketlerin sayısı, günümüzün potansiyel millet olma kriterleri ile bu tür hareketleri oluşturabilecek insan gruplarının sayısından açıkça çok daha az; ön-milli bağlardan ayırt edilmesi çok güç olacak bir şekilde birbirine ait olma duygusu taşıyan toplulukların sayısından ise kesinlikle daha azdır. (99)

Hükümetlerin Perspektifi

Yazar bu başlık altında Fransız devrimi’nden sonra devletleri ve toplumları yönetenlerin millet ve milliyet sorunları üzerine fikirlerine değiniyor.

Devlet,teritoryal olarak tanımlanan bir “halk” ı yönetiyor ve bunu kendi toprakları üzerinde en yüce “milli” yönetim organı olarak sürdürüyordu.Bu midehaleler on dokuzuncu yüzyıl boyunca “modern” devletlerde o kadar genel ve rutin bir hal almıştı ki,hiçbir ferdinin ulus devletle ve onun temsilcileriyle düzenli ilişki kurmasını istemeyen bir aile, kimsenin uğramadığı bir yerde yaşamak zorunda kalırdı. (103)

Modern savaşın örneklediği gibi, devletin çıkarları artık sıradan yurttaşın önceden hayal bile edilmeyen ölçüdeki katılımına bağlıydı. (105)Ordular ister gönüllü askerler ister zorunlulardan oluşsun,erkeklerin askerlik yapma isteği artık hükümetlerin sistemli biçimde araştırmaya başladıkları şeyonların askerlik alanındaki gerçek fiziksel ve zihinsel yetenekleriydi.(106)

Öbür yandan başında soylu bir egemen bulunsun bulunmasın,devrim sonrası devletin “millet” le, yani hem önceden gördüğümüz gibi yapısından ötürü hem de onu politik hakları ya da iddiaları olan,çeşitli şekillerde harekete geçirilebilen bir yurttaşlar topluluğuna çeviren politik dönüşümler nedeniyle bir anlamıyla bir kolektif, bir “halk” olarak görülen kendi topraklarındaki insanlarla zorunlu bir organik ilişkisi vardır.(107)

Devletin henüz meşruiyetine ya da birliğine yönelik ciddi bir meydan okumayla yüz yüze gelmediği hakikaten etkili olan yıkıcı güçlerler karşılaşmadığı zamanlarda bile eski sosyo-politik bağların çözülmesi yüzünden yeni kamusal sadakat biçimlerini formüle edip aşılamak zorunluydu, çünkü başka potansiyel bağlılıklar ifadeye kavuşabilirdi. Devlet, olur da, yurttaşlarını rakip vaizlere kulak vermeden önce yeni dine inandırmayı başaramazsa,pekala varlığını kaybedebilir. (108)

Orijinal (devrimci-halkçı) yurtseverlik fikri, milliyetçi kökenli olmaktan ziyade devlete dayanıyordu, çünkü bu, bizzat egemen halkla,yani onun adına iktidarı yürüten devletle ilintili bir fikirdi. Etnik kökenin ya da tarihsel sürekliliğin diğer unsurlarının bu anlamdaki ‘millet’ le ilintisi yoktu, dilin ilintisi ise ancak ya da esas olarak pragmatik nedenlere dayanıyordu.(110)

Demokratikleşme,doğal olarak, devletlerin ve rejimlerin kendi yurttaşlarının gözünde meşruiyet kazanma problemlerinin çözümüne yardımcı olabilir. Demokratikleşme devlet yurtseverliğini kuvvetlendiriyor,hatta yaratabiliyordu. Ancak bunun bilhassa tek meşruiyet kaynağının devlet olduğu iddia edilen sadakat duygusuna alternatif-ve artık daha kolay seferber edilen- güçlerle karşı karşıya gelindiği zaman,sınırları vardı.Bu güçlerin en görkemlisi devletten bağımsız olarak gelilen milliyetçiliklerdi.(112)

Bununla beraber milliyetçiliğin on dokuzuncu yüzyıl devletlerinin modernleşmesiyle nasıl bir ilişki olursa olsun,devlet,milliyetçiliği kendisinin dışında, “devlet yurtseverliği”nden tamamen ayrı ve dolayısıyla uzlaşmak zorunda olduğu bir politik güç olarak karşısına alıyordu.(113)

Devletler, “millet” imajı ile mirasını yaymak, “millet” e bağlılık duygusu aşılamak ve herkesi ülkeye ve bayrağa bağlamak üzere,kendi halklarıyla iletişim kurmak için, gün geçtikçe güçlenen aygıtlardan,öncelikle ilkokullardan yararlanacaklardır. (115)

Devlet yurtseverliğinin devlet dışı milliyetçilikle kaynaşması politik açıdan riskliydi, çünkü birinin kriterleri kapsayıcı nitelik taşırken diğerinin kriterleri dışlayıcı bir nitelik taşıyordu.(116)

Devletin bir milletle özdeşleşmesi bir karşı milliyetçiik yaratma riski taşıyorsa eğer, devletin modernleşmesi süreci bu riski çok daha büyük bir ihtimal haline getiriyordu çünkü temel olarak yazılı bir “milli dil” vasıtasıyla o devlette yaşayanların homojenleşmesi ve standartlaşmasını içeriyordu.(117)

Milli dil bilhassa 1830’dan sonra evrilip yüzyılın sonuna doğru dönüşüme uğradıkça milliyetçilik ideologlarının gözünde pragmatik ve heyacan uyandırmayan bir konu olmaktan tamamen çıktı. Milliyetçilik ideologlarına göre, dil bir milletin ruhuydu ve gün geçtikçe daha fazla,milliyetin can alıcı kriterlerini temsil ediyordu.. Bir devletle özdeşleşmemiş olan bütün milliyetçiliklerin ister istemez politik bir nitelik kazandığı koşullar dil sorununa iyice patlayıcı bir içerik kazandırıyordu. Çünkü devlet eğer bir “milliyet” bir “millet” e dönüşecek,veya mevcut statüsü tarihsel erozyona ya da asimilasyona karşı kollanacaksa,manüpüle edilmesi gereken bir aygıttır.(119)

Dil ile milliyetin eşitlenmesi kimseyi tatmin etmemişti: Milliyetçileri tatmin etmemesinin nedeni, ülke içinde bir dili konuşan biretlerin başka bir milliyeti tercih etmelerini engellemesi hükümetleri tatmin etmemesinin nedeni ise bu denklemin büyük politik sorunlar doğurabilecek olmasıydı. (124)

Milliyetçiliğin Dönüşümü 1870-1918

 1880-1914 döneminin milliyetçiliği üç önemli noktada ayrılıyordu.Birincisi önceden gördüğümüz gibi liberal çağdaki milliyetçiliğin temelinde yer alan “eşit ilkesi” terk edilmişti. Bundan böyle kendisini millet sayan her topluluğu son analizde kendi topraklarında ayrı bir egemen bağımsız devlet kurma hakkı anlamına gelen kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğunu iddia ediyordu. ikinci olarak ve bu “tarihsel olmayan” milletlerin çoğalmasının sonucunda,etnik köken ile dil,potansiyel millet olmanın merkezi, giderek belirleyici hatta tek kriteri haline gelmişti.Üçüncü olarak millet ve bayrağın hızla politik sağa doğru kayması (ki sağ cenahta “milliyetçilik”terimi aslında on dokuzuncu yüzyılın son on yıllarında icat edilmişti) Renner’in alıntısı iki değişimi temsil ediyor,ama (soldan gelmesinden dolayı) üçüncü değişimi kesinlikle temsil etmiyordu. (126)

Milliyetçiliğin 1970’lerden 1914’e kadar hızla mevzi kazanması şaşırtıcı değildir. Bu,hem toplumsal hem de politik değişimlerin ürünüydü.Toplumsal düzeyde milletler olarak “hayali” hatta gerçek cemaatler icat etmenin yepyeni biçimlerinin geliştirilmesine giderek (133)daha geniş bir zemin sunan üç gelişmeden söz edebiliriz : Moderniitenin saldırısına uğrayan geleneksel grupların direnişi,gelişmiş ülkelerin şehirleşen toplumlarında hızla büyüyen yepyeni ve geleneksel olmayan sınıflarla katmanların ortaya çıkışı ve yeryüzünün her tarfındaki çeşitli halkların eşine rastlanmadık göçleri ve oluşan diasporalar. (134)

Milliyetçilik alt orta katmanlar arasında,liberalizmle ve solla ilişkilendirilen bir kavramdan,sağcı, daha kesin konuşursak radikal sağcı bir şovenist,emperyalist ve yabancı düşmanı bir harekete doğru dönüşüm (Fransa’da 1870 dolaylarında “vatan ve yurtseverlik” gibi terimlerin belirsiz kullanımında gözlemlenebilecek olan bir değişim) geçirmiştir. “milliyetçilik” terimi, özellikle Fransa’da, kısa süre sonra da Latince kökenli dilin bu tür bir oluşum geçirdiği İtalya’da, bu eğilimin ortaya çıkışını betimlemek üzere ortaya atılmıştır. (146)

1914’teb önceki elli yılda ön plana çıkan milliyetçiliğin niteliği ne olursa olsun, bütün türlerinde şöyle ortak bir yan var gibiydi : Yeni proleter sosyalist hareketlerin reddedilmesi. Bunun nedeni yalnızca sosyalist hareketlerin proleter olmaları değil,aynı zamanda bilinçli ve militan biçimde enternasyonalist olmaları, en azından milliyetçi olmalarıydı. Bu yüzden milliyetçilik ile sosyalizmin çağrılarını karşılıklı olarak birbirini dışlayan çağrılar olarak görmekten ve birnin ilerlemesini diğerinin gerilemesiyle eşdeğer saymaktan daha mantıklı bir düşünce yok gibiydi. (148)

Milliyetçiliğin Zirvesi, 1918-1950

On dokuzuncu yüzyıla ait “milliyet ilkesi” nin zafer kazandığı bir dönem var idiyse,bu dönem birinci Dünya savaşı’nın sonuna denk düşüyordu; ancak bu, ne önceden kestirilebilir bir durumdu,ne de geleceğin galiplerinin niyetini yansıtmaktaydı.Bir yandan Orta ve  Doğu Avrupa2nın çok milletli imparatorluklarının çöküşü ile öbür yandan Müttefiklerin Bolşeviklerin kartına karşı Wilson kartını oynamasını gerektiren Rus Devrimi. Zira, önceden gördüğümüz gibi 1917-18’de kitlelri seferber eder görünen etken, milletlerin kendi kaderlerini tayin eymesi talebinden daha çok,toplumsal devrimdi. (158)

İki savaş arası dönemdeki Avrupa, “burjuva” milletin daha önceki bir bölümünde tartışılan diper boyutunun, yani bir “milli ekonomi” olarak milletin zaferine de tanıklık edecekti.1913’te kapitalist ekonomiler,hükümetlerin desteklediği,koruduğu hatta bir ölçüde yönlendirdiği geniş,merkezileşmiş şirket blokları oluşturma doğrultusunda hızla ilerlemekteydi. (159)

Bizi – kendisini- geleneksel sınır tartışmaları, seçimler/plebisitler ve dilsel talepler alanının dışına çıkaran 1918 sonrası milliyetçilik hakkında başka bir gözlemde daha bulunulmalıdır.(169)

Bu çağdaki milli kimlik kendini modern, şehirleşmiş ve yüksek teknolojili toplumlarda ifade etmek için yeni araçlara başvuruyordu. Değinilmesi gereken iki can alıcı nokta var. Birincisi çok az yorum yapmaya gerek olan, modern kitlesel medyanın yükselişiydi. Popüler ideolojiler bu araçlarla hem standartlaşabilir, homojenleşebilir ve dönüştürülebilir, hem de açıkça özel çıkar sahipleri ve devletler tarafından maksatlı propaganda amacına yönelik olarak kullanılılabilirdi. İkincisi spor da özel ve kamusal dünyalar arasındaki uçurumu kapatmaya yarıyordu. İki savaş arasındaki dönemde kitlesel bir gösteri olarak spor, devlet-milletleri sempolize eden kişiler ve takımlar arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen gladyatör yarışmaları dizisine dönüşmüştü. Spor karşılaşmaları bu tür devletlerin birliğini sembolize ederdi, çünkü milletler arasındaki dostça rekabet,sembolik sözde mücadelelerle zarasız biçimde yatırştırılacak gruplar arası gerginlikler için bir emniyet supabı olması koşuluyla,düzenli yarışmaların kurumsallaşması kardeşlik duygusunu pekiştiriyordu.(170)

Avrupa’da iki savaş arasındaki miliyetçiliğin baskın yönü,yerleşik ulus devletlerin ve onların irrendanta’larının milliyetçiliğiydi. Savaşan ülkelerdeki milliyetçilik kuşkusuz savaşla birlikte,bilhassa devrimci umut dalgası 1920’lerin başlarında geri çekildikten sonra iyice güçlenmişti. Faşist ve diğer sağcı hareketler bundanyararlanmakta vakit kaybetmediler. (172)

Önceki bölümde ortaya koyulmaya çalışıldığı gibi, milliyetçilik onu dışlayıcı, her şeyi tüketen, her şeyin üstünde ir politik buyruk olarak kavrayanlarla özdeş görülemez ve o dönemde de görülemezdi. Kendisini bütün diğer politik ve toplumsal kimlik biçimlerininin yerine koyan devletler ya da sağcı politik hareketlerin dışlayıcı milliyetçiliği ile modern devletlerde bütün diğer politik duyguların yeşerdiği topraağı oluşturan karışım halindeki milli/yurttaşın toplumsal bilincini ayırmak önemlidir. Bu anlamıylar “millet” ile “sınıf” kolayca ayrılmazdı. (173)

Solda milli duygular:  Birincisi,antifaşist milliyetçilik, çeşili milli yönetici sınıfların bir bölümünün sağda bir milletlerarası politik saflaşmayı ve onunla özdeşleşen devletleri tercih ettiği milletlerarası bir ideolojik iç savaş bağlamında ortaya çıkmıştı. İkincisi hem işçiler hemde entellektüeller aynı zamanda millitlerrası bir tercih yapmışlar,am abu tercih milli duygularını kuvvetlendirmişti.(175) Üçüncüsü İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine doğru açıklığa kavuştuğu gibi,antifaşist milliyetçilik açıkça hem toplumsal hem de milli bir çatışmayla ilgiliydi. (176)

Milliyetçilik, antifaşist mücadelede güçlü biçimde solu çağrıştırmaya başlamıştı ve sonradan sömürge ülkelerdeki antiemperyalist mücadele deneyimiyle kuvetlenen bir çağrışımda bu. Çünkü sönürge kurtuluş mücadeleleri çeşitli biçimde milletlerarası solla bağlıydı. Sol ile bağımlı ülke milliyetçiliği arasındaki ilişkiler, kuşkusuz basit bir formülle ortaya konamayacak kadar karmaşıktı. Kendi ideolojik tercihleri doşında antiemperyalist devrimciler,kuramda ne kadar enternasyonalist olurlarsa olsunlar, kendi ülkelerinin bağımsızlık kazanmasından başka bir şeyle ilgilenmiyorlardı. (177)

Öncelikle 1945’ten sonraki bağımsızlık ve söçmürgecilikten kurtulma yanlısı hareketler, tartışma götürmez biçimde,sosyalist/komünist antiemperyalizmle özdeşleşmişti; yalnızca sosyalitlerle komünistlerin kurtuluş mücadelelerinde önemli rol oynadıkları devletlerin değil, sömürgecilikten kurtulmuş ve yeni bağımsız olan çok sayıda devletin de kendilerini bir anlamıyla “sosyalist” olarak ilan etmelerinin nedeni herhalde budur. (178)

Kitlesel ve çok çeşitli hareketler, göçler ve insanların bir yerden başka bir yere transferi temelinde yükselen şehirleşme ve sanayileşme, özünde etnik,kültürel ve dinsel bakımdan homojen bir nüusun oturduğu bir toprak parçasına dayanan diğer temel milliyetçi varsayımı güçsüz bırakmaktadır. Yerli nüfusun, “yabancılar” ın kendi ülkeleri ya da bölgelerine kitle halinde akın etmesine gösterdikleri keskin yabacı düşmanlığına bağlı ya da ırkçı tepki, ne yazık ki ABD’de 1890’larden beri,Batı Avrupa’da ise 1950’lerden beri yakından bilinen bir olgudur. (186)

Karmaşık çok-etnik/komünal yapılı toplumlardaki grup ilişkileri,geleneksel toplumlardaki genel eğilime göre hem değişik hem de daha istikrarsızdır. Birinci olarak modern ya da daha ileri toplumlara giren grupların üç muhtemel stratejileri vardır. Bu grup üyeleri asimile olmanın ya da ileri toplumun üyeleri “sayılma”nın yollarını arayabilirler; kaldı ki içlerinden bazıları bunda başarı kazanabilir, ama bir bütün olarak topluluk “iç çeşitlilik kaynağını kaybedecek ve böylece herhalde daha geniş toplumsal sistemin alt sıralarında yer alan, kültürel bakımdan muhafazakar.. bir grup olmaktan kurtulamayacatır.”Başka bir şık olarak azınlık statüsünü kabullenip azınlık olmanın getirdiği dezavantajları azaltmaya çalışabilir ve nunun yanında “eklemlenmemiş bölgelerde” özgül karakterlerini korumakta ısrar edebilirler. (188)

Yirminci Yüzyılın Sonunda Milliyetçilik

Bugün bütün devletler resmi olarak “millet” tir;bütün politik ajitasyonlar,pratikte bütün devletlerin rahat vermeyip kovöanın yollarını aradakları yabancıları hedef almaya eğilimlidirler.(194)

Şu ana kadar Kuzey ve Güney Amerika’da, en azından ABD-Kanada sınırlarının günetinde ciddi politik ayrılıkçılığın varşığını hatırlatan hiçbir işaret yoktur. İslam dünyasının, hiç değilse İslamiyet içindeki yükselen fundamentalist hareketlerin devlet sınırlarını çoğaltmakla ilgilendiği yönünde de çok az işaret vardır. Onlar İslamiyet2i kuranların gerçek inancına dönmeti istemektedirler. (195)

Milliyetçilik ne kadar kaçınılmaz olursa olsun, artık Fransız Devrimi ile İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen emperyalist sömürgeciliğin sona erişi arası çağdaki tarihsel gücüne sahip değildir. On dokuzuncu yüzyılın “gelişmiş” dünyasında,ulus devlet ile milli ekonomiyi birleştiren çeşitli “milletler”in inşa edilmesi, açıkça tarihsel dönüşümün temel bir olgusuydu ve öyle değerlendirilmişti.(201)

Kitlesel nüfus hareketliliği, doğallıklar bir kısmı yerel milliyetçiliğin yükselişiyle de bağlantılı olan ekonomik kaymalar gibi,bu yönelimsizliği derinleştirmektedir. Yaşadığımız her kentli toplumda yabancılarlar,bize kendi ailelerimizn köklerinin zayıfladığı ya da kuruyup gittiğini hatırlatan, yerinden yurdundan kopmuş erkekler ve kladınlarla karşılaşırız. (205)

Milliyetçilik ya da etnik köken “dağılan bir toplumla bütünleşme faktörlerini ikame eden bir özelliktir. Toplum başarısız kalınca, nhai güvence olarak ortaya millet çıkar.”(206)

Çeşitli yeni etnik/milliyetçi fenomenlerle benzerlikler açıkça görülmektedir. Bu benzerlikler özellikle etnik/milliyetçi fenomenlerin bir gruba özgür dinsel inançla bağlantılı olduğu ya da yeniden bağ kurmaya çalıştığı yerlerde (-müslğman- azeri türklerine düşman olan- hristiyan- ermeniler arasında ya da israil’deki likud siyonizminin,harekein kurucularınun aşırı laisist, hatta din karşıtı ideolojilerden çok farklı olarak yakın dönemde açıkça eski ahit’i savunmasından görüldüğü gibi) çok belirgindir. Gene de önemli bir ayrım noktası vardır. Fundamentalizm, hangi dinsel versiyonla kendisini gösterirse göstersin yirminci yüzyıl sonuna uygun düşüp düşmediği belli olmayan metinler ya da geleneklerden seçilmiş bile olsa,hem bireylere hem de topluma ayrıntılı ve somut bir program sunmaktadır. (208)

Milletler ile milliyetçiliğin üçüncü binyıla hazırlanan karşı konulmaz bir güç olduğu yanılsamasını yaratırlar. Günümüzde bütün devletleri resmi düzeyde, açıkça öyle olmadıkları zaman bile, “milletler” e çeviren semantik yanılsama,bu gücün iyice abartılmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak teritoryal özerklik için uğraşan bütün hareketler kendilerini durum kesinlikle böyle olmadığında bile “millet” oluşturan hareketler olarak düşünürler; merkezi iktidara ve devlet bürokrasisine karşı bölgesel yerel hatta yöresel çıkarları savunan bütün hareketler,eğer başarabilirlerse bir milli giysi giyerler. Bu yüzden milletler ve milliyetçilik,olduğundan daha etkili ve daha yaygın görünmektedir. (211)

Günümüzde “millet” gözle görülür derecede eski işlevlerinden önemli bir kısmını yani en azından yeryüzünün gelişmil bölgelerinde geniş “dünya ekonomisi” içinde ayrı bir yapı meydana getiren,teritoryal sınırları olan bir “milli ekonomi” oluşturma işlevini kaybetme sürecindedir.İkinci Dünya Savaşı’ndan beri,ama özellikle 1960’lardan beri temel birimleri her çaptaki milletlerüstü ya da çok milletli şirketler olan milletlerarası işbölümünde görülen köklü dönüşümler ve buna denk düşen biçimde,pratik nedenlerle hükümetlerin denetimi dışında kalan milletlerarası ekonomik işlem merkezleri ve ağlarının gelişmesi, “milli ekonomiler”in rolünü zayıflatmış, hatta iyice tartışılır bir hale getirmiştir. (215)

Pratikte devlet ve hükğmey fikirleri, on sekizinci yüzyılın büyük devrimler çağından sonra gelen dönemin tipik özelliği olan politik keriterlerle daha çok belirlenmekteyken, “halk” ve “millet” fikrini belirleyen ağırlıkla hayal edilmiş ve zaten hayali cemaatin yaratılmasına katkıda bulunan politika öncesi kriterlerdi. Politika, daima bu tür politika öncesi öğeleri kendi amaçları uğruna devralmaya ve onlara yeni bir kalıp vermeye eğilimliydi. (223)

Daha çok milliyetçiliğinm açıkça ön planda yer almasına rağmen tarihsel bakımdan daha önemsiz hale geldiği yönündedir. Milliyetçilik artık, söz uygun düşerse,on dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyıl başında temsil ettiği söylenebilecek kadar global bir politik program değildir. Olsa olsa başka gelişmeleri karmaşıklaştıran bir faktör ya da bir kanalizatördür.(225)

Bu son dönemin tarihi ağırlıkla milletlerüstü ve nmilletleraltı bir tarih olacak ama milletleraltı düzey bile işlerlikli bir birim olarak eski ulus devletin gerilemesini yansıtacaktır. Milletler ile milliyetçiliğin bu tarihte yeri olacaktır, ama ikincil düzeyde ve genellikle oldukça ufak rollerle. (226)

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s