Yoksulluk İçimizde/Mustafa Kutlu

Standart


Filiz Işıker notlarını paylaştı, teşekkür ederiz Filiz.

Dergah Yayınları, hikâye

11. basım Eylül 2010

LEVHA I – Akasyalar Açar mı?

Sandalyeye oturmanın nasıl mânâsı yoksa, kalkmanın da mânâsı yoktur. Köşeye, o sakat devetabanının şerha şerha yarılmış yaprakların önüne gidilecektir. Parmaklar masa kenarlarına, dosya kapaklarına, parşömen, karbon kâğıtlara, daktilo tuşlarına dokunu dokunuverip geçecektir. İkide bir masa gözleri çat – çut açılıp kapatılarak; önlük, elbise cepleri insafsızca karıştırılarak sigara aranacaktır. Yeni alınan devetüyü renkli çizmeler sıkmaya başlamıştır. Saçlar itina ile taranmış, sarılmış olsa da dağılmıştır. Dünyalar kadar para bu krep bulûze, bu jorjet eteğe ödenmiştir. Göz kapaklarındaki şişelere, göz altlarındaki mor halkalara, hele hele sabahları kalkıldığında yüzde beliren o acımasız çizgilere karşı losyonlar, şampuanlar, pudralar, allıklar sıralanmışıtr…” s. 12-13

LEVHA II – Ahlak Dersi

Huzura girmeden önce tevbe sularında yıkan.” s. 17

Kader teneffüs ettiğin her nefeste seninle.” s. 17

Her meseleye cevap veren, her gördüğünü kucaklayan, her bildiğini anlatan kimse mi gördün; derhal ondan uzaklaş.” s. 17

Melâl içindesin. Yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. İçindeki yoksulluğu hissediyor musun? İşte senin için en hayırlı vakit. Unutma İhtiyaç mûtemadidir.” s. 17

Karamsarlığın kaynağı ışıktan uzak durmaktır.” s. 18

LEVHA III – Mefruşat

Çelik parıltısı melodiler. Kaşları alınmış bir kadın yüzü. Hız. Hafif bir baş dönmesi. Sentetik bir yumuşaklık. Kendinizi bırakın. Havalandırmayı açın. Döşemelerden yansıyan cila. Duvar kağıtları. Kristal.” s. 34

O kaşları alınmış kadın yüzünün hışırtılı sıcaklığı. Deodorant. Mobilyalara sinmiş, birikmiş şehvet. Hulüvv-i zihin…” s. 34

İhtiras Enginleri

Ayakkabılar çarşısından çekiç sesleri geliyor. Kar erimiş, yollardan siyah çamurlu bir su akıyor. Saz benizli küçük kızlar kapılardan nefis kokular yayılan sıcak ekmek fırınları önlerinde bekleşiyorlar. Mest-lastikli ihtiyarlar ikindi namazına gidiyorlar. Annem gömleklerimi onarıyor, eskimiş yakaları, kol ağızlarını değiştiriyor. Sobanın üzerinde demlik. Karşı binaların çatılarına yorgun güvercinler tünemiş. Ablam kocaya varmış ve galiba babamın kuşu ölmüş…

Belki de babam ölmüş…” s. 42

Umutsuz Bir Aşkın Münakaşası

Ben -bir köşede-yim işte. Uzun, etekleri ayaklarıma varan bir manto, başımı, saçlarımı çepeçevre saran, omuzlarıma inen bir başörtüsü içindeyim. Yüzüm boyasız, yüzüm yerli yersiz gülümsemelere kapalı. Bu halimle nikâh salonunu dolduran kalabalıktan ayrılıyorum. Ruhum: O zaten bu salondan içeri girmedi. İçerde olan ben: yarısı annemin ısrarı, yarısı da Şükran denen kızla olan geçmişim, Bir hatıranın (da) bitişi. ” s. 65

Telaşın Manidar

O yapışkan örümcek ağı. Gitar sesi, dudak boyası ve mikrofon. Ses seslikten, dudak dudaklıktan çıkmalıdır. Fitne vücuda adım adım yayılmalıdır. Toprağın üzeri asvaltla kaplanmalı, insanlar arabalara binmeli ayakları yerden kesilmelidir. Sebzelere sun’i gübre verilmeli, tüpte çocuk üretilmelidir. Yeryüzü devasa bir tiyatro sahnesidir, herkes rolünü ezberlemeli.” s. 80

LEVHA V – es-Salâtü hayrun mine’n – nevm

Yaprakları, dalları ve budaklarıyla ağaçlar, uyanıktı uyuyordum.

Çiçekler böcekeler, kuşlar, uyanıktı uyuyordum.

Serin tatlı bir rüzgar esiyordu. Gökyüzünde bulutlar yürüyordu.

Bulutların ardından yıldızlar görünüyordu. Uyuyordum.

Dallar, yapraklar, bulutlar, kuşlar rüzgarın esintisine bırakmışlar kendilerini. Bir o yana salınıyorlardı. Nefes alıp, nefes veriyorlardı. Uyuyordum. Seher vakti işte öyle bir sessizlik. Dağlar dağlara bakıyor, ovalar göğsünü kabartıyor, denizde bir iç çekiş.

Güvercinler “Hû” diyor.

Çok renkli bir rüya görüyordum. Önce rütbem yükseliyordu, basamak basamak.

En yüce mevkilere geçiyordum. İçimde baygınlıklar.

Sonunda en büyük mevkiyi elde ettim.

Ardından zengin olduğumu fark ettim. Atlarım, arabalarım, fabrikalarım.

Bankalar, borsalar ağzımın içine bakıyorlardı.

İşaret parmağımı şöyle bir kaldırmayagöreyim. Gelişmiş, azgelişmiş ve gerikalmış tüm ülkeler allakbullak.

Hem çok da yakışıklıydım. Parıltılı pir gülüşüm vardı ki, çarpıcı.

Şık giyiniyordum, başka türlü nasıl olur? Naziktim, etrafımda kadınlar.

Şöyle bir bakmayıveririm.

Güzel kokular sürünüp geliyorlardı, güzel kokuyu sevdiğimi biliyorlardı.

Bu güzel koku merakımdan odalar, eşyalar, gelip geçtiğim sokaklar nasibini alacaktı tabii. Her taraf çiçeklerle donatılacaktı, şöhreti dünyayı tutan bir parfüm sanayi kurulacaktı.

Elimle, dizimle, vücudumla dokunduğum yerler yumuşacıktı.

Okşayıcı bir yumuşaklık.

Ve bir ferahlık arıyordum. Bunu elbette biliyorlardı. Mimarbaşım, peşkircibaşım, kahvecibaşım, çiçekbaşım, orkestraşefim vb. Göz zevkimi okşuyorlardı.

Kulak zevkimi ölçülü bir incelikle tatmin etmeye çabalıyorlardı. Anlaşılacağı gibi ressamlar, bahçevanlar, musikişinaslar, sazendeler, heykeltıraşlar, ve bilumum sinema, tiyatro, televizyoncu taifesi.

Her gün değişik yiyeceklerden, her saat değişik içeceklerden tadıyorum. Tıpkı her gece başka bir güzeli koynuma alışım gibi. Tabipler ve tıbbın emrime tahsis edilen icatları beni zihinde, neş’eli ve kuvvetli tutmaya gayret ediyordu. Gûya hastalıktan ve ölümden azade bir dünya kurdurmuştum.

Sayısı giderek artıyordu bendelerimin. Haliyle beni hoşnut kılmak isteyen hüner sahipleri de.

Yediğim, içtiğim, dokunduğum, gördüğüm, kokladığım, dinlediğim unsurlar akıl almaz bir genişlik ve zenginlik kazanıyordu.

Katır tırnağı (bir çiçektir), kuş sütü, adını bilmediğim bir ağacın yemişi ve blakdaginetos yağından yapılan tatlı gidiyor; başka bir tatlı geliyordu.

Çığlık müziğine bayılıyordum. Orkestraya boğazlanan hayvanların, tırnakları çekilen kadınların ve canlı canlı ateşe atılan üçbuçuk-dört yaşında erkek çocukların attığı çığlıklar eşlik ediyordu.

Geceleri genç kızlar ve genç oğlanlarla aynı anda birlikte oluyordum.

Hep birlikte ünlü rejisörlerimden birkaçının gerçekleştirdiği insanların ve hayvanların dışkı çıkarmadaki trajik yalnızlığı üzerinde yaptıkları filmleri izliyorduk. Dekoratörlerim aydınlık anlayışını isteklerim paralelinde çağdaş bir karanlığa ulaştırmışlardı. Mor, ciğer kırmızısı, lacivert ve kuzguni en sevdiğim renklerdi. Yatmadan önce ruh doktorumun tavsiyesi ile özel av salonumda ok sapanla birkaç ihtiyar kadın avlıyordum.

Uyku seanslarımı sakalı göbeğine inen, gözlerinden fosforlu ışıklar yayılan bir eski zaman adamı ayarlıyordu. Rüya içinde rüya görüyordum.” s. 85,86,87

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s